Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Anasayfa > Tibet Budizmi'nin Temel Öğretileri > 3. Düzey: Lojong (Zihinsel Eğitim) Bilgileri > Kıskançlıkla Baş Etmek

Kıskançlıkla Baş Etmek

Alexander Berzin
Mart 2004
Türkçe’ye çeviren: Yeşim Özben

Bu yöntemde Tsultim Allione’un çalışmalarından esinlenilmiş ve onu bir Dharma koruyucusunun “yerine getirme ve onarma” (Tib. bskang-gso) ayininin yapısına uyduracak şekilde değişiklikler yapılmıştır.

Rahatsız Edici Duygular

Hepimiz rahatsız edici duygular (Tib. nyon-mong, San. klesha, acı veren duygular), yani bizde geliştiği zaman zihinsel huzurumuzu kaybetmemize ve bizi güçsüzleştirerek kontrolümüzü kaybetmemize yol açan zihinsel durumlar yaşarız. Buna verilebilecek sıradan örnekler arasında açgözlülük, bağımlılık, husumet, öfke ve kıskançlık bulunur. Bunlar çeşitli zihinsel itkilerin (karma), genellikle yıkıcı davranışlara yol açan itkilerin ortaya çıkmasını tetikler. Bu itkiler başkalarına karşı yıkıcı davranışlarda bulunmak veya kendine zarar verici bir biçimde davranmak şeklinde olabilir. Bunun sonucunda başkaları ve kaçınılmaz olarak kendimiz için sorunlara ve acılara yol açarız.

Rahatsız edici duygular fevkalade çeşitlidir. Her kültür, söz konusu topluma mensup çoğu kişinin yaşadığı bir grup ortak duygusal deneyimin etrafına keyfi bir zihinsel çizgi çizmek suretiyle, bunu bir kategori olarak tanımlayan kimi belirleyici karakteristik özellikler kararlaştırarak bu kategoriye bir isim verir. Elbette her kültür farklı ortak duygusal deneyim grupları ile bunları tanımlayan farklı belirleyici karakteristik özellikler seçer ve böylelikle birbirinden farklı rahatsız edici duygu kategorileri oluşturur.

Farklı kültürlerce belirlenen rahatsız edici duygu kategorileri genellikle birbiriyle tam anlamıyla örtüşmez çünkü duyguların tanımları arasında küçük farklar bulunur. Söz gelimi, Sanskritçe ve Tibetçede “kıskançlık” için tek bir kelime (Tib. phrag-dog, San. irshya) bulunurken, çoğu Batı dilinde buna karşılık iki kelime vardır. İngilizcede “jealousy” (kıskançlık) ve “envy” (haset), Almancada “Eifersucht” ve “Neid” kelimeleri bulunur. Bu iki İngilizce terim arasındaki ayrım iki Almanca kelime arasındaki ayrımla tam olarak aynı olmadığı gibi, Sanskritçe ve Tibetçe terimler de İngilizce veya Almancadaki bu terimlerin hiçbirine tam olarak karşılık gelmez. Bizler Batılılar olarak kendi kültürlerimiz ve dillerimiz tarafından formülleştirilmiş kategorilerin ifade ettiği bu genel kategoride duygusal sorunlar yaşıyorsak ve bunları aşmaya yönelik Budist yöntemler öğrenmek istiyorsak, duygularımızı kavramsallaştırdıkça analiz edip yapı söküme uğratarak Budizm’de tanımlandığı şekliyle birkaç rahatsız edici duygudan oluşan bir kombinasyon oluşturmamız gerekebilir.

Budizm’de Tanımlandığı Şekliyle “Kıskançlık” ve İngilizcede Tanımlandığı Şekliyle “Haset”

Budist abhidharma metinleri “kıskançlığı” (Tib. phrag-dog) husumetin parçası olarak sınıflandırır. Bu metinlerde kıskançlık “başkalarının sahip olduklarına – örneğin iyi nitelikleri, mülkleri veya başarılarına – odaklanan rahatsız edici bir duygu ve kendi kazancımıza veya gördüğümüz saygıya aşırı bağımlılık sebebiyle, başkalarının sahip olduklarına tahammül edememe hali” olarak tanımlanır.

Burada bağımlılık yaşamda başkalarının bizden fazlasına sahip olduğu bir alana odaklanmış olmamız ve bunun olumlu yönlerini abartmamız anlamına gelir. Zihnimizde bu alanı yaşamın en önemli yönlerinden biri haline getirir ve öz saygımızı bunun üzerine inşa ederiz. Burada örtük olarak söz konusu olan şey, “ben” ile aşırı bir meşguliyet ve ona aşırı bağımlılıktır. Kıskançlık duyarız çünkü bu alana ilişkin olarak “kendi kazancımıza veya gördüğümüz saygıya bağımlı” olmuşuzdur. Söz gelimi, kafamızı sahip olduğumuz paranın miktarına veya ne kadar iyi göründüğümüze takarız. Husumetin bir yönü olarak kıskançlık, bu bağımlılığa ek olarak, başkalarının bu alanda elde ettiklerine karşı şiddetli bir “hınç” duygusuna yol açar. Bu, onların elde ettiklerine sevinmenin ve bunlardan mutlu olmanın tam karşıtıdır.

İngilizcede kıskançlığın tanımlarından biri “bir avantajdan istifade ettiği düşünülen birine karşı hissedilen husumet”tir. Bu tanım Budist tanımın yalnızca bir kısmını içerir; bu tanım diğer kişinin avantaja sahip olduğu alana bağımlılık faktörünü dışarıda bırakır. Tanımda yalnızca söz konusu avantajın gerçek olabileceği veya olmayabileceği ima edilir ama alanın gerçek önemi veya “ben” ile meşguliyet meselesi sorgulanmaz.

Dahası, Budizm’de tanımlandığı şekliyle kıskançlık İngilizcedeki haset kelimesini bütünüyle değil, ancak kısmen kapsar. Haset bundan biraz fazlasını içerir. Budizm’in “tamahkarlık” (İng. covetousness, Tib. brnab-sems) dediği şeyi kapsar. Tamahkarlık, “başka birinin sahip olduğu bir şeye yönelik aşırı arzudur.” O halde, İngilizcede “haset” kelimesi “başka birinin istifade ettiği bir avantaja dair ıstıraplı veya hınç dolu farkındalık” olarak tanımlanır. Diğer bir deyişle, haset, Budizm’in işaret ettiği gibi, yaşamın önemini abarttığımız bir alanında başkalarının sahip olduklarına tahammül edememe haline ek olarak, bu sahip olunanlara kendimizin sahip olma arzusudur. Bu alanda zayıf veya noksan olabiliriz veya zaten buna yeterli ve hatta ortalamanın üzerinde sahip de olabiliriz. Haset duyuyorsak ve daha da fazlasını istiyorsak, tamahkarlığımız büyüyerek açgözlülük olmuştur. Her zaman olmasa da, haset genellikle başkalarının elde ettiklerinden mahrum kalması ve bunlara onların yerine kendimizin sahip olması arzusuna da yol açar. Bu durumda, söz konusu duygunun muhtevasında bir unsur daha bulunur: garez (İng. spite).

Kıskançlık ve tamahkarlığın birleşimi olan haset, rekabetçiliğe yol açar. Bu sebeple, Trungpa Rinpoche kıskançlığı bizi fevkalade rekabetçi olmaya ve başkalarını veya kendimizi yenmek için çılgınca uğraşmaya iten rahatsız edici duygu olarak tartışmıştır. Zorlayıcı eylem ya da “karma ailesi” denen şeyle bağlantılıdır. Başkalarının elde ettiklerine karşı kıskançlık ve haset duyduğumuz için, sanki iş dünyası veya spor alanındaki aşırı rekabet gibi, kendimizi veya kendi altımızdakileri sürekli daha fazlasını yapmaya zorlarız. Bundan dolayı, Budizm’de kıskançlık at ile temsil edilir. At, kıskançlık sebebiyle diğer atlarla yarışır. Başka bir atın daha hızlı koşmasına tahammül edemez.

Kıskançlık ve Rekabetçilik

Budizm’de kıskançlığın rekabetçilikle yakından ilişkili olduğu doğru olmakla beraber, kıskançlık zorunlu olarak rekabetçiliğe yol açmaz. Bir kimse başkalarını kıskandığı halde, öz saygısı az olduğu için, rekabet etmeye dahi kalkışmayabilir. Aynı şekilde, rekabetçi olmak da illa ki kıskançlık doğurmaz. Bazıları sporda yalnızca eğlence amacıyla, skor bile tutmadan diğerleriyle hoşça vakit geçirmek için rekabet etmeyi sever.

Budizm kıskançlık ve rekabetçiliği başka bir biçimde ilişkilendirir. Söz gelimi, Shantideva, Bodhisattva Davranışına Haiz Olmak (İng. Engaging in Bodhisattva Behavior, Tib. sPyod-‘jug, San. Bodhicaryavatara) eserinde daha yüksek konumdakilere karşı kıskançlığı, eşit olanlarla rekabetçiliği ve daha düşük statüdekilere yönelik kibirliliği aynı tartışmada birleştirir. Bu husus tüm varlıkları eşit olarak görmeyi öğrenme bağlamında tartışılır.

Budizm’in burada ele aldığı sorun, her üç rahatsız edici duygunun da altında yatan “ben” özelim duygusudur. Söz gelimi, arkadaşıma araba kullanmayı öğretmek gibi belirli bir işi iyi veya doğru yapabilen tek kişinin “ben” olduğumu düşünüyorsam, ona bu işi bir başkası öğretirse kıskançlık duyarım. Bu durum illa ki rekabetçiliğe yol açmaz. Fakat, öbür taraftan, hayatta başarı kazanmak gibi belirli bir şeyi yapmayı hak edenin bir tek “ben” olduğumu düşünüyorsam ve başka biri başarılı olduğunda haset duyuyorsam, rekabetçi olurum. Kendim de bir dereceye kadar başarılı olduğum halde, diğer kişiyi yenmem gerektiğini düşünürüm. Her iki örnekte de, kıskançlık ve hasetin altında yatan güçlü bir “ben” duygusu ve aşırı bir yalnızca kendimizle meşguliyet durumu vardır. Başkalarını kendimizi düşündüğümüz gibi düşünmeyiz. Kendimizin özel olduğunu düşünürüz.

Budizm’in bu türlerdeki kıskançlık, haset, rekabetçilik ve kibirliliğin yol açtığı sorunlara ve mutsuzluğa karşılık olarak önerdiği çare, altta yatan “ben” ve “sen” yanılgısının tedavi edilmesidir. Herkesin eşit olduğunu anlamamız ve herkesi böyle görmemiz gerekir. Herkes, herkesin Buddha doğasına sahip olması anlamında, aynı temel becerilere sahiptir. Herkes aynı mutlu olma ve başarma arzusu ile mutsuz olmama veya başarısızlığa uğramama arzusuna sahiptir. Bu bakımlardan “ben”in özel bir tarafı yoktur. Budizm ayrıca sevgiyi – herkesin eşit olarak mutlu olması dileğini – öğretir.

Buddha doğası ve sevgi anlamında herkesi eşit görmeyi öğrendiğimizde, kendimizi bizden daha başarılı olmuş veya biz başarılı olamamışken başarılı olmuş biriyle nasıl ilişkilendireceğimizi görmeye de açarız. Onun başarısı bizi sevindirir zira herkesin mutlu olmasını isteriz. Eşitlerimizle rekabet edip onları yenmeye çalışmaktansa da, onların başarılı olmalarına yardımcı olmaya uğraşırız. Kendimizden daha az başarılı olanların karşısında ise böbürlenip kibirli bir şekilde kendimizi onlardan daha iyi hissetmek yerine, onların da başarılı olmalarına yardımcı olmaya çalışırız.

Kıskançlık ve Rekabetçiliğin Kültürel Olarak Teşvik Edilmesi

Bu Budist yöntemleri fevkalade ileri düzeyde yöntemler olup, otomatik olarak ortaya çıkan kıskançlığımız ve rekabetçiliğimizin kimi Batı kültürel değerleri tarafından teşvik edildiği, güçlendirildiği ve hatta ödüllendirildiği bir ortamda bunları uygulamak bilhassa güçtür. Sonuçta, neredeyse tüm çocuklar otomatik olarak kazanmayı sever ve kaybettiğinde ağlarlar. Fakat bu da yetmezmiş gibi, pek çok Batı kültüründe kapitalizm demokratik bir toplumun doğal olarak en iyi formu olarak öğretilir. Bunun altında yatan teori en güçlünün hayatta kalması teorisi olup, yaşamın temel itici gücü olarak söz gelimi sevgi ve şefkatin yerine rekabeti koyar. Dahası, Batı kültürleri başarının ve kazanmanın önemini rekabetçi spora olan saplantılı bir ilgiyle ve dünyanın en iyi atletleri ve en zengin kişilerinin yüceltilmesiyle güçlendirmektedir.

Buna ek olarak, siyasette bütün demokrasi ve oy verme sistemi rekabete – söz konusu görev için rakiplerimizden ne kadar daha iyi olduğumuzun reklamını yapmak suretiyle kendimizi aday olarak sunmak ve satmaya dayalıdır. Batıda yaygın olarak pratik edildiği gibi, siyasi kampanyalar rakip adayların özel hayatları da dahil olmak üzere her alanda mümkün olan tüm zayıf noktalarını bulup çıkarmaya ve bunları aşırı ölçüde şişirerek rakibi itibarsızlaştırmak için döküp saçmaya yönelik yoğun çabaları da buna eklemler. Hatta pek çok kişi, kıskançlık ve rekabete dayanan bu tür davranışları takdire şayan ve haklı davranışlar olarak görür.

Buna karşılık, Tibet toplumunda başkalarını küçük düşüren ve onlardan daha iyi olduğunu söyleyen kimse onay görmez. Bunlar olumsuz karakter özellikleri kabul edilir. Esasında, birinci temel bodhisattva yemini asla kendimizi övmemek ve kendimizden daha düşük konumda olan başkalarını küçümsememektir – buna, mevcut bağlamda, oy veren halka bu gibi sözlerle reklam yapmak da dahildir. Söz konusu motivasyon, hitap edilen insanlardan kazanç, övgü, sevgi, saygı vb. elde etmeye yönelik arzu ve küçümsenen insanlara karşı kıskançlıktır. Söylediğimizin doğru veya yanlış olmasının hiç önemi yoktur. Buna karşın, kendimizden bahsederken fevkalade mütevazı olmak ve “Hiçbir iyi niteliğim yok; hiçbir şey bilmiyorum” demek övgüye değer kabul edilir. O halde demokrasi ve seçim kampanyaları bildiğimiz Batı formunda pratik ediliyorsa Tibet toplumuna tamamen yabancıdır ve orada işlemezler.

Sadece adaylığımızı koyacağımızı söylemek bile kibirlilik ve özgeci olmayan bir niyet taşıyan kuşkulu bir işaret olarak algılanır. Mümkün olan tek uzlaşma noktası aday vekillerinin – asla adayların kendilerinin değil – insanlara kendi adaylarının iyi niteliklerinden ve başarılarından bahsetmekle yetinmesi ve bunu yaparken onu asla rakip adaylarla kıyaslamaya kalkışmaması veya rakipler hakkında kötü bir şey söylememesi olabilir. Fakat bu da neredeyse hiç yapılmaz. Genellikle, kendilerine aday olmak isteyip istemedikleri dahi sorulmaksızın, soylu ailelerden gelen veya bedenlenmiş lama olan kişiler aday gösterilir. Aday olmak istemediklerini söylerlerse, bu bir tevazu göstergesi olarak kabul edilir çünkü hemen “evet” demek kibirlilik ve iktidar hırsı anlamına gelir. Aday gösterilen birinin bunu reddetmesi adeta imkansızdır. Daha sonra kampanya yapılmaksızın oylama yapılır. İnsanlar genellikle en çok tanınan adaya oy verir.

O halde, başkalarının zaferlerinden sevinç duymaya ilişkin Budist yöntemi – ve hatta zaferi başkalarına vermeye ve kendimiz için yenilgiyi kabul etmeye ilişkin daha güçlü yöntem – kapitalizmin ve Batının kampanyaya dayalı seçim sisteminin erdemlerini tamamen benimsemiş Batılılar için denenecek en uygun ilk çare olmayabilir. Bizlerin Batılılar olarak öncelikle kültürel değerlerimizin geçerliğini yeniden değerlendirmemiz ve otomatik olarak ortaya çıkan formları ele almadan önce, bu değerleri kabullenmekten kaynaklanan doktrinel temelli kıskançlık ve rekabet formlarını sorgulamamız gerekebilir.

Batının kültürel temelli kıskançlık ve rekabetçiliğinin göreliğini anlamamıza yardımcı olacak bir örnek de Hint pazarıdır. Hindistan’da giysi pazarları, mücevher pazarları, sebze meyve pazarları, vb. pazarlar bulunur. Hepsinde sıra sıra, tamamı neredeyse aynı malları satan, hepsi birbirinin yanı başında dizilmiş tezgahlar ve dükkanlar bulunur. Satıcıların bir çoğu birbiriyle arkadaştır ve genellikle dükkanlarının dışında birlikte oturup çay içerler. Onların tutumu uyarınca, dükkanlarının iyi iş yapıp yapmaması karmalarına bağlıdır.

Batılı Anlamda Kıskançlık

Budizm’de kıskançlık tartışması her şeyden önce İngilizcede “haset” olarak tanımlanan rahatsız edici duyguyu – bununla birebir örtüşmemekle beraber – ele alırken, İngilizce “kıskançlık” diye adlandırdığı benzer bir başka rahatsız edici duyguyu tanımlar. Çoğu Batılı için, bu türdeki kıskançlık Budizm’in tartıştığı türlerden dahi daha ıstırap vericidir.

Bu tür kıskançlık, başka bir kimsenin bizim sahip olmadığımız ne gibi şeylere sahip olduğuna odaklanmaktan ziyade, bir şeyi bize değil de bir başkasına veren bir kimseye odaklanır. Bu sebeple, İngilizce kıskançlığın ilk sözlük tanımı “rakiplere veya sadakatsizliğe tahammülsüzlük” şeklindedir. Söz gelimi, partnerimiz başka erkek veya kadınlarla flört eder veya başkalarıyla çok zaman geçirirse kıskançlık duyarız. Bir köpek bile eve yeni bir bebek geldiği zaman bu türde kıskançlık hisseder. O halde bu kıskançlık, Budizm’deki kıskançlık gibi, hınç ve husumet unsurlarına sahiptir ama buna ek olarak güçlü bir güvensizlik ve kuşku barındırır.

Kendimizi güvensiz hissediyorsak ve bir arkadaşımız veya partnerimiz başka biriyleyse, kıskançlık duyarız. Bunun sebebi kendi değerimizden emin olmamamız, ötekinin “ben”im için olan sevgisine güvenmemiz ve bundan dolayı arkadaşımıza itimat etmememizdir. “Ben”in terk edileceğinden korkarız.

Bu türde kıskançlıkla baş etmek için, yine herkesin eşit olduğunun farkına varmamız gerekir. Fakat buradaki sorunumuz doktrinel olarak kültürel değerlere dayanmamaktadır; o halde belki de doğrudan Budist içgörüyü denemek daha kolay olacaktır. Kalbin herkesi sevme kapasitesi vardır – bu Buddha doğasının bir özelliğidir. Bu gerçeği tekrar olumlamak kıskançlığı yenmenin yollarından biridir. Diğer bir deyişle, arkadaşımız veya sevgilimiz dahil, herkesin kalbi bu kapasiteye sahiptir. Kalpleri içinde bana yer kalmayacak kadar kapanmışsa, onlar için şefkat geliştirebiliriz. Onlar Buddha doğalarının kapasitesinin farkında değildir ve bundan dolayı kendilerini yaşamın kimi en büyük neşelerinden mahrum bırakmaktadırlar.

Bizim de herkese açık olmayı öğrenmemiz gerekir. Kalplerimizi açtığımızda arkadaşımız, partnerimiz, çocuğumuz, kedimiz ya da köpeğimiz, anne babalarımız, ülkemiz, halkımız, Doğa, Tanrı, hobimiz, işimiz, vb. için sevgimiz olabilir. Kalplerimizde hepsi için yer vardır. Sevgi münhasır değildir. Sevgimizin bütün bu nesneleriyle ilgilenmeye ve onlarla ilişki kurmaya, hislerimizi her nesneye uygun yollardan ifade etmeye bütünüyle muktediriz. Köpeklerimize olan sevgi ve şefkatimizi eşlerimize olan sevgi ve şefkatimizle aynı şekilde ifade etmeyiz. Hepsiyle cinsel ilişkilerimiz yoktur.

Tekeşlilik ve cinsel sadakatsizlik meseleleri son derece karmaşıktır ve başka pek çok meseleyi resme dahil eder. Burada konumuz bunlar değil. Her halükarda, cinsel partnerimiz ve özellikle de evli olduğumuz eşimiz – bilhassa küçük çocuklarımız varsa – bizi aldatıyorsa veya başkalarıyla çok fazla zaman geçiriyorsa, kıskançlık, hınç ve sahip olma iddiası asla faydalı duygusal tepkiler değildir. Bu durumla daha ayık bir kafayla baş etmemiz gerekir. Partnerimize bağırıp çağırmak veya ona suçluluk aşılamaya çalışmak muhtemelen bizi sevmesini sağlamayacaktır.

Ayrıca bu duygusal tepkiler de kısmen kültürel etkilere tabidir. Söz gelimi, geleneksel bir Japon veya Hintli kadın, kocasının işten sonraki sosyal zamanını toplumunun normlarına uygun olarak erkek arkadaşlarıyla dışarı çıkmak yerine kendisiyle geçirmesini beklemez. Bu sebeple, sosyal yaşantısını çoğu zaman kocasınınkinden ayrı olarak, kadın arkadaşlarıyla birlikte sürdürmekten gücenmeyecektir.

Dahası aşkın veya sevginin ve yakın arkadaşlığın münhasıran tek bir kimseyle mümkün olduğunu düşünüyorsak ve bu kimsenin de bir başkasıyla arkadaşlığı varsa, “ben” için yer kalmaz; bu da kıskançlık demektir. Bu duygu, özel olması gereken katı ve somut bir “ben” ile fevkalade özel olduğu için yalnızca onun sevgisini istediğimiz katı ve somut bir “sen” hissine dayanır. Sevdiğimiz ve bizi seven pek çok başkası olduğu halde, bu gerçeği genellikle görmezden gelir ve “O sayılmaz” diye düşünürüz.

Kalbimizi sürekli mümkün olduğunca çok kişiye açmak ve başkalarının – arkadaşlar, akrabalar, hayvanlar vb. – bize şimdi ve geçmişte duydukları ve gelecekte duyacakları sevgiyi kabullenmek kendimizi duygusal olarak daha güvende hissetmemize yardımcı olur. Bu da herhangi birini ve hatta kendimizi bile sevgimizin özel nesnesi olarak takıntı haline getirmemizi aşmaya yardımcı olur.

Her şeyi mutlak olarak bilmek ve her şeyi sevmek, herkesin aklımızda ve kalbimizde olduğu anlamına gelir. Bununla beraber, bir Buddha bir kişiye odaklandığı zaman, o kişiye %100 konsantre olur. Dolayısıyla, herkese sevgi duymak herkese duyulan sevginin daha az yoğun bir sevgi olduğu anlamına gelmez. O halde, kalbimizi pek çok kişiye açarsak, kişisel ilişkilerimizin yoğunluğunu kaybedeceğinden veya daha az doyurucu olacağından korkmamıza gerek yoktur. Tek bir ilişkiye olan bağımlılığımız, böyle bir ilişkinin bizi artık bütünüyle tatmin edemeyeceği denli azalabilir ama her bir ilişki eksiksiz bir bağlılık olmaya devam eder. Aynısı başkalarının bize olan sevgisinin aynı zamanda bir başkasını daha sevdikleri için yoğunluğunu kaybedeceğini düşünerek kıskançlık duyduğumuz ilişkiler için de geçerlidir.

Ayrıca, tek bir kimsenin bizi her şekilde tamamlayan ve yaşamımızdaki her şeyi paylaşabileceğimiz adeta “öbür yarımız” gibi olan kusursuz eşimiz olmasını beklemek de gerçekçi olmayan bir beklentidir. Böylesi beklentiler Platon’un anlattığı, hepimizin başta tam olduğumuzu ama sonra ikiye bölündüğümüzü söyleyen antik Yunan efsanesine dayanır. Öbür yarımız, “oralarda bir yerlerde” bizi beklemektedir ve öbür yarımızı bulup onunla kavuştuğumuzda gerçek aşkı buluruz. Bu mit Batı romantizminin temeli haline gelmiş olsa da, gerçekliği yoktur. Buna bizi kurtarmaya gelecek beyaz atlı prense inanır gibi inanmak sonradan öğrenilmiş, kültürel olarak belirlenmiş bir olgudur.

Kıskançlık ve Hasetin Temelinde Yatan Aldatıcı Görünüşler

Gördüğümüz gibi, kıskançlık bir başkasının önemini abarttığımız bir alandaki başarısına, örneğin mali başarısına, tahammül edememe durumudur. Ona duyduğumuz hasetle, onun yerine kendimizin bunu başarmış olmasını dileriz. Ayrıca bunun farklı bir çeşidini, bir kimsenin başka bir kimseden sevgi veya şefkat gibi bir şey aldığı zaman meydana gelen türünü de gördük. O durumda da bu şeyi kendimizin alabilmiş olmasını dileriz.

Bu rahatsız edici duygu, zihinlerimizin kafa karışıklığı yüzünden ve şeylerin nasıl olduğunu bilmemek sebebiyle yarattığı ve yansıttığı iki aldatıcı görünüşten kaynaklanır. Birincisi şu gibi bir ikicil görünüştür: (1) doğası gereği bir şeyi başarmayı veya almayı hak eden ama başaramamış veya alamamış olan, görünürde somut bir “ben” ile (2) doğası gereği bunu almayı hak etmemiş olan, görünürde somut bir “sen.” Bilinçsizce, dünyanın bize bir borcu olduğunu ve bunu bizim yerimize başkaları aldığı zaman bunun haksızlık olduğunu düşünürüz. Dünyayı “kaybedenler” ve “kazananlar” olarak iki katı kategoriye ayırır; sonra da insanların katı ve gerçek görünen bu kategori kutuları içerisinde hakikaten var olduklarını ve bulunabildiklerini zannederiz. Daha sonra kendimizi katı ve değişmez “kaybeden” kategorisine koyup ötekini de katı ve değişmez “kazanan” kategorisine koyuveririz. Hatta bazen kendimiz hariç herkesi kazananların kutusuna koyduğumuz bile olur. Yalnızca hınç duymakla kalmaz, kendimizi bu kaderle lanetlenmiş hissederiz. Bu da acı verici “zavallı ben” hissine takılıp kalmaya sebep olur.

Kıskançlık ve hasete genellikle davranışsal neden ve sonuca ilişkin naiflik eşlik eder. Söz gelimi, bir terfi alan veya ilgi gören bir kimsenin bunu hak edecek veya kazanacak herhangi bir şey yapmış olduğunu anlayamaz ve hatta inkar ederiz. Dahası, bu şeyi elde etmek için hiçbir şey yapmaya gerek duymaksızın elde etmemiz gerektiğini ya da aksine çok uğraştığımızı ama yine de ödülü alamadığımızı düşünürüz. Zihinlerimiz böylelikle ikinci bir aldatıcı görünüş yaratarak bunu yansıtır. Karışmış zihinlerimiz şeylerin hiç sebepsiz yere meydana geliyormuş veya meydana geliyorsa da tek bir sebeple meydana geliyormuş gibi görünmesine yol açar: bir tek bizim yaptıklarımızla.

Aldatıcı Görünüşlerin Yapısöküme Uğratılması

Bu iki aldatıcı görünüşü yapısöküme uğratmamız gerekir. Kültürlerimiz bize canlı varlıkların dünyasının özünde bulunan itici ilkenin rekabet olduğunu öğretmiş olabilir: kazanma güdüsü, en güçlünün hayatta kalması. Fakat bu öncül doğru olmayabilir. Bununla beraber, bunu kabullenmişsek, dünyanın doğası gereği kazananlar ve kaybedenler arasındaki mutlak bir ikili karşıtlık uyarınca bölünmüş olduğuna inanırız. O zaman dünyayı kazananlar ve kaybedenler olarak sabit kavramsal kategoriler içinde algılar ve elbette kendimizi de aynı kavramsal çerçeveye yerleştiririz.

Bu “kazananlar”, “kaybedenler” ve “rekabet” kavramları evrimi betimlemek hususunda faydalı olsa da, bunların yalnızca ihtiyari zihinsel kurgular olduğunu anlamamız gerekmektedir. “Kazanan” ve “kaybeden” yalnızca zihinsel yaftalardır. Bunlar bir yarışta birinci gelmek, işte başkasının yerine terfi almak veya bir müşteriyi ya da öğrenciyi bir başkasına kaptırmak gibi bazı olayları betimlemekte faydalanılan kullanışlı zihinsel kategorilerdir. İnsanları da, “hoş” kelimesini nasıl tanımladığımıza bağlı olarak, bir o kadar kolaylıkla “hoş insanlar” ve “pek de hoş olmayan insanlar” şeklinde iki kategoriye pekala ayırabiliriz.

Tüm bu gibi ikicil kategorilerin zihinsel kurgular olduğunu görünce, “ben” veya “sen” tarafında bizleri katı kategorilere hapseden ve doğamız gereği olan hiçbir şey bulunmadığını fark etmeye başlarız. Bu, aslında temelde doğamız gereği kaybeden olmamız ve kendimizi kaybeden olarak düşününce nihayet hakikati keşfetmemiz ve gerçek “ben”in kaybedenin teki olduğunu görmemizden (zavallı “ben”) kaynaklanmaz. Aksine, bir müşteriyi bir başkasına kaptırmanın yanında daha pek çok özelliğimiz bulunur; o zaman neden gerçek “ben” oymuş gibi sadece o olaya odaklanalım ki?

Ayrıca, sınırlı zihinlerimiz ve “zavallı ‘ben’” ve “‘sen’, seni pislik sen” diye düşünmekle meşgul olmamız sebebiyledir ki başarı ve başarısızlık, kazanç ve kayıp sanki hiç sebepsiz olarak ya da alakasız sebeplerle oluyormuş gibi görünür. Bundan dolayı başımıza gelenin haksızlık olduğunu düşünürüz. Oysa evrende olup biten her şey muazzam bir neden-sonuç ağına bağlı olarak meydana gelir. Bize ve başkalarına olanlara etki eden o kadar çok şey vardır ki, her faktörü göz önüne almak bizim hayal gücümüzün ötesindedir.

Bu iki aldatıcı görünüşü (kazananlar ve kaybedenler ile nedensiz meydana gelen şeyler) yapısöküme uğratıp bunları yansıtmayı bıraktığımızda, duyduğumuz haksızlık hissi de kaybolmaya başlar. Kıskançlığımızın altında, yalnızca meydana gelmiş olan şeye dair bir farkındalık yatar. Bir müşteriyi bir başkasına kaptırmışızdır; şimdi de bu müşteriye bir başkası sahiptir. Bu bizim ulaşılacak bir hedefin farkına varmamızı sağlar. Bir başkasını bunu başardığı veya elde ettiği için kıskanmamayı başarırsak, belki de bu kimsenin bunu nasıl becerdiğini anlayabiliriz. Böylece bunu kendimizin nasıl becerebileceğini görebiliriz. Yalnızca bu farkındalığın üzerini ikicil görünüşler ve somut kimlikler ile örttüğümüz için kıskançlık duyarız.

Sonuç

O halde Budizm, gerek Budizm uyarınca gerekse de Batılı anlayışa göre tanımlanan rahatsız edici kıskançlık ve haset duygularıyla baş etmek için çeşitli yöntemler sunar. Bu genel kategorilere giren bir rahatsız edici duygunun sıkıntısını yaşıyorsak, yapmamız gereken bunun belirleyici özelliklerini ve kültürel arka planımızı doğru bir şekilde tanımaktır. Meditasyon pratiğiyle kendimizi çeşitli yöntemlerle eğittikten sonra, yaşamakta olabileceğimiz her türlü duygusal sorunda bize yardımcı olması için bunlardan uygun olan birini seçebiliriz.