Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Anasayfa > Tibet Budizmi'nin Temel Öğretileri > 3. Düzey: Lojong (Zihinsel Eğitim) Bilgileri > Duygularla Çalışmak: Öfkeyle Nasıl Başa Çıkılır

Duygularla Çalışmak: Öfkeyle Nasıl Başa Çıkılır

Alexander Berzin
Penang, Malezya, Temmuz 1987
Çinli dinleyici kitlesine yapılan konuşma
Türkçe’ye çeviren: Yeşim Özben

Hayattaki Sorunlar

Bu akşam burada tartışacağımız konunun başlığı: “Duygularla Çalışmak: Öfkeyle Nasıl Başa Çıkılır.” Sanırım bugün bu konuyu tartışmak için burada bulunmamızın nedeni, hemen hepimizin yaşamlarımızda belli sorunlarımız olduğunu düşünmemizdir. Hepimiz mutlu olmak isteriz. Hiçbir sorunumuz olmasın isteriz ama sürekli pek çok farklı sorunla karşı karşıya kalırız. Bazen bunalıma gireriz; işimizde güçlüklerle karşılaşır ve hüsrana uğrar, sosyal konumlarımız, yaşam koşullarımız veya ailevi durumlardan usanırız. İstediğimizi alamamak gibi sorunlarımız olur. Başarılı olmak isteriz. Ailemizde ve işimizde yalnızca iyi şeyler olsun isteriz ama bu her zaman olmaz. Bu sorunlarla karşılaştığımızda ise mutsuz oluruz. Bazen başımıza gelmesini istemediğimiz şeyler olur; örneğin hastalanmak veya yaşlanınca zayıf düşmek ya da duyma veya işitme yetilerimizi yitirmek gibi. Bunların olmasını kesinlikle kimse istemez.

İşimizde de sorunlarımız vardır. Bazen işler kötü gider ve işimiz inişe geçer ya da başarısızlığa uğrar. Bunun olmasını istemediğimiz açıktır ama yine de olur. Bazen bize bir zarar gelir veya kendi canımızı yakarız; kazalara uğrar ya da hastalanırız. Tüm bunlar karşılaştığımız sorunlar olarak meydana gelip durur.

Bunların yanı sıra, pek çok duygusal ve psikolojik sorunla da yüz yüze kalırız. Bunlar konuşmak veya başkalarına belli etmek istemediğimiz şeyler olabilir. Fakat kendi içimizde, çocuklarımızdan beklentilerimiz, kaygılarımız ve endişelerimiz anlamında bizi rahatsız eden ve bizim için pek çok soruna yol açan bazı şeyler olduğunu hissederiz. Bunlara “kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran durumlar veya sorunlar” (San. samsara) diyoruz.

Kontrolsüz Olarak Tekrarlanan Sorunlar Samsaradır

Benim arka planım ve eğitimim tercümanlık üzerinedir ve tercüman olarak, Budizm hakkında tercüme yapıp aynı zamanda konferanslar vererek tüm dünyada pek çok farklı ülkeye seyahat ettim. Budizm hakkında pek çok yanlış anlama bulunduğunu keşfettim. Görünüşe göre Budizm hakkındaki yanlış bilgiler çoğu zaman orijinal terimleri ve fikirleri tercüme etmek için seçilen İngilizce kelimelerden kaynaklanmaktadır. Bu kelimelerin büyük kısmı son yüzyılda Viktorya dönemi misyonerleri tarafından seçilmiş olup, Asya dillerindeki orijinal kelimelerin özlerinde sahip olmadıkları oldukça güçlü yan anlamlara veya anlamlara sahiptir. Söz gelimi, bugün burada sorunlardan bahsediyoruz. Bu genellikle “acı çekmek” (İng. suffering) olarak tercüme edilir. Acı çekmekten bahsedersek, pek çok kişi Budizm’in son derece kötümser bir din olduğu fikrine kapılır çünkü Budizm herkesin yaşamının acılarla dolu olduğunu söylemektedir. Adeta mutlu olmaya hakkımız olmadığını söyler gibidir. Konforlu bir yaşam süren, rahatı yerinde ve varlıklı biriyle konuşurken ona “Yaşamın acılarla doludur” diyecek olursak, bu kişi şiddetle kendini savunmaya geçecektir. Şöyle şeyler söyleyebilir: “Ne demek istiyorsun? Kameram var, iyi bir arabaya ve güzel bir aileye sahibim. Acı çekmiyorum.”

Son derece ağır bir kelime olan “acı” kelimesi sebebiyle, verdiği yanıtlar haklı olur. Bunun yerine aynı Budist kavramını “sorunlar” olarak tercüme eder ve bir kimseye “Kim olursanız olun, ne kadar varlıklı olursanız olun, kaç çocuğunuz olursa olsun, herkesin hayatta bazı sorunları vardır” dersek, bunu herkes kabul etmeye hazır olur. Dolayısıyla, Tibet geleneğinden gelen bu Budist açıklamalarını normalde kullandıklarımızdan biraz farklı terimlerle tartışacağım.

Kontrolsüz olarak tekrarlanan sorunlar samsaradır. Bunlar, üzerinde hiçbir denetimimiz olmayan ve sürekli tekrarlanıp duran durumlardır; örneğin sürekli hüsran içerisinde olmak veya daima kaygılı ve endişeli olmak. Peki ama bunların “gerçek sebepleri” nelerdir? Buddha yalnızca yüz yüze olduğumuz “hakiki sorunlar” bulunduğunu değil, bunların hakiki nedenleri olduğunu ve bunların da önüne geçmenin mümkün olduğunu söylemiştir. Bunların önüne geçmenin, onların “hakiki durdurulmaları”nı gerçekleştirmenin yolu, nedenleri ortadan kaldıran anlayış yolları olan “hakiki zihin yolu” geliştirmek anlamına gelen bir “hakiki yol” izlemektir. Sebepleri ortadan kaldırdığımızda, sorunu da ortadan kaldırmış oluruz.

Sorunların Kökeni: Katı ve Somut bir Kimlik Kavramaya veya Elde Etmeye Çalışmak

Yaşamda karşı karşıya olduğumuz bu kontrolsüz olarak tekrarlanan sorunların hakiki sebebi gerçekliği bilmememizdir. Gerçekten kim olduğumuzun, başkalarının kim olduğunun, yaşamın anlamının ne olduğunun, dünyada hakikaten neler olup bittiğinin farkında olmamamızdır. “Cehalet”ten ziyade “farkındalık yoksunluğu” sözünü kullanıyorum. Cehalet kelimesi kulağa sanki biri size aptal olduğunuzu, anlamak bilmediğinizi söylüyormuş gibi gelir. Bundan ziyade, işin aslı basitçe farkındalık sahibi olmamamızdır ve farkındalık sahibi olmadığımız için de bunu psikolojik düzeyde bir güvensizlik olarak hissederiz. Bu güvensizlik hissinden dolayı, bir nevi katı ve somut bir kimlik, bir tür “ben” kavramaya veya elde etmeye çalışırız: “Kim olduğumu veya nasıl var olduğumu bilmiyorum; bu yüzden kendi hakkımdaki gerçek ya da sadece bir fanteziden ibaret bir şeye tutunup ‘işte bu benim, ben gerçekten buyum’ diyeceğim.”

Söz gelimi, baba olmak gibi bir kimliğe tutunabiliriz: “İşte ben buyum, babayım, ailemde saygı görmeliyim. Çocuklarımın bana karşı tutumlarında belli bir saygı ve itaat göstermesi gerekir.” Yaşamımıza yön veren babalıksa, bu durum başımıza açıkça bir takım güçlükler çıkarabilir çünkü çocuklarımız buna saygı duymazsa, ortada bir sorun var demektir. Ofisteysek, insanlar bize “baba” olarak veya bu türdeki saygıyı hak eden bir kimse olarak bakmaz. Bu da oldukça rahatsız edici olabilir. Evimin reisiysem ve ofise gittiğimde başkaları bana tepeden bakıyorsa, bana astları muamelesi yapıyorsa ve benim onlara saygı göstermem gerekiyorsa, o zaman ne olacak? Baba olma ve saygı uyandırma kimliğine fazla sıkı tutunursak, ofiste başkaları bize bu şekilde davrandığında son derece mutsuz olabiliriz.

Başarılı bir işadamı veya işkadını kimliğine sahip olabiliriz: “Ben başarılı bir işadamıyım. Ben buyum; olmam gereken de bu.” Ne var ki, işimiz başarısızlığa uğrar veya işler çok kötüleşirse, paramparça oluruz. Hatta bazıları işlerinde başarısızlığa uğrarlarsa intihara kalkışıp, türlü türlü korkunç şeyler yapabilir çünkü tutundukları bu güçlü kimlik olmaksızın yaşamın devam edebileceğini düşünemezler.

Kimliğimizi erkeklik üzerine de kurabiliriz: “Ben buyum; tam bir erkeğim. Yakışıklı, çekici bir adamım.” Fakat yaşlanmaya başlayıp da erkeksiliğimizi kaybettiğimizde, bu bizi deliye döndürebilir. Hatta bunu öz kimlikleri olarak belirleyen kimileri tamamen mahvolabilir. Yaşamda her şeyin değiştiğini ve bu kimliğin kalıcı olmadığını görmek istemezler.

Ayrıca, geleneksel olduğumuzu ve dolayısıyla her şeyin geleneksel yöntemlerle yapılması gerektiğini de düşünebiliriz. Toplum değişip de gençler artık kimliğimizin temelini oluşturan gelenekleri benimsemediğinde, son derece öfkelenebilir, bozulabilir veya üzülebiliriz. Geleneksel Çin âdetlerimizi, içinde yetiştiğimiz geleneği izlemeyen bir dünyada yaşamanın nasıl olup da mümkün olabileceğini hayal bile edemeyiz.

Diğer yandan, gençsek kimliğimizi modern olmak üzerine kurabiliriz. “Bu dünyada modern bir kişiyim; bu geleneksel değerlere ihtiyacım yok.” Buna sıkı sıkıya tutunursak, anne babamız geleneksel değerleri izlememiz ve onlara geleneksel şekillerde muamele etmemiz için ısrar ettiğinde, yine bu sefer modern bir genç olarak, husumetle dolar, çok öfkeleniriz. Bunu dışa vurmayabiliriz ama içimizde, modern bir genç kimliğine sahip olduğumuz için, Çin Yeni Yılında anne babamızı görmeye gitmemiz gerekmediğini düşünürüz; bütün bu gelenekleri uygulamamıza gerek yoktur. İşte o zaman yine pek çok sorunumuz olmuş olur.

Kendimizi mesleğimizle de özdeşleştirebiliriz. O zaman işimiz başarısızlığa uğradığında, kendimizi yalnızca sahip olduğumuz bu tek meslek üzerinden düşündüğümüz için, esnek olamayız. Daha önce yaptığımız o işi yapamadığımızda, dünyamızın sona erdiğini düşünürüz. Farklı bir mesleğe başlamanın olası olduğunu ve daima yalnızca tek bir meslek yapmamızın şart olmadığını görmeyiz.

Kendimizi güvende hissetmenin bir yolu olarak, bu farklı türlerdeki kimlikleri kavramaya veya elde etmeye çalışırız. Kim olduğumuza, ne tür kurallar izlediğimize, yaşamda ne tür şeyler istediğimize dair bazı fikirlere sahip oluruz. Bunun kalıcı olduğunu, hepsinin somut olduğunu, bunun gerçekten ben olduğunu düşünürüz. Fakat esasında, kendimize dair bu kavrayışa, bu öz imgeye dayanarak, bu kimliği desteklemek için ortaya çıkan pek çok rahatsız edici duyguya kapılırız. Bunun sebebi, söz konusu kimliğe ilişkin olarak kendimizi güvensiz hissettiğimiz için, bunu kanıtlamamız ve göstermemiz gerektiğini düşünmemizdir.

Söz gelimi, “Ailenin babası benim” diye düşünüyorsak, o zaman yalnızca ailenin babası olduğumuzu düşünmek bize yetmez; bu otoriteyi ortaya koymamız gerekir. Aile üzerindeki gücümüzü ortaya koymamız ve herkesin önümüzde el pençe divan durduğundan emin olmamız gerekir çünkü hâlâ ailenin babası olduğumuzu herkese kanıtlamamız gerekiyordur. Bunu bilmek bize yetmez. Bu kimliğin tehdit altında olduğunu hissediyorsak, bunu kanıtlamak için şiddetle kendimizi savunmaya geçebilir veya son derece saldırganlaşıp agresifleşebiliriz. “Kendimi kanıtlamam gerek. Hâlâ erkek olduğumu, çekici olduğumu kanıtlamalıyım” dediğimizden, bizim bu olduğumuzu, bu şekilde var olduğumuzu kanıtlamak için çıkıp kendimize yeni bir eş bulmamız ya da genç bir kadınla ilişkiye girmemiz gerekir.

Rahatsız Edici Duygular ve Tutumlar

Çekim ve Hasretle Arzulamak

Rahatsız edici duygular ve tutumlar, katı ve somut bir kimliği kanıtlamak ve sürdürmek için baş vurduğumuz, bizde ortaya çıkan zihinsel hallerdir. Bu rahatsız edici duygular birkaç türde olabilir. Söz gelimi, çekim ve hasretle arzulamak. Hasretle arzulamak, söz konusu kimliği güvene almak amacıyla kendimiz, kendi çevremiz için bir şeyi ele geçirmeye ihtiyaç duyduğumuzda ortaya çıkar. Söz gelimi, kimliğimi oluşturan şey babalık veya aile reisliğiyse, şöyle düşünebilirim: “Saygı görmem gerek; çocukların yılbaşında beni görmeye gelmelerini ve söylediğim her şeye itaat etmelerini sağlamalıyım.” Bir şekilde, yeterince saygı görürsek, bunun bizi güvende hissettireceğini düşünürüz. Elbette o saygıyı görmediğimizde de canımız yanar ve çok öfkeleniriz.

Kimliğimi şanslı biri olmak üzerine de kurmuş olabilirim: “Devamlı şanslı, talihli olmalıyım ve mahjongda hep yenmeliyim.” Kimliğim buysa, o zaman mahjongda hep yenersem, çeşitli kumar oyunlarında sürekli kazanırsam, bunun benim kendimi güvende hissetmemi sağlayacağını düşünürüm ya da bana doğru yanıtları vermeleri için sürekli falcıya gitmem ve Çin Budist tapınağında şans çubukları havaya fırlatmam gerekir. Bu benim başarılı olduğumu, iyi durumda olduğumu gösterecektir. İşle ilgili becerilerime işimde başarılı olabileceğimi düşünecek kadar güven duymuyorumdur. Kendimi güvende hissetmek için tanrılardan veya herhangi birinden gelecek işaretlere sürekli daha fazla ihtiyaç duyarım; bu yüzden kendimi sürekli bunun için uğraşmaya zorunlu hissederim.

Ayrıca, şöyle de düşünebilirim: “İşimdeki otorite sahibi kişi benim. Güç beni kendine çekiyor ve güç sahibi olmak benim kendimi güvende hissetmemi sağlayacak.” Bu tutum birkaç farklı psikolojik çerçeveden kaynaklanıyor olabilir. Güçlü biri olduğum hissine veya esasında güçlü biri olmadığım ama bana destek olması için bu güce ihtiyacım olduğu hissine dayanıyor olabilir. O zaman şöyle düşünürüz: “Ofisimdeki herkesin bana itaat etmesini, işleri benim istediğim gibi yapmasını sağlayabilirsem, kendimi daha güvende hissedeceğim.” Evde hizmetçilerimiz varsa, otorite sahibi olduğumu kanıtlamak için, hizmetçilerimin işleri benim istediğim gibi yapmaları fikrine kapılırım ve hatta sırf onlara kimin patron olduğunu göstermek için gereksiz şeyler yaptırmaya dahi başlayabilirim.

Kendimizi ilgi görmeye kaptırmış da olabiliriz. Genç bir kimse olarak, şöyle düşünebilirim: “Kimliğim modaya uygun giyinen, modern bir genç olmaktan ibaret. O zaman en son moda kıyafetlere, en yeni kliplere, en yeni CD’lere, tüm moda dergilerinde yazıp çizen en son yeniliklere sürekli ayak uydurabilirsem, bu benim kimliğimi güvene alacak.”

Yeterince para, yeterince mal mülk gibi, sahip olursak ya da yeterince biriktirirsek bizi güvende hissettireceğini düşündüğümüz ve odak noktamızı oluşturabilecek pek çok farklı şey, pek çok yol olabilir. Bunlar elbette işe yaramaz. Gerçekte herhangi bir şekilde işe yarasalardı, bir noktada yeterince sahip olduğumuzu ve tamamen tatmin olduğumuzu düşünürdük. Fakat asla yeterince sahip olduğumuzu düşünmez, hep daha fazlasını isteriz ve istediğimizi almadığımızda da öfkeleniriz. Öfke pek çok farklı yollardan ortaya çıkabilir.

İtim ve Husumet

Görünürde katı ve somut olan bir kimliği güvene almaya çalışmak için kullandığımız bir diğer mekanizma, itim, husumet ve öfkedir: “Kimliğimi tehdit eden, sevmediğim bazı şeyleri kendimden uzaklaştırabilirsem, güvende olacağım.” O halde kimliğimi siyasi görüşlerim veya ırkım ya da kültürüm üzerine inşa edersem şöyle derim: “Farklı bir görüşe, farklı renkte deriye, farklı bir dine sahip herkesi uzaklaştırırsam, güvende olacağım.” Hizmetçilerim işleri benim onların yapmasını istediğimden biraz farklı bir şekilde yapıyorsa veya ofisimde çalışanlar işleri benim istediğimden biraz daha farklı yürütüyorsa, şöyle düşünürüm: “Onları düzeltebilirsem, yalnızca bunu değiştirebilirsem, güvende olacağım.” Masamın üzerindeki kağıtların belli bir şekilde düzenlenmesini isterim ama ofisimde çalışan diğer kişi bunları farklı bir şekilde düzenliyordur. Bunu kendimiz için bir şekilde tehdit unsuru olarak algılarız: “Bunu benim istediğim şekilde yapmalarını sağlayabilirsem, kendimi güvende hissedeceğim.” İyi de ne fark eder? Bu şekilde, bizi tehdit eden her şeyi uzaklaştırma çabasıyla, başkalarına husumet duymaya başlarız.

Kimliğimizi işleri sürekli doğru yapan biri olmak üzerine kurarsak, biri yaptığımızı onaylamadığında veya bizi eleştirdiğinde, kendimizi şiddetle savunmaya geçeriz, öfkelenir ve husumetle dolarız. Bu kişinin eleştirisini büyüyüp kendimizi geliştirmek için minnetle kabullenmek ve hatta eleştirileri haksız bile olsa, bu fırsatı kendimize çeki düzen vermek ve herhangi bir şeyi ihmal etmediğimizden ya da hatalı olmadığımızdan emin olmak için kullanmak yerine, söz konusu kişiye kırıcı sözlerle saldırır veya pasif bir şekilde onu görmezden gelmek ve onunla konuşmamak suretiyle düşmanca davranırız. Kendimizi oldukça güvensiz ve tehdit altında hissettiğimiz için böyle hissederiz. O kimsenin devamlı haklı olan “ben”i reddettiğini düşünür ve bu katı ve somut “ben”i korumak için o kimseyi reddederiz.

Bağnaz Naiflik

Bu uğurda kullandığımız bir diğer mekanizma, temelde etrafımıza duvar örmek anlamına gelen bağnaz naifliktir: “Beni tehdit eden, kimliğimi tehdit eden bir şey varsa, o şey yokmuş gibi davranırım.” Ailemizle sorunlarımız, işte yaşadığımız güçlükler olmasına rağmen eve duvar gibi bir suratla, sanki canımızı sıkan hiçbir şey yokmuş gibi geliriz. Sorunları konuşmak istemeyiz; televizyonu açmamız ve sorun yokmuş gibi davranmamız gerekir. Bu bağnaz bir tutumdur. Çocuklarımız kendi sorunlarını konuşup tartışmak ister; bizse onları iteriz. “Kimliğime göre, sorunsuz bir ailem var; kusursuz bir aileye sahibim; ailem tüm geleneksel değerlere bağlı. Nasıl olup da bir sorun olduğunu söyleyip bu dengeyi, bu ahengi bozmaya kalkarsın?” Sorunla başa çıkmanın tek yolunun o yokmuş gibi yapmak olduğunu düşünürüz. Bu türdeki tutumlara bağnaz naiflik denir.

Aklımıza Gelen Dürtüler Karmanın Dışavurumlarıdır

Bu farklı türlerde rahatsız edici duygulara sahip olduğumuzda, aklımıza çeşitli dürtüler gelir. Karmanın anlamı budur. “Karma” kader veya yazgı demek değildir. Maalesef, pek çok kişi karmanın bu anlama geldiğini sanır. Bir kimsenin işi başarısızlığa uğrarsa veya birine araba çarparsa, “Şanssızlık işte, bu da onun karmasıymış” diye düşünebiliriz. Bu adeta “Tanrı böyle istemiş” demekle aynı şeydir.

Burada karmadan bahsederken, Tanrı’nın iradesinden veya kaderden bahsetmiyoruz. Bir şey yapmak için aklımıza gelen farklı dürtülerden bahsediyoruz. Söz gelimi, işimizde daha sonra kötü bir karar olduğu anlaşılan belli bir kararı almak için aklımıza gelen dürtü ya da çocuklarımdan bir talepte bulunmama, bana saygı göstermelerini istememe yol açan dürtü veya ofisimdeki çalışanlara işleri kendi tarzlarında değil benim tarzımda yapmaları gerektiğini söyleyerek onlara bağırma dürtüsü. Aklıma gelen bir diğer dürtü duvar gibi bir surat takınıp, televizyonu açmak ve başka hiçbirini dinlememek olabilir. Bu gibi dürtüler yani, karma, aklımıza gelir; onları eyleme geçiririz ve bu da kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran sorunlarımızı üretir. Mekanizma budur.

İşteki konumumuzla veya ailemizdeki sorunlarla ilgili sürekli kaygı ve endişe duyma gibi bir sorunumuz olabilir. “Başarılı olmalı ve başarılı olarak anne babamı ve toplumu memnun etmeliyim” şeklindeki katı ve somut kimliği kavramaya veya elde etmeye çalışmak sebebiyle, kaygı sorununun var olduğunu yadsımak suretiyle bu kimliği savunmaya çalışırız. Bağnazlaşır, kalbimizi kapatırız. O zaman, ailemizde veya işte çok çeşitli sorunlar olmasına rağmen, bunlar yüzeye çıkmaz ve herkes yapmacık bir gülümseme takınır. Fakat içimizde, bunlar daha sonra patlayarak şiddete yol açabilecek, genellikle ailemizde veya iş hayatında konuyla ilgisi dahi olmayan birine karşı şiddetle sonuçlanabilecek bir dürtüye dönüşebilen endişe ve kaygılardır. Bu da korkunç sorunlara yol açar.

Bunlar kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran sorunlarımızı üreten farklı mekanizmalardır. Bunun çeşitli duygularımızla başa çıkmaya dair olduğu açıktır; o halde elbette o kaçınılmaz soru gelecektir: tüm duygular bela mıdır? Tüm duygular bize sorun çıkaran şeyler midir?

Yapıcı Duygular

Son derece olumlu ve yapıcı olan bazı duygular – örneğin sevgi, sıcaklık, sevecenlik, hoşgörü, sabır ve iyi kalplilik – ile olumsuz veya yıkıcı duyguları – örneğin hasretle arzulama, husumet, bağnazlık, kibir, küstahlık, kıskançlık vb – birbirinden ayırmamız gerekir. Pali dili, Sanskritçe ve Tibetçede duygulara karşılık gelen bir kelime yoktur. Olumlu veya olumsuz olanlardan bahsedebiliriz ama İngilizcede veya Türkçede olduğu gibi ikisini birden kapsayan genel bir kelime yoktur.

Ortaya çıktığında bizi rahatsız veya huzursuz hissettiren bazı duygular veya tutumlardan bahsettiğimizde, işte bunlar rahatsız edici duygular veya rahatsız edici tutumlardır. Söz gelimi, bir şeye veya bir kimseye sevdalanmış veya bunu takıntı haline getirmiş olabiliriz; bu da bizi son derece huzursuz hissettirir. Bir kimseye bağlanmış olduğumuz ve onun onayına ihtiyacımız olduğu için, kendimizi değerli ve güvende hissetmek amacıyla onun tarafından saygı duyulmayı veya ondan sevgi, ilgi veya onay görmeyi arzu ediyor olabiliriz – bunların hepsi rahatsız edici hasretle arzulama duygusuyla ilişkili olarak ortaya çıkan güçlüklerdir. Ne zaman husumet duysak, çok huzursuz oluruz veya bağnazlık yapıyorsak, yine bunun huzursuzluğunu hissederiz. Tüm bu tutumlar bela olan tutumlardır. O halde olumsuz duyguları olumlu duygulardan, örneğin sevgiden ayırt etmeliyiz.

Sevgi, Budist geleneğinde, başkalarının mutlu olmasını ve mutluluk getiren sebepleri dilediğimiz olumlu duygu olarak tanımlanır. Bu, hepimizin eşit olduğu ve herkesin eşit şekilde mutlu olmak istediği ve kimsenin sorun yaşamak istemediği şeklindeki akıl yürütmeye dayanır. Herkesin eşit şekilde mutlu olmaya hakkı vardır. Başkalarını aynı kendimiz için yapacağımız gibi el üstünde tutmak ve onlara ilgi ve alaka göstermek sevgidir. Başkalarının ne yaptıklarından bağımsız olarak mutlu olmalarıyla ilgilenmektir. Bebeği altını pislettiğinde veya kustuğunda bile bebeğini sevmekten vazgeçmeyen bir annenin sevgisi gibidir. Bunun bir önemi yoktur, sırf bebek hastalanıp giysilerinin üzerine kustu diye anne bebeğini sevmekten vazgeçmez. Anne çocuğun mutlu olmasıyla aynı derecede ilgilenmeye, bunu aynı şekilde istemeye devam eder. Oysa genellikle “sevgi” dediğimiz şey bir bağımlılık veya ihtiyacın ifadesidir. “Seni seviyorum” demek, “Sana ihtiyacım var, beni asla bırakma, sensiz yaşayamam, o yüzden iyi bir eş olup şunu veya bunu yapsan, Sevgililer Günü’nde bana daima çiçek versen ve yalnızca hoşuma giden şeyleri yapsan iyi olur. Yapmıyorsan, o zaman senden nefret ediyorum çünkü sen istediğim şeyi yapmadın, ihtiyacım olduğunda yanımda değildin.”

Böylesi bir tutum, Budist sevgi fikri değil, rahatsız edici bir duygudur. Sevgi, bize çiçek gönderse de göndermese, bizi dinlese de dinlemese de, bize karşı hoş ve nazik de olsa, korkunç da davransa ve hatta reddetse de bir kimseye ilgi ve alaka duymak demektir. Bu onların mutlu olmasıyla ilgilenmektir. Sevgi ve benzeri duygulardan bahsederken, bunun olumlu türünün yanı sıra olumsuz bir türü olabileceğini de anlamamız gerekir.

Öfke Daima Rahatsız Edici bir Duygudur

İşte sonunda öfke konusuna gelmiş bulunuyoruz. Öfkede söz konusu olan nedir? Öfke daima rahatsız edici bir şeydir. Hiç kimseyi öfkelenerek daha mutlu edemezsiniz. Öfkelenmek kendimizi de daha iyi hissettirmez. Yemeğin tadını güzelleştirmez. Öfkelenip canımız sıkıldığında huzursuz olur ve uyuyamayız. Bağırıp çağırarak olay çıkarmamıza gerek yoktur; eğer kendi içimizde, ofisimizde veya ailemizde olan bitenlerle ilgili büyük bir öfke hissediyorsak, hazımsızlık çekmeye başlayabilir, ülser olabilir ya da geceleri uykusuzluk çekebiliriz. Öfkemizi bastırmamızdan kaynaklanan pek çok güçlükle karşı karşıya kalabiliriz ve bu öfkeyi fiilen dışa vurup başkalarına karşı düşmanca bakışlar atıp düşmanca titreşimler yaymaya başlarsak, kediler ve köpekler bile yanımızda durmayacaktır. Mevcudiyetimiz ve öfkemiz onları huzursuz ettiği için yavaş yavaş gözden kaybolacaklardır.

Öfke hiçbir faydası dokunmayan bir şeydir. Öfkemiz bir şekilde dışa vurmamızla, patlamamızla, birine küfretmemizle veya bir nevi beddua etmemizle sonuçlanacak denli artar ve şiddetlenirse, bu bizi gerçekten de daha iyi hissettirir mi? Bir başkasını canı yanmış ve üzgün görmek bizi daha iyi hissettirir mi? Bazen o kadar öfkeleniriz ki duvara yumruk atmak isteriz. Duvara yumruk atmak bizi gerçekten daha iyi hissettirir mi? Hayır, elbette hissettirmez; acı verir. Öfke hiçbir şekilde bize yardımcı olmaz. Trafikte sıkıştıysak ve büyük bir öfkeyle kornaya basmaya ve herkese bağırıp küfretmeye başlarsak, bu neye yarar? Bu bizi daha iyi hissettirmiş midir? Arabaların daha hızlı gitmesini sağlamış mıdır? Hayır, yalnızca herkese rezil olmamıza yol açmıştır çünkü “Kornaya basan bu aptal da kim?” diye düşüneceklerdir. Bunun duruma faydası olmayacağı açıktır.

Öfke Duymamız Şart mıdır?

Sorunlarımızın sebebi öfke gibi rahatsız edici duygular ve birine bağırıp çağırmak veya bir kimseyle olan tüm bağlarımızı husumetle kesmek veya onu reddetmek gibi öfkeye dayalı dürtüsel davranışlarsa, bunlar daima başımıza bela mı olacaktır? Bu her daim yaşamamız gereken bir şey midir? Hayır, bu şart değildir çünkü rahatsız edici duygular zihnin tabiatının parçası değildir. Öyle olsalardı, zihinlerimizin daima rahatsız olmaları gerekirdi. En ağır vakalarda bile, öfkeyle rahatsız olmadığımız anlar vardır. Söz gelimi, sonunda uyuyakaldığımız zaman öfke duymuyoruzdur.

Demek ki öfke, husumet, hınç gibi rahatsız edici duyguların mevcut olmadığı kimi anlar olması mümkündür. Bu da bu yıkıcı duyguların kalıcı olmadığı anlamına gelir; zihnimizin tabiatının parçası değillerdir ve dolayısıyla kurtulmanın mümkün olduğu şeylerdir. Öfkemizin sebeplerini durdurursak – ve bunu yalnızca yüzeysel olarak değil, en derin düzeyde yaparsak – hınç duygusunu yenip iç huzuruna kavuşmak kesinlikle mümkündür.

Bu, bütün duygularımızdan ve hislerimizden kurtulup aynı Uzay Yolu’ndaki Dr. Spock gibi, duygusuz bir robot veya bilgisayar gibi olmamız anlamına gelmez. Kurtulmak istediğimiz şey zihin karışıklığından ve kim olduğumuza ilişkin farkındalık yoksunluğundan kaynaklanan rahatsız edici duygularımız, rahatsız edici tutumlarımızdır. Budist öğretileri bunu yapma yöntemleri açısından çok zengindir.

Öfkeyi Yenmek: Yaşam Kalitemizi Değiştirmek

Önce, kendimizi öfkemizden ve tüm rahatsız edici duygu ve tutumlarımızdan kurtarmak için kendi üzerimizde çalışmak konusunda motive eden belli bir motivasyona veya temele sahip olmamız gerekir. Bunu yapmak için hiçbir gerekçemiz yoksa, niye yapalım? O halde, bir motivasyona sahip olmak önemlidir.

Bu motivasyonu geliştirmeye başlamak için şöyle düşünebiliriz: “Mutlu olayım ve hiçbir sorunum olmasın istiyorum. Yaşam kalitemi artırmak istiyorum. Yaşamım çok keyifli değil çünkü içimde sürekli hınç ve husumet hissediyorum. Sık sık öfkeleniyorum. Belki belli etmiyorum ama bu öfke orada duruyor ve beni sürekli çok mutsuz ve perişan hissettiriyor ve bu çok iyi bir yaşam kalitesi değil. Ayrıca bu yüzden hazımsızlık çekiyor ve kendimi hasta hissediyorum. Sevdiğim yemeklerin bile tadına varamıyorum.”

Sonuçta, yaşam kalitesi kendi ellerimizde olan bir şeydir. Buddha’nın öğrettiği en önemli mesajlardan bir tanesi yaşam kalitemizle ilgili yapabileceğimiz şeyler olduğudur. Yaşamımızı sürekli mutsuzluk içerisinde yaşamaya mahkum değiliz. Bu konuda bir şeyler yapabiliriz.

O zaman şöyle düşünürüz: “Yaşam kalitemi yalnızca şimdi veya şu an için ya da kısa vadede değil, uzun vadede de iyileştirmek istiyorum. İşlerin artık ancak daha kötüye gideceği şekilde kötüleşmesine izin vermek istemiyorum çünkü, söz gelimi, hissettiğim husumet ve hınçtan şu anda kurtulmaz ve bunu içimde tutarsam, bu iyice kötüleşecek ve ben de belki ülser olacağım. Patlayabilir ve korkunç bir şey yapabilirim; örneğin birine beddua edebilir ve onu yok etmeye çalışabilirim. Bu, diğer kimsenin misilleme yaparak bana ve aileme beddua etmesine yol açabilir. İşte o zaman yeni bir video klip veya film çekmek için mükemmel bir senaryomuz olur.”

Bunları önceden düşünüp bunun meydana gelmesini istemeyeceğimiz bir şey olduğunu görürsek, sorunların kötüleşmemesi için bu konuda çalışır ve öfkemizden kurtulmaya çabalarız. Ayrıca, yalnızca sorunlarımızı en aza indirmeye çalışmaz, toptan bütün sorunlarımızdan kurtulamaya uğraşırız çünkü en ufak bir husumet veya hınç duymak bile hoş değildir: “Tüm sorunlardan kurtulmak için güçlü bir kararlılık geliştirmeliyim.”

Özgür Olmaya Kararlı Olmak

Benim “özgür olmaya kararlı olmak” dediğim şey genellikle “feragat” diye tercüme edilir ve oldukça yanıltıcı bir tercümedir. Her şeyden vazgeçerek gidip bir mağarada yaşamamız gerektiği gibi bir izlenim verir. Burada anlatılmak istenen kesinlikle bu değildir. Burada söz konusu olan şey, sorunlarımıza dürüstçe ve yürekli bir biçimde bakmak ve bunlarla yaşamaya devam etmenin ne kadar saçma olduğunu görerek, şu kararı almaktır: “Bu şekilde devam etmek istemiyorum. Yeter. Artık bunlardan sıkıldım ve usandım. Bundan kurtulmam lazım.”

Burada geliştirmek gereken tutum özgür olmaya kararlılık ve onunla beraber, eski rahatsız edici düşünme, konuşma ve davranma biçimlerimizden vazgeçme isteğidir. En önemlisi budur. Kararımızı çok kesin bir biçimde vermedikçe, bu uğurda bütün enerjimizi harcamayız. Bu uğurda bütün enerjimizi harcamadıkça, özgür olma çabamız gönülsüz olmakla kalacak ve biz de hiç yol kat edemeyeceğizdir. Mutlu olmak isteyeceğiz ama olumsuz alışkanlıklarımız ve duygularımız gibi hiçbir şeyden vazgeçmek istemeyeceğizdir. Bu şekilde asla başarılı olunmaz. O halde, kişinin sorunlarını durdurmak gerektiğine ilişkin olarak karar vermesini sağlayacak bu çok güçlü kararlılığa sahip olması ve sorunlarıyla nedenlerinden vazgeçmeye istekli olması son derece önemlidir.

Bundan bir üst aşamada şöyle düşünmemiz gerekir: “Yalnızca kendim mutluluğu yakalamak için değil, aynı zamanda etrafımdaki herkesin iyiliği için de öfkemden kurtulmalıyım. Ailem, arkadaşlarım, iş arkadaşlarım ve toplumun iyiliği için öfkemden kurtulmalıyım. Başkalarını düşünüyorsam, bunu yenmem gerekiyor. Onlara sorun olmak veya onları mutsuz etmek istemiyorum. Öfkemi ifade edersem bu yalnızca rezil olmama yol açmaz, aynı zamanda bütün aileme de utanç getirir. Tüm ortaklarıma ve çevremdeki herkese de utanç getirir. O zaman, onları düşündüğüm için, öfkemi denetlemeyi ve onunla başa çıkmayı öğrenmeli ve ondan kurtulmalıyım.”

Daha da güçlü bir motivasyon için şöyle düşünmek mümkündür: “Bu öfkeden kurtulmam gerek çünkü beni başkalarına yardım etmekten alıkoyuyor. Başkaları, örneğin çocuklarım veya iştekiler ya da anne babam benim yardımıma ihtiyaç duyuyorsa ve ben öfke veya husumet duymam sebebiyle son derece rahatsız ve sinirliysem, onlara nasıl yardım edebilirim ki?” Bu çok büyük bir sorundur ve dolayısıyla bu çeşitli seviyelerdeki motivasyonu geliştirmek için kendi üzerimizde içtenlikle çalışmamız gerekir.

Öfkeyle başa çıkma yöntemi ne kadar sofistike olursa olsun, bunu uygulamak için güçlü bir motivasyonumuz yoksa, bunu başaramayacağımız kesindir. Öğrendiğimiz yöntemleri uygulamazsak, onları öğrenmenin ne anlamı vardır? O zaman, atılacak ilk adım bu motivasyon hakkında düşünmektir.

Öfkeyi Yenme Yöntemleri

Öfkeyi yenmek için kullanabileceğimiz esas yöntemler hangileridir? Öfke, canlı veya cansız herhangi bir şeye karşı şiddet göstermek isteyen tedirgin bir zihinsel durumdur. Bir kimse, bir hayvan, bir durum veya bir nesneye odaklanıp da onu sevmez ve onu şiddetli bir biçimde değiştirmek için ona karşı şiddet göstermek istersek, bu öfkedir. O halde öfke, katlanamadığımız şey her neyse ona zarar verme dileğiyle birleşmiş bir hoşgörüsüzlük ve sabırsızlık durumudur. Öfkenin karşıtı, bir yanda, hoşgörüsüzlüğün zıttı olan sabır, öbür yanda sevgidir. Sevgi, bir başkasının mutlu olması dileği olduğu için, sevgi onlara zarar gelmesi dileğinin zıttıdır.

Genellikle başımıza gelmesini istemediğimiz bir şeyin gerçekleştiği durumlarda öfkeleniriz. İnsanlar onlardan istediğimiz şekilde davranmıyorlardır. Söz gelimi, bize saygı göstermiyorlardır, işte verilen emirleri uygulamıyorlardır veya işle ilgili olarak bize bir söz vermişlerdir ve sözlerini tutmuyorlardır. Onlardan beklediğimiz şekilde davranmadıkları için onlara çok öfkeleniriz. Diğer bir örnek olarak, biri ayağımıza basabilir. Biz de, bu başımıza gelmesini istemediğimiz bir şey olduğu için, ayağımıza basan kişiye öfkeleniriz. Fakat bu gibi durumlarla öfkelenmeden başa çıkmanın çeşitli yolları vardır.

Shantideva’nın Sabır Ekip Biçmeye Yönelik Öğütleri

Büyük bir sekizinci yüzyıl Hintli Budist ustası olan Shantideva bu konuda yardımcı olacak pek çok düşünce hattı sunmuştur. Onun yazdıklarını kendi kelimelerimle ifade edecek olursam, şöyle demiştir: “Zor bir durumdayken, bunu değiştirmek için elimizden gelen bir şey varsa, o zaman endişelenip öfkelenmeye ne gerek var; değiştirelim gitsin. Yapabileceğimiz hiçbir şey yoksa, o zaman endişelenip öfkelenmeye ne gerek var? Değiştirilebilecek bir şey değilse, öfke bana yardımcı olamaz.”

Söz gelimi, buradan, yani Penang’dan Singapur’a uçmak istiyoruz ama havaalanına vardığımızda uçakta yer kalmadığını görüyoruz. Öfkelenmenin bir anlamı yoktur. Öfkelenmek bizim uçağa binmemizi sağlamayacaktır. Fakat, durumu değiştirmek için elimizden gelen bir şey vardır – bir sonraki uçağa binebiliriz. Niye öfkelenelim? Bir sonraki uçakta yerimizi ayırırız, Singapur’daki arkadaşlarımızı ararız ve onlara biraz gecikeceğimizi bildiririz; işte bu kadar. Bu, sorunumuzu halletmek için yapabileceğimiz bir şeydir. Televizyonumuz çalışmıyorsa, niye öfkelenip küfür ederek onu tekmeleyelim? Tamir edelim yeter. Bu kadar basittir. Değiştirebileceğimiz bir durum söz konusuysa, o zaman öfkelenmeye gerek yoktur; değiştirmek yeter.

Durumu değiştirmek için yapabileceğimiz hiçbir şey yoksa; örneğin, işten çıkış saatinde trafikte sıkıştıysak, bunu kabullenmemiz gerekir. Arabamızın ön tarafında önümüzdeki bütün arabaları ışınlayacak bir ışın tabancası yoktur veya Japon çizgi filmlerindeki gibi trafiğin üzerinden uçup gidemeyiz. O halde bunu zarifçe kabul etmemiz ve şöyle düşünmemiz gerekir: “Pekala, trafikteyim; radyoyu açacağım veya bir kaset koyup Budist öğretileri veya güzel bir müzik dinleyeceğim.” Çoğu zaman, iş çıkış saatlerinde trafiğe yakalanacağımızı biliriz; o zaman yanımıza dinlemek için bir kaset alarak kendimizi bu duruma hazırlayabiliriz. Böyle bir trafikte araba kullanmamız gerektiğini biliyorsak, bu zamanı en iyi şekilde kullanabiliriz. Ofisimizde veya aile içinde yaşadığımız sorunlar veya başka sorunlar hakkında düşünüp, bunlara iyi bir çözüm bulmaya çalışabiliriz.

Zor bir durumu değiştirmek için elimizden gelen bir şey yoksa, o zaman bunu en iyi şekilde geçiştirmeye çalışırız. Karanlıkta ayağımızı çarparsak, aşağı yukarı zıplayarak bağırıp çağırırsak, bu canımızın daha az yanmasını sağlayacak mıdır? Amerikan argosunda biz buna “acıyla dans etmek” deriz. O kadar canınız acır ki aşağı yukarı zıplayarak dans edersiniz ama bu daha iyi hissetmenizi sağlamayacaktır. Bu konuda yapabileceğimiz pek bir şey yoktur. Yapılabilecek tek şey, her ne yapıyorsak onu yapmaya devam etmektir. Acısı gelip geçicidir. Geçip gidecektir. Bu acı sonsuza kadar sürmeyeceğine göre, aşağı yukarı zıplayarak bağırıp çağırmak bizi daha iyi hissettirmeyecektir. İstediğimiz nedir? Herkesin gelip bize, “Vah zavallı, ayağın incinmiş” demesini mi bekliyoruz? Bir bebek ya da çocuk kendi canını yakarsa, annesi gelip onu öper ve çocuk da kendini daha iyi hisseder. İnsanların bize de bu şekilde, bebek gibi mi davranmasını bekliyoruz?

Bilet kuyruğunda veya otobüste sıranın bize gelmesini beklerken, bunun gelip geçici olduğunu düşünürsek – her zaman kuyruktaki otuz iki numara veya dokuz numara olmayacağımızı, sıranın elbet bize de geleceğini düşünürsek, bu bizim duruma tahammül edebilmemize yardımcı olur ve bu zamanı farklı bir biçimde kullanabiliriz. Hindistan’da şöyle bir deyiş vardır: “Beklemenin de kendine has bir zevki vardır.” Bu doğrudur çünkü bir kuyrukta veya otobüste sıramızı beklememiz gerekiyorsa, bu zamanı kuyrukta veya otobüs durağında bekleyen diğer insanların, ofiste olup bitenlerin ya da başka bir şeyin farkına varmak için kullanabiliriz. Bu bizim diğerlerine karşı bir ilgi ve alaka ile şefkat hissi geliştirmemize yardımcı olur. Orada bulunuyorsak, yarım saat boyunca küfür etmek yerine bu zamanı hiç olmazsa yapıcı bir biçimde kullanabiliriz.

Shantideva diğer bir nasihatinde şöyle der: “Biri bize bir sopayla vurursa, kime karşı öfkeleniriz? O kimseye mi öfkeleniriz, sopaya mı?” Mantıksal olarak düşünürsek, öfkelenmemiz gereken sopadır çünkü canımızı yakan sopadır! Fakat bu aptalcadır; bize vuran kişiye öfkeleniriz. Ona neden öfkeleniriz? Ona öfkeleniriz çünkü sopayı manipüle eden kişi odur. Aynı şekilde, düşüncelerimizi biraz daha ilerletirsek, o kimseyi de manipüle edenin rahatsız edici duyguları olduğunu görürüz. O halde öfkeleneceksek, bu kimsenin bize sopayla vurmasına yol açan rahatsız edici duygularına öfkelenmemiz gerekir.

O zaman şöyle düşünürüz: “Bu rahatsız edici duygu nereden geldi? Hiç sebepsiz meydana çıkmadı. Bunu tetikleyecek bir şey yapmış olmalıyım. Diğer kişinin bana öfkelenmesine ve bana sopayla vurmasına yol açacak bir şey yapmış olmalıyım. Aynı şekilde birinden benim için bir şey yapmasını istemiş olabilirim ve reddedildiğimde, öfkelenmişimdir. Bu yüzden canım yanmıştır. Biraz düşünecek olursam, esasında bunun kendi hatam olduğunu görürüm. Üşengeçliğim yüzünden o işi kendim yapmamışımdır. Başka birinden onu yapmasını istemişimdir ve reddettiğinde de öfkelenmişimdir. Ben bu kadar üşengeçlik yapmış olmasaydım, bu kişiden böyle bir şey istemezdim ve bütün bu sorun da ortaya çıkmamış olurdu. İlla ki öfkeleneceksem, bu kişiden benim için bir şey yapmasını isteyecek kadar aptal ve tembel olduğum için kendime öfkelenmem gerekir.”

Bu sorun kısmen bizim hatamız olmadığında dahi, kendimizin de diğer kişiyi manipüle eden rahatsız edici duyguya sahip olup olmadığımızı anlamaya çalışmamız gerekir; söz gelimi, bencilliğe: “Bu kimse bana bir iyilik yapmayı reddetti. Peki ya ben her zaman başkaları için iyilik yapıyor muyum? Ben sürekli başkalarına yardım etmeyi kabul eden ve bunu derhal yapan biri miyim? Öyle değilsem, o zaman başkalarının benim için böyle bir şey yapmalarını nasıl beklerim?” Bu da öfkeyle başa çıkmanın başka bir yoludur.

Öfkenin illa ki bağırıp çağırmakla veya bir başkasına vurmakla dışa vurulması gerekmediğinden daha önce bahsetmiştim. Öfke, tanımı itibarıyla, ortaya çıktığı zaman bizi huzursuz eden bir rahatsız edici duygudur. O halde bunu sürekli içimizde tutuyor ve asla dışa vurmuyorsak, öfke içimizde son derece yıkıcı bir şekilde etki eder ve bizi çok huzursuz eder. Daha sonra son derece yıkıcı bir biçimde dışarı çıkacaktır. İçimizde dışa vurulmadan duran öfkeyle baş edebilmek için az önce açıkladığım yöntemlerin aynısını uygulamamız gerekir. Tutumumuzu değiştirmemiz, sabır geliştirmemiz gerekir.

Farklı Sabır Türleri

Hedef Türünde Sabır

Pek çok farklı türde sabır vardır. Birincisi, hedef türünde sabırdır. Burada söz konusu olan, siz bir hedef tutmasaydınız, kimsenin çıkıp buna vurmaya kalkmayacağıdır. Amerika’da, çocukların oynadığı bir oyun vardır. Arkadaşlarının pantolonlarının poposuna küçük bir kağıt yapıştırırlar. Kağıdın üzerine “beni tekmele” yazarlar; buna “beni tekmele” yazısı denir. Böylece kim bu çocuğun poposundaki “beni tekmele” yazısını görürse, çocuğu tekmeler. O halde, bu türde sabırda, geçmişteki olumsuz ve yıkıcı eylemlerimiz yüzünden nasıl popolarımıza “beni tekmele” yazısı yapıştırdığımızı ve şu anda yaşamımızda onlarca soruna yol açanın da bu olduğunu düşünürüz.

Söz gelimi, diyelim ki sokakta bir gün yolumuz kesildi ve soyulduk. Şöyle düşünürüz: “Geçmişte veya önceki yaşamlarda olumsuz ve yıkıcı davranışlarda bulunmak suretiyle hedef tutmuş olmasaydım, bir soyguncunun beni soymak ve dövmek üzere sokakta beni beklediği saatte o karanlık sokağa gitme dürtüsü aklıma gelemezdi. Genellikle oraya gitmem ama o gece ‘o karanlık sokaktan geçeceğim’ diye düşündüm. Genellikle eve çok daha erken giderim ama o gece arkadaşlarımın yanında biraz daha uzun süre kalma dürtüsü aklıma geldi. Bundan başka, o gece o sokağa tam da bir soyguncunun karşısına birisinin çıkmasını beklediği saatte gittim. Bu dürtü neden aklıma geldi? Bunun sebebi, geçmişte bu kimseye zarar verecek bir şey yapmış olmam ve bunun şu anda neden-sonuç bakımından olgunlaşmakta olması olmalıdır.”

Dürtüler karmanın dışavurumu olarak aklımıza gelir. O zaman şöyle düşünürüz: “Geçmiş olumsuz karmamı döküyorum. Bu kadar ucuz kurtulduğum için çok mutlu olmam gerekir çünkü bundan çok daha beter olabilirdi. Bu kişi beni soymakla kaldı ama beni vurabilirdi de. Dolayısıyla, bu olumsuzluk şimdi bu kadar hafif bir şekilde olgunlaştığı ve ben de bundan kurtulduğum için rahat bir nefes almam gerekir. Aslında o kadar da kötü sayılmazdı ve bu yükten kurtulmuş olduğum için de kendimi iyi hissediyorum. Artık bu karmik borca sahip değilim.”

Bu tarzda düşünmek son derece faydalıdır. Bir seferinde bir arkadaşımla hafta sonu tatili için plaja gittiğimizi hatırlıyorum. Uzun saatler boyunca araba kullanmıştık. Şehirden oldukça uzak bir yerdeydi. Bir buçuk saat kadar yol gittikten sonra, arabadan tuhaf sesler gelmeye başladı. Arabayı yol kenarındaki bir araba tamircisine çektik. Tamirci arabaya şöyle bir baktı ve dingilin kırıldığını, yola devam edemeyeceğimizi söyledi; bizi şehre geri götürmesi için gidip kurtarıcı bulmamız gerekti. Arkadaşım ve ben hafta sonunda dinlenmek için bu enfes tatil yerine gitmek istediğimiz ve gidemediğimiz için çok öfkelenip üzülebilirdik. Fakat, farklı bir tutumla bu duruma bambaşka bir açıdan baktık: “Vay canına, bu harika bir şey! Bunun olması ne kadar da iyi oldu, yoksa devam etseydik, dingil biz yoldayken kırılabilirdi. Korkunç bir kaza geçirip ikimiz de ölebilirdik. Bunun bu şekilde olgunlaşmış olması ne kadar müthiş bir şey. Çok ucuz kurtulduk.” Böylece, kafamız rahat bir şekilde kurtarıcıyla şehre geri döndük ve vardığımızda başka bir araba ödünç alıp başka bir planı uygulamaya koyduk.

Gördüğünüz gibi, bu nevi bir durumla karşı karşıya kalmanın pek çok yolu vardır. Öfkelenip sinirlenmek hiçbir işe yaramazdı. Bu duruma “Bu benim geçmiş olumsuz karmamı döküyor. Bu karmik borç artık olgunlaştı. Müthiş bir şey, bundan kurtuldum. Çok daha beter olabilirdi” diye düşünerek yaklaşabilirsek, bununla başa çıkmanın çok daha makul bir yolunu seçmiş oluruz.

Sevgi ve Şefkat Türünde Sabır

Bir de ayrıca “sevgi ve şefkat türünde sabır” denilen türde bir sabır vardır. Bu sabır sayesinde, bize öfkelenen veya bize bağırıp çağıran herkesi deli, zihinsel rahatsızlığa sahip bir kimse olarak görürüz. Bu türde sabır, bizi başkalarının önünde utandırarak veya eleştirerek bizi rezil eden ve öfkelendiren biri için de uygulanabilir. Söz gelimi, bir papağan başkalarının önünde bize sövseydi, bu bizi rezil etmezdi, öyle değil mi? Kuşa karşı öfkelenmek için sebep yoktur. Bu aptalca bir tepki olurdu. Aynı şekilde, delinin biri bize bağırıp çağırmaya başlarsa, bu yüzden rezil olmayız. Herkes çocukların ara sıra öfke nöbeti geçirdiğini bilir. Bir psikiyatrist de hastası öfkelendiği zaman hastasına öfkelenmez; hastaya karşı şefkat duyar.

Aynı şekilde, bizi sinirlendiren, öfkelendiren veya utandıran herkese şefkat duymaya çalışırız. Esasında rezil olanın kendileri olduğunu düşünmemiz gerekir, öyle değil mi? Rezil olan biz değilizdir. Kendi kendini tamamen aptal yerine koyanın bu kişi olduğunu herkes görüyordur. O halde bu kimseye karşı öfke değil, şefkat duymamız gerekir.

Bu, birisi bize vurmaya çalışıyorsa, onu durdurmaya çalışmayacağımız anlamına gelmez. Çocuğumuz çığlık çığlığa bağırıyorsa, onu sakinleştirmeye çalışırız. Onun bize veya başkalarına ya da kendine zarar vermesini engellemek isteriz. Önemli olan bunu öfkeyle yapmamaktır. Çocuğumuz yaramazlık yapıyorsa, onu öfkeyle değil, çocuğun iyiliği için disipline ederiz. Çocuğun kendini rezil etmemesine yardım etmek ister ve insanların çocuğumuz hakkında kötü şeyler düşünmemesini arzu ederiz. Çocuğumuzu ilgi ve alakayla disipline etmek isteriz, öfkeyle değil.

Guru-Öğrenci Türünde Sabır

Bir de “Guru-öğrenci türünde sabır” vardır. Bu, bir öğrencinin öğretmen olmadan öğrenemeyeceği ve dolayısıyla, kimse bizi sınamazsa, bizim de sabır geliştiremeyeceğimiz gerçeğine dayanır. Onuncu yüzyılda, büyük Hintli usta Atisha buradaki Budizm’i yeniden canlandırmak için Tibet’e davet edilmiş. Bu Hintli usta yanına bir de Hintli aşçı almış. Hintli aşçı her şeyi yanlış ve saygısızca yapıyormuş; çok sinir bozucu ve çok sevimsizmiş. Tibet halkı Atisha’ya çok büyük saygı duyarmış; bu yüzden ona şöyle sormuşlar: “Öğretmen, neden Hindistan’dan gelirken yanınızda bu sinir bozucu aşçıyı da getirdiniz? Onu niçin geri göndermiyorsunuz? Biz sizin için yemek yapabiliriz; hem de çok iyi yemek yaparız.” Atisha onlara şu yanıtı vermiş: “Ha o mu, o sadece aşçım değil. Onu yanımda getirdim çünkü o benim sabır hocam!”

Aynı şekilde, ofisimizde sürekli canımızı sıkan, sinir bozucu bir kimse varsa, bu kimseyi sabır hocamız olarak görebiliriz. Sürekli parmaklarını tıkırdatmak gibi sinir bozucu alışkanlıkları olan kimseler vardır. Kimse bizi sınamasaydı, kendimizi nasıl geliştirirdik? Havaalanında veya otobüs durağında uzun bir rötar gibi güç durumlarla karşılaşırsak, bunu sabır pratik etmek için altın bir fırsat olarak kullanabiliriz: “Hah! Tam da bunu yapmak için alıştırma yapıyordum. Sabır ekip biçmek için kendimi alıştırıyordum; işte bunu gerçekten yapıp yapamayacağımı görebilme fırsatım doğdu.” Diğer bir örnek olarak, bir daireden bazı resmi evrakları almakta zorluk çekiyorsak, bunu bizim için bir test olarak düşünürüz. “Bu aynı bir süre boyunca savaş sanatları alanında çalışıp, sonunda öğrendiğim becerileri kullanma fırsatı bulduğumda çok sevinmeme benziyor.” Aynı şekilde, kendimizi sabırlı ve hoşgörülü olmak konusunda eğitiyorsak, o zaman bunun gibi sinir bozucu bir durumla karşı karşıya kaldığımızda, bunu büyük bir sevinçle karşılamayı öğrenebiliriz: “Hah! İşte aradığım fırsat. Bakalım bununla başa çıkıp sinirlerime hakim olabilecek, öfkelenmemeyi ve hatta kendimi kötü bile hissetmemeyi başarabilecek miyim?”

Sabrımızı kaybetmemek savaş sanatları alanındaki bir karşılaşmadan çok daha zordur çünkü bu meydan okumayı yalnızca bedenimiz ve fiziksel kontrolümüzle değil, zihnimiz ve hislerimizle karşılayabilmemiz gerekir. Başkaları bizi eleştirirse, bu eleştiriye öfkelenmek yerine, onu gelişmemizin hangi aşamasında olduğumuzu anlamak için bir fırsat olarak görmeye çalışmamız gerekir. “Beni eleştiren bu kişi belki de benim kendi hakkımda ders alabileceğim bazı şeyleri bana gösteriyordur.” Bu anlamda, eleştirileri hoş görmeye çalışmalı ve davranışımızı değiştirmek suretiyle bununla nasıl başa çıkacağımızı öğrenmeliyiz. Sinirlerimiz çok fazla bozulursa, bu bizim delinin tekinin bize bağırıp çağırmasından daha fazla rezil olmamıza yol açabilir.

Eşyanın Tabiatına Karşı Sabır

Öfkeyle başa çıkmanın ve sabır geliştirmenin bir diğer yolu “eşyanın tabiatına karşı sabır”dır. Kötü ve kaba bir şekilde davranmak çocuksu insanların tabiatıdır. Bir ateş varsa, onun tabiatı sıcak olmak ve yanmaktır. Ellerimizi bu ateşe uzatırsak yanarız; ne bekleyelim ki? Ateş sıcaktır; bu yüzden de yakar. Öğle yemeği saatinde arabayla şehrin bir ucundan öbür ucuna gitmeye kalkarsak, ne olabilir? Yemek saati olduğundan çok fazla trafik olacaktır ve bu da eşyanın tabiatıdır. Küçük bir çocuktan bir tepsi veya bir fincan sıcak çay taşımasını istersek ve o da dökerse, ne bekleyebiliriz ki? O bir çocuktur ve çocuğun hiçbir şey dökmemesini bekleyemeyiz. Aynı şekilde, başkalarından bizim için bir iyilik veya işimiz için bir şey yapmalarını, biz anlaşma imzalamalarını istersek ve onlar da bizi yüzüstü bırakırsa, ne bekliyorduk ki? İnsanlar çocuk gibidir; başkalarına güvenemeyiz. Büyük Hintli usta Shantideva şöyle demiştir: “Olumlu ve yapıcı bir şey yapmak istiyorsanız, kendiniz yapın. Başkasına güvenmeyin çünkü başkasına güvenirseniz, onun sizi yüzüstü bırakmayacağının veya hayal kırıklığına uğratmayacağının garantisi yoktur.” Bu durumlara da işte bu şekilde bakabiliriz: “İyi de ne bekliyordum ki? Başkalarını yüzüstü bırakmak insanların tabiatıdır; bunda öfkelenmem için sebep yok.”

Gerçeklik Alanı Sabrı

Öfkeye karşı kullanılabilecek son yöntem, “gerçeklik alanı sabrı,” yani gerçekte neler olup bittiğini görmektir. Genellikle kendimizi, başkalarını ve nesneleri katı ve somut bir kimlikle yaftalamaya eğilimliyizdir. Bu hayalimizde kendimizin bir yönü etrafına kalın ve katı bir çizgi çizmek ve bu yönü kendi katı ve somut kimliğimiz olarak yansıtmaktır: “Bu benim; benim daima olmam gereken şey de bu.” Söz gelimi, “Tanrı’nın bu dünyaya armağanıyım” veya “ben bir kaybedenim, başarısızlık abidesiyim.” Bundan başka, bir başkasının etrafına büyük ve katı bir çizgi çizip, “Bu sinir bozucu biri. İşe yaramaz bir baş belası” deriz. Ancak bu, o kimsenin hakiki, katı ve somut kimliği olsaydı, daima bu şekilde var olması gerekirdi. Küçük bir çocukken de bu şekilde var olmuş olması gerekirdi. Ayrıca hakikaten sinir bozucu bir insan olsaydı, herkes için, karısı, köpeği, kedisi ve anne babası için de sinir bozucu olması gerekirdi.

İnsanların etraflarında çizilmiş ve onların somut, hakiki kimliğini veya tabiatını çevreleyen büyük ve katı bir çizgiyle var olmadıklarını görebilirsek, bu da yine rahatlamamıza ve onlara karşı bu kadar öfkelenmememize olanak verir. Bu kimsenin sinir bozucu bir biçimde davranmasının – sık sık vuku bulsa da – gelip geçici bir durum olduğunu ve onun her daim olması gereken kişinin bundan ibaret olmadığını görürüz.

Faydalı Alışkanlıklar Geliştirmek

Zor durumlarla karşılaştığımızda, bu noktaların hepsini birden uygulamak bu kadar kolay olmayabilir. Tüm bu farklı akıl yürütme biçimleri “önleyici tedbirler” olarak bilinir. Ben Dharma kelimesini de bu şekilde tercüme ediyorum. Dharma, sorunları önlemek için ele aldığımız bir tedbirdir. Bu farklı türlerdeki sabrı faydalı alışkanlıklar olarak geliştirmeye çalışmak suretiyle, öfkelenmeye karşı kendimizi korumaya almak isteriz. “Meditasyon” da bu anlama gelir. Tibetçe meditasyon kelimesi “bir şeyi alışkanlık haline getirmek,” kendimizi faydalı bir şeye alıştırmak kelimesinden gelir.

Öncelikle, farklı türlerdeki sabra ilişkin bu farklı açıklamalara kulak vermemiz gerekir. Daha sonra, onları anlamak ve bize bir şey ifade edip etmediklerini görmek için üzerlerinde düşünmemiz gerekir. Bize bir şey ifade ediyorlarsa ve bunları anlıyorsak ve ayrıca bunları uygulamaya yönelik bir motivasyonumuz da varsa, o zaman bunları prova ve pratik etmek suretiyle faydalı bir alışkanlık olarak geliştirmeye çalışırız.

Bunu, ilk olarak bu noktaları gözden geçirmekle yaparız. Bu noktaları gözden geçirdikten sonra, her şeyi bu şekilde görmeye ve hissetmeye çalışmamız gerekir. Hayal gücümüzü kullanarak, durumları zihinlerimizde canlandırmamız gerekir. Genellikle öfkelenip canımızın sıkıldığı bir durumu hayal edebiliriz. Söz gelimi, ofisimizdeki bir kimse işleri hoşumuza gitmeyen bir biçimde yapıyor olabilir. Öncelikle, bu kimseyi olduğu kişi olarak görmeye çalışın; mutsuz olmak değil, mutlu olmak isteyen bir insan olarak. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışsa da, yine de çocuk gibidir ve aslında ne yaptığının farkında değildir. Onu bu şekilde görmeye ve ona karşı bu tür hisler beslemeye çalışır ve evde sakince otururken bunu zihnimizde prova edersek, o zaman bunu ne kadar fazla yaparsak, ofisteyken bu kimse ne zaman sinir bozucu bir şekilde davranmaya başlasa, biz de o kadar daha kolay bir şekilde, daha olumlu bir biçimde yanıt verebiliriz. Ona karşı öfkelenme dürtüsü yerine, aklımıza yeni bir dürtü gelir – daha sabırlı, daha hoşgörülü olma dürtüsü.

Bu kimsenin yaramazlıklarına karşı sabır geliştirecek şekilde onu çocuk olarak görmeyi pratik etmiş olarak, şimdi bir adım daha atabiliriz demektir. Bu şekilde sinir bozucu davranışlarda bulunduğunda, rezil olan kendisidir. Böylece, ona karşı şefkat hissi geliştiririz. Meditasyon yoluyla bu şekilde görme ve hissetme alışkanlığını kazanabiliriz. Sabırla görmek ve hissetmek faydalı bir alışkanlığa dönüştüğü zaman, bizim giderek daha ayrılmaz bir parçamız olur. Karşılaştığımız güç durumlara yanıt vermemizin doğal yolu haline gelir. Aklımıza öfkelenmeye dair bir dürtü geldiğinde, bir boşluk açılacaktır. Bu dürtüyü anında eyleme geçirmeyeceğizdir ve daha faydalı bir biçimde davranmak üzere daha olumlu dürtüler ortaya çıkacaktır.

Budizm hakkındaki konferanslarda, genellikle nefes alıp verme hissine odaklanırız ve her konuşmanın başında nefesimizi yirmi bire kadar sayarız. Bu pratik kendimizin ilk kez olarak öfkeleneceğimizin farkına vardığımızda da son derece faydalıdır. Söz gelimi zalimce bir söz söylemek gibi bir olumsuz dürtüyü derhal eyleme geçirmeyeceğimiz bir boşluk açar; öfkelenmek ve canımızı sıkmak isteyip istemediğimizi yeniden düşünüp taşınabileceğimiz bir alan yaratır. “Gerçekten olay mı çıkarmak istiyorum yoksa bu durumla başa çıkmanın daha iyi bir yolu var mı?” diye düşünürüz. Meditasyonun ve faydalı alışkanlıklar geliştirmenin sonucunda, durumlara daha sabırlı bir şekilde yaklaşır ve bunlara karşı daha fazla hoşgörü gösteririz. Aklımıza daha olumlu alternatifler gelir ve doğal olarak bunları seçeriz çünkü mutlu olmak istiyoruzdur ve bu alternatif yolların daima bize bunu getireceğini biliriz.

Bunu yapmak için konsantrasyona ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı, Budizm’de konsantrasyonu geliştirmek için pek çok farklı meditasyon yöntemi bulunur. Bu yöntemler yalnızca soyut egzersizler olarak öğrenilmez; kullanılmak ve uygulanmak üzere yapılırlar. Bunları ne zaman uygularız? Bunları, sinir bozucu kimseler ve sinir bozucu koşullarla başa çıkmamız gereken güç durumlarda uygularız. Bunlar zihinlerimizin sabrını korumak üzere konsantre olmamıza yardımcı olur.

Bununla beraber, olumsuz ve yıkıcı davranışlardan salt öz denetim ve disiplin suretiyle kaçınmayız. Bunu yalnızca öz denetim ve disiplinle yaparsak, öfke içimizde kalmaya devam eder. Yalnızca dışımızdan çok güçlü bir görüntü veriyor oluruz fakat içimizde öfke yanıp tutuşmaya devam eder ve ülser olmamıza yol açar. Oysa bunun aksine, bu yöntemleri doğru bir şekilde kullanırsak, öfke ortaya bile çıkmaz. Mesele öfkeyi kontrol etmek ve tamamen içeride tutmak değildir; mesele, aklımıza gelen dürtülerin yerine yenilerini koymaktır. Hepsini içeride tutmak suretiyle başa çıkmamız gerekecek olumsuz dürtülerin ortaya çıkması yerine, böylece aklımıza olumlu dürtüler gelecektir.

Bir kez bunu yapmayı başardığımızda, motivasyonumuza bağlı olarak, sorunlarımızdan kurtulabiliriz ve işler de gelecekte kötüye gitmez ya da hiçbir sorunumuz olmaz ya da en güçlü ve en ileri meditasyon yoluyla, ailemize, arkadaşlarımıza, etrafımızdakilere bir daha sorun çıkarmayız ve bütünüyle başkalarına yardımcı olabiliriz. Artık bunları yapabiliriz çünkü rahatsız edici duygularımız ve sorunlarımızla sınırlanmıyor oluruz. Böylelikle tam potansiyelimizi gerçekleştirebiliriz. Teşekkür ederim.