Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Karmaya Giriş Dersi

Alexander Berzin
Jalapa, Meksika, 2 Mayıs, 2006
Türkçe’ye çeviren: Yeşim Özben

Günlük Dilde Dört Yüce Hakikat

Bir kez daha burada, Jalapa’da olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Bu akşam benden biraz karmadan bahsetmemi istediniz. Elbette Budizm’de bir konuyu çalışırken, bunu neden çalışmak istediğimize, bunun nasıl bir önemi olduğuna ve bütün Budizm bağlamında nasıl bir yeri bulunduğuna ilişkin fikir sahibi olmak önemlidir. Buddha temelde herkesin deneyiminden, yaşamda neleri deneyimlediğimizden, neler olup bittiğinden bahsediyordu. Hepimizin deneyimlediği en temel şey nedir? Bu bazen mutsuz olduğumuz, bazen de mutlu olduğumuzdur. Yaşamlarımızı bu şekilde deneyimleriz, öyle değil mi?

Bu bazen mutsuz, bazen mutlu olma durumunu incelediğimizde, bununla ilişkili pek çok sorun olduğunu keşfederiz. Mutsuz olduğumuz zaman, açıkça acı çekmekteyizdir. Kimse mutsuz olmaktan hoşlanmaz, değil mi? Bir dostumuzun bizi bırakıp gitmesi gibi bazı şeyleri görmekten, hoş olmayan sözler gibi bazı şeyleri duymaktan mutsuz olabiliriz; ayrıca çeşitli duygularla çeşitli şeyler düşünmekten dolayı da mutsuz olabiliriz. Fakat bazen mutsuz olduğumuz halde, bunun gerçekte gördüğümüz veya duyduğumuz bir şeyle ya da çevremizde olan bitenle hiçbir alakası yok gibi görünür. Bu bir sorundur, değil mi?

Peki ya mutluluk? Bazen mutlu oluruz, öyle değil mi? Bir şeyleri görmekten, bir şeyleri duymaktan, sevdiğimiz birinin sesini işitmekten mutlu oluruz; ayrıca bir kimseyle geçirdiğimiz harikulade bir zamanı hatırlarken olduğu gibi, bir şey düşünmekten de mutlu oluruz. Fakat daha derinlere baktığımızda, yaşadığımız bu mutluluğun kendiyle ilgili de kimi sorunlar olduğunu görürüz. Öncelikle, asla sonsuza dek sürmez ve ne kadar süreceğini bilemeyiz. Ayrıca asla yeterli gelmez. Bir kaşık yemek yemekten mutlu olabiliriz ama bu yetmez – hep daha fazla yemek isteriz. Aslında bu çok ilginç bir sorudur – bir yemekten zevk almak için ne kadar yemek gerekir? Bunu biraz düşünün. Bu mutluluğun bir diğer kusuru, bir diğer noksanı bundan sonra ne olacağını bilmememizdir. Bir sonraki dakika mutlu olmaya devam edebiliriz ama mutsuz da olabiliriz. Bu durum değişebilir; o halde bu mutluluk içerisinde güvende hissetmenin yolu yoktur.

Mutluluğa ve mutsuzluğa ilişkin bu türde içgörü veya analiz esasında Budizm’e has değildir; dünyada pek çok büyük düşünür bunu söylemiş ve öğretmiştir. Fakat Buddha’nın öğrettiği, Buddha’nın anlattığı, daha derinde yatan bir soruna veya acılara ilişkindi. Herkesin yaşamının bu inişli çıkışlı durumunun, mutluluğun ve mutsuzluğun iniş çıkışlı olmasının daha derinine inmiş ve bu iniş çıkışların sebebinin aslında deneyimlediğimiz her anın parçası olduğunu anlamıştı. Diğer bir deyişle, şeyleri mutluluğun ve mutsuzluğun iniş çıkışlarıyla deneyimleme şeklimiz tatminkar olmayan bu durumu sürekli kılmaktadır.

Böylelikle, Buddha her an orada olan ve bu tatminkar olmayan durumu sürekli kılan sebebin ne olduğunu arayıp bulmuş ve bunun gerçekliğe dair zihin karışıklığı olduğunu görmüştür. Diğer bir deyişle, nasıl var olduğumuz, başkalarının nasıl var oldukları, dünyanın nasıl var olduğuna dair zihin karışıklığı.

Bu, başka pek çoklarının söylemiş olduklarından farklıdır. Bazıları, söz gelimi, yaşadığımız mutluluğun ve mutsuzluğun iniş çıkışlarının temelde ödül ve cezadan kaynaklandığını söylemişlerdir: yasalara uymaktan veya uymamaktan. Pek çok öğretmen mutlu veya mutsuz hissetmeye ilişkin temel hususun itaat olduğunu söylemiştir. Fakat Buddha şöyle demiştir: hayır, sorun bu değil. Gerçek sebep itaat etmek veya etmemek meselesi değil, bizim zihnimizin karışık olmasıdır; yaşam konusundaki karışıklığıdır. Daha sonra, Buddha zihin karışıklığının yaşamın ve bizim bir şeyleri deneyimleme biçimimizin ayrılmaz ve zorunlu bir parçası olmadığını söylemiştir. Bu karışıklığın illa ki olması gerekmez: ortadan kaldırılabilecek ve hatta asla geri dönmeyecek şekilde yok edilebilecek bir şeydir. Daha sonra bunu yapmanın esas yolunun bir şeyleri deneyimleme şeklimizi değiştirmek olduğunu söylemiştir.

Bu, söz konusu zihin karışıklığından kurtulmak bir başkasından bunu bizim için yok etmesini istemek meselesi değil, temelde gerçeklik hakkındaki kendi tutumlarımızı, kendi anlayışımızı değiştirmek meselesidir. Yanlış anlamanın yerine anlamayı koyabilir ve bu anlayışa daima sahip olabilirsek, mutluluk ve mutsuzluğun bu sürekli iniş çıkışlarını yaşamadığımızı ve bu iniş çıkışları daimi kılmadığımızı keşfederiz. O halde, günlük dille ifade edersek, bu Buddha’nın çok temel bir öğretisidir.

Karma Davranışsal Neden-Sonuca İlişkindir

Karmadan bahsederken, karma mutluluk ve mutsuzluk deneyimlerimizin neden ve nasıl inişli çıkışlı olduğunun temel açıklamasıdır – karmanın bütün anlamı budur. Diğer bir deyişle, zihin karışıklığımız nasıl mutluluk ve mutsuzluğun, hoş ve nahoş deneyimlerin bu iniş çıkışlarını üretir? Bir başka şekilde söyleyecek olursak, bu neden ve sonuca ilişkindir; burada neden ve sonuç da son derece karmaşık bir konudur. Buddha’nın dediği gibi, bir kova su ne ilk damlayla dolar ve de son damlayla; bir çok damlanın bir araya gelmesiyle dolar. Aynı şekilde, yaşamda deneyimlediklerimiz yalnızca bir sebebin sonuçları değildir – sebep, sadece hemen biraz önce yaptığımız veya sonsuz zaman önce yaptığımız bir şey değildir. Muazzam miktarlarda nedensel etmenin ve koşulun sonucudur.

Bu esasında bilimsel bir bakış açısıyla da son derece tutarlıdır çünkü olayların başka her şeyden yalıtılmış bir şekilde meydana gelmediğini, aslında herşeyin birbirine bağlı olduğunu söylemektedir. Çok basit bir örnek verecek olursak, İspanyollar Amerika kıtasına gelmiş olmasalardı bu odada olup bu konuşmayı dinleyemezdik, öyle değil mi? Burada olmamızın bir sebebi budur. Bu şekilde, şu anda veya herhangi bir anda deneyimlediklerimize katkıda bulunan dolaylı ve dolaysız nice farklı sebep vardır.

Bununla beraber, karma spesifik olarak zihnimizle ilişkili sebepleri açıklar. Fakat deneyimlediğimiz şeylere katkıda bulunan daha pek çok başka sebep vardır – söz gelimi, fiziksel sebepler, hava durumu, vb. Bizi etkileyen pek çok şey yalnızca kendi zihinlerimizden değil, başkalarının da zihinlerinden gelmektedir. Bizi etkileyen pek çok farklı politakaya karar veren siyasetçileri düşünün; bu da pek çok zihin karışıklığıyla karışmış olabilir, öyle değil mi?

Karma inançla ilgili değildir; kader ve alınyazısı ve buna benzer şeyler anlamına da gelmez. Bundan ziyade, bir şeyleri nasıl deneyimlediğimizden ve tutumlarımızın yaşamda deneyimlediklerimizi nasıl etkilediğinden bahseder. Karma kelimesi burada, çok genel anlamda, davranışsal neden-sonuca ilişkin her şeyi ifade etmek için kullanılmaktadır; diğer bir deyişle, davranışlarımızdan ve tutumlarımızdan ileri gelen neden-sonuç ilişkisi. “Karma” genel olarak davranışsal neden-sonuç konusunun tamamına ilişkin olabilir ya da çok spesifik olarak bütün bu sürecin tek bir yönünü ifade edebilir. O halde, karma mekanizmasını anlamak istiyorsak, buna biraz daha ayrıntılı olarak, biraz daha incelikli bir şekilde bakmalıyız.

Bazı Karma Açıklama Sistemleri

Budizm içerisinde daha incelikli açıklamalara baktığımızda, çabucak tek bir açıklama olmadığını keşfederiz. Bazı Batılılar bunu biraz rahatsız edici bulur. Fakat bir sorunla veya durumla karşı karşıyaysak, bunu bakış açımıza bağlı olarak birkaç farklı şekilde açıklamak mümkündür. Batıda böyle yaparız; meseleleri sosyal bir bakış açısından, psikolojik bir bakış açısından, ekonomik bir bakış açısından açıklarız – bunun şaşırtıcı bir yanı yoktur. Bu çeşitli açıklamalar gerçekten de neler olup bittiğini daha eksiksiz olarak anlamamıza yardımcı olur. Bu olan biteni açıklama biçimlerinden her biri de belli bir düşünce sistemine dayanır – bir psikoloji sistemi, bir siyaset sistemi, ekonomi sistemi, vb. Budizm’de de işte buna benzer bir durum söz konusudur ve dolayısıyla, karmanın nasıl işlediğine ilişkin olarak farklı felsefi doktrinlerden gelen farklı açıklamalar buluruz. Hatta Batıda tek bir disiplin – örneğin psikoloji – içerisinde dahi bu vardır: Freudcu psikoloji açısından bir açıklama olabilir, Jungcu psikoloji açısından bir açıklama olabilir; meseleleri sosyalist bir tarzda veya kapitalist bir tarzda açıklayabiliriz. Bunu Budizm’de de buluruz ve esasında birden fazla sisteme bakmak faydalıdır çünkü karmanın nasıl işlediğine dair farklı içgörüler sunarlar. Buradaki amaçlarımız açısından, sistemler arasındaki farkların ayrıntılarına girmeye gerek yok ama birden fazla sistem olduğunun bilincinde olmak faydalıdır.

Elbette bu, dolaylı olarak, deneyimlediklerimiz konusunda neler olup bittiğini açıklayan Batı sistemleri de bulunduğu anlamına gelir. Bu durumun karmaya ilişkin söylediklerimizle çelişmesi gerekmez.

Bir İtkinin Zihinsel Etmeni Olarak Karma

Karmanın kendisi, ondan belirli bir mesele, belirli bir şey olarak bahsettiğimizde – tek bir açıklama sistemini izlersek – zihinsel bir etmeni ifade eder. “Zihinsel etmen”den kastımız nedir? Zihinsel etmen, birşeyin farkında, bilincinde olmanın bir yoludur. Bir örnek verelim: birini görürüz ve yürüyüp yanlarına gideriz. Bu deneyimde söz konusu olan pek çok zihinsel etmen vardır. Bunlar, bu kimsenin ne şekilde bilincinde olduğumuzun farklı yönleridir. Bu kimseyi bir başkasından veya duvardan ayırt etmek gibi kimileri, son derece temel yönlerdir. İlgi – bu da bir kimseyi görmemize eşlik eden farkına varma yollarından biridir. Konsantrasyon söz konusu olabilir, çeşitli duygular söz konusu olabilir. Tüm bular zihinsel etmenlerdir ve bu kimseyi görüp ona doğru yürüdüğümüz anda birbiriyle örgülenim içine girer.

Karma nasıl bir zihinsel etmendir? Karma, bizi o kişiye çeken zihinsel etmendir; kişiyi görmeye ve daha sonra yanına gitmeye eşlik eden itkidir. Bundan dolayıdır ki bazı teorilerde karma adeta fiziksel bir güç gibi açıklanır. Elbette, niyet gibi başka zihinsel etmenler de olabilir. Bu kimseyle ne yapmak niyetindeyizdir? Ona sarılmayı veya suratına yumruk atmayı amaçlıyor olabiliriz. Söz konusu olan başka pek çok etmen vardır ama karma sadece o kişiyi gördüğümüzde ve ona doğru giderken bizi sarılma veya yumruklama eylemine çeken bu zihinsel güç itkisidir. Ayrıca, zihinsel itkilerin yalnızca sarılmak veya yumruklamak gibi fiziksel eylemlere ilişkin olmadığını unutmayın. Bir şey düşünmemize yol açan itici bir zihinsel itki de olabilir; bu yalnızca bir şey söylemek veya fiziksel olarak bir şey yapmak anlamında değildir. İster bir şey düşünüyor, ister bir şey söylüyor, isterse de fiziksel olarak bir şey yapıyor olalım – tüm bunlarda bir tür zihinsel itki rol oynar.

Karmik Davranışın Etkileri

Budizm, bilim gibi, neden ve sonuç hakkında çok şey öğretir. Dolayısıyla, bizi karma – bu itki – itiyorsa, bir şeyler yapar, bir şeyler söyler ve bir şeyler düşünürüz; bunun da bir sonucu olacaktır. Karmanın esas olarak bahsettiği, davranışlarımızın başkaları üzerindeki etkisi değildir – her ne kadar, kuşkusuz, başkaları üzerinde etkisi olsa da – çünkü bizim bir başkasına yaptıklarımızın onun üzerindeki etkisi, büyük ölçüde, o kişiye bağlıdır. Bizim başka birine yaptıklarımızın onun üzerindeki bazı etkileri yalnızca fiziksel etmenlerden kaynaklanır: birine vurursunuz ve cildi morarır. Bu basit anlamda fiziksel neden-sonuçtur; karmada bahsettiğimiz bu değildir. Oysa bizim başka birine söylediğimizin veya yaptığımızın o kişinin bunu nasıl deneyimlediği anlamındaki etkisi o kişiye bağlıdır, öyle değil mi? Söz gelimi, birine çok zalimce bir şey diyebilir ve onun duygularını incitebiliriz; çok canı sıkılabilir. Fakat aynı zamanda bizim çok aptal bir ahmak olduğumuzu düşünerek bize inanmayıp, bizi ciddiye almaması da mümkündür. Hatta bizi duymayabilir veya yanlış da duyabilir. Örneğin, zihinleri başka bir şeyle meşgul olabilir. O halde, bu kimsenin duygularını incitmeye yönelik korkunç bir niyetimiz olmuş olsa bile, bunu gerçekten yapabileceğimizin hiçbir garantisi yoktur – tabii Budizm kimseye zarar vermemeye çalışmamızı nasihatler. Fakat burada karmadan bahsetmiyoruz.

Bir şeyin karmik sonuçlarından bahsettiğimizde, bunlar bu karmik itkilerle bu şekilde dürtüsel ve takıntılı davranmanın sonucu olarak bizzat deneyimleyeceğimiz karmik sonuçlardır.

Bunun kendi içimizdeki etkileri nelerdir? Bunun etkilerinden bir tanesi – ve bu Batı biliminin söyleyeceğine çok benzer – kendimizi belli bir şekilde düşünmeye, belli bir şekilde konuşmaya ve belli bir şekilde hareket etmeye şartlamamızdır; bu yüzden bu davranış biçimini tekrarlama eğilimi oluşur. Eylemi tekrarlama eğiliminin ve aynı zamanda eylemi tekrarlama potansiyelinin sonucu olarak – çünkü potansiyeller ve eğilimler arasında da bir ayrım yaparız ama burada bunun ayrıntılarını girmeyeceğiz – bunların sonucu olarak, eylemi tekrar etmek isteriz. Bu eğilim veya potansiyel esasen ne üretir? Eğilim bir his üretir – örneğin, size yaklaşıp sarılmayı isteme veya size yaklaşıp kötü bir söz söylemeyi isteme hissi. Sonrasında, içimizden bunu yapmak geldiğinde, elbette bunu yapma veya yapmama tercihimiz vardır. İçimizden yapmak veya yapmamak gelen şeyi eyleme döküp dökmeme seçeneğine sahip olduğumuzu idrak etmek son derece önemli bir husustur. Fahat bunu yapmaya karar verirsek veya bunu yapıp yapmayacağımızı düşünmek aklımıza bile gelmezse, bunu düşünmeden eyleme geçiririz ve bir sonraki aşamada da karma devreye girer. Karma, bu eylemi fiilen yapmamızı sağlayan itki, güdü, dayanılmaz istektir.

O halde bu eğilimlerden çıkarak olgunlaşan pek çok başka şey vardır. Aynı zamanda bunlardan biri de, temel olarak, deneyimlediğimiz şeyin içeriğidir. “İçerik” iddialı bir kelime; sanırım biraz daha spesifik olmamız gerek. Burada, söz gelimi, bu kişiyle buluşmak veya buluşmamakla ilgilidir. Ayrıca o kişinin bize karşı nasıl davrandığıyla ilgilidir. Daha incelikli bir açıklama için, bunu nasıl söylediğimize çok dikkat etmemiz lazım. Karmamız öbür kimsenin bize bağırıp çağırmasına sebep olmaz – bu kişi insanlara bağırıp çağırma eğilimlerinin sonucu olarak bize bağırıp çağırır. Fakat kendi karmamız başkalarının bize bağırıp çağırmasını deneyimlememizden sorumludur.

Kuşkusuz, bunu anlamak çocuk oyuncağı sayılmaz ama sanırım bu anlayışa yaklaşmak için bir örnek verebiliriz. Bir bebeğin altı bağlıysa ve bezini pisletirse, bebeğin bununla yaşaması gerekir; bebeğin yaptığı pislikle yaşaması gerekir. Birinin bebeğin altını değiştirip değiştirmediği meselesini bir kenara koyalım. Buradaki mesele, bir pislik yaptığınız zaman bu pisliğin deneyimini yaşamanız gerektiğidir. Yaşamda pislikler yaratırız ve yaşam sürdükçe, giderek daha fazla pisliğe bulaşırız; temelde bu iş böyle gider. Daha spesifik olarak, başkalarına karşı belli bir biçimde davranırız ve başkalarının da bize karşı benzer bir biçimde davrandığını deneyimleriz. Fakat burada karmaya ilişkin bir diğer çok önemli ilke, bunun anlık olarak işlemediğidir. Bir kimseyle çok nazik ve yumuşak bir şekilde konuşabiliriz ama onlar yine de çılgına dönüp öfkeyle bize bağırıp çağırabilir.

Bundan dolayı, karmayı gerçekten anlamak için, bütün yeniden doğuş tartışmasını devreye sokmak gerekir: şeylerin bir etki üretmeleri için çok ama çok uzun bir zaman geçmesi gerekir ve bu yaşamda bir etki üretmemeleri de mümkündür. Hatta, çoğu zaman üretmezler. Bunu bizBatılıların kabullenmesi pek kolay sayılmaz. Bazılarına bu sanki Budizm şöyle diyormuş gibi görünür: “Bu yaşamda iyi olursanız öte-yaşamda bunun sonuçlarını cennette görürsünüz; kötü olursanız, öte-yaşamda bunun sonuçlarını cehennemde görürsünüz.”

Bunu gerçekten çok yakından incelememiz gerekir: Budizm hakikaten bunu mu söylemektedir yoksa farklı birşey mi söyler? Bu pek kolay bir konu değildir; son derece karmaşık bir konudur çünkü karmik neden ve sonucu gerçekten anlamak için, yeniden doğuşu – Budist olmayan bir yeniden doğuş kavramını değil, Budist yeniden doğuş kavramını – anlamamız gerekir. Karmik bir sebep eyleyen kimdir ve kim bunun sonucunu deneyimler? Ödüllendirilebilir veya cezalandırılabilir bir “ben” var mıdır?

Fakat yeniden doğuş ve kimlerin bunu deneyimlediği sorusunu bir kenara bırakırsak, başta da dediğim gibi, Budizm yasalara itaate dayalı bir ödül ve ceza sisteminden bahsetmemektedir. Budizm, yaşamın bir nevi sınav olduğunu ve sınavın sonuçlarını bir sonraki yaşamımızda alacağımızı da söylememektedir. Yalnızca şeylerin etkisinin oluşmasının uzun bir zaman aldığını söylemektedir. Bunu çevre meselesini düşünerek anlayabiliriz. Belli bir şekilde hareket ederiz; bu da kendi yaşamımızda kimi etkiler üretir ama bunun gelecek nesillerin yaşamlarında ürettiği etkiler bundan kat be kat fazla olacaktır. Böyle bir durum söz konusudur.

Mutluluk ve Mutsuzluk

Karmanın olgunlaştığı bambaşka bir boyut – diğer bir deyişle, bu karmik eylemlerin sonuçlar doğurduğu bir diğer boyut – bu konuşmanın başında bahsettiğimiz şeyle ilgilidir; bu da mutluluk ve mutsuzluk boyutudur. Belli eylemleri tekrarlamak suretiyle, bizde olan biten bazı şeyler deneyimleriz – insanlar bize belli şekillerde davranır veya bir uçurumun tepesinden başımıza bir taş düşebilir. Bu gibi şeyleri mutluluk veya mutsuzlukla deneyimleriz. Bunu bir düşünün. Bazı kişiler vardır, bir hamamböceğini ezdikleri zaman çok mutlu olurlar – “Öldürdüm pisliği!” Diğer bazıları ise, bir hamamböceğini ezdikleri zaman iğrenir ve çok mutsuz olurlar. Bazı kişiler, biri onlara vurduğunda veya bağırıp çağırdığında, çok mutsuz olup üzülür; başkaları ise bundan mutlu olur, “Evet, ben bir günahkarım; bir işe yaramam; kötüyüm; bağırılmayı ve dövülmeyi hak ediyorum.”

Şu lafı bilirsiniz, galiba bir Meksika deyişi ya da biri bunu uydurdu ben de inandım; ama şöyle bir şey: “Kocam beni dövüyorsa demek ki beni gerçekten seviyor; beni dövmüyorsa demek ki umurunda değilim.”

Bu mutluluk ve mutsuzluk adeta bambaşka türde bir boyut gibidir, öyle değil mi? Bize bir boyutta olup bitenler bizim takıntılı olarak, tekrarlama dürtüsüyle yaptığımız ve deneyimlediğimiz, bizim başımıza gelen şeylerdir – bir boyut budur; öteki boyut ise, bunu, mutluluk ve mutsuzlukla, fiilen nasıl deneyimlediğimizdir. Bu deneyimlediğimiz şeyler, bu iki boyutun her ikisi de geçmişteki karmik eylemlerden ama farklı eylemlerden çıkıp olgunlaşır. Mutluluk ve mutsuzluk boyutuna eğilirsek, bu çok genel bir boyuttur. Yıkıcı bir şekilde mi yoksa yapıcı bir şekilde mi davrandığımıza bağlıdır. Yıkıcı bir biçimde davranırsak, bunun sonucunda mutsuz oluruz; yapıcı bir biçimde davranırsak, bunun sonucunda mutlu oluruz.

Yapıcı ve Yıkıcı Davranışlar

Budizm’in yapıcı ve yıkıcıdan neyi kastettiğini incelemeye koyulduğumuzda, işler son derece ilginç hale gelir. Son derece doğal olarak, bunun birkaç açıklaması vardır. Fakat, gördüğümüz gibi, bir eylemin tabiatını bunun bir başkası üzerindeki etkisi anlamında belirlememiz pek mümkün değildir çünkü bu etkinin ne olacağını kim bilebilir: bunda etkili olacak nice başka etmen olacaktır. O halde “yapıcı” ve “yıkıcı” mefhumları eylemde bulunduğumuz zihin durumuna ilişkindir. Eylemimizin dayandığı şey açgözlülük veya bağımlılık veya öfke veya tamamen naiflikse, bu yıkıcı bir eylemdir. Öte yandan, eylemimiz hiçbir şekilde öfkeye, açgözlülüğe, bağımlılığa ya da naifliğe dayanmıyorsa, o zaman yapıcıdır. Elbette bundan daha fazlasına, sevgiye ve şefkate, cömertliğe, vb. dayanıyorsa yine yapıcıdır.

Ayrıca başka etmenler de vardır. Bir eylemi yapıcı veya yıkıcı kılan bu diğer etmenleri incelemek son derece ilginçtir. Etmenlerden biri etik öz haysiyet veya ahlaki öz haysiyettir. Bu bizim kendi öz imgemiz veya öz saygımıza ilişkindir. Kendimize hiç saygımız yoksa, davranışımızın kendimiz üzerindeki etkisi umurumuzda olmaz. Bu “her neyse” tutumudur. Bu şekilde öz saygımız azsa, yıkıcı bir biçimde davranırız. Diğer bir deyişle, kendi hakkımda olumlu şekillerde düşünürsem, kişi olarak kendime saygım varsa, budala gibi davranmam. Aptalca, zalimce bir şekilde hareket etmem çünkü bu şekilde davranarak kendimi alçaltmak istemem – kendime ve yapabileceklerime bundan çok daha fazla değer veririm. Burada bahsettiğimiz etmen budur: bir etik öz haysiyet hissine sahip olmak veya hiçbir etik öz haysiyet hissine sahip olmamak. Bu, yapıcı veya yıkıcı bir şekilde davranmamızı belirleyen çok ama çok kritik bir etmendir.

Söz konusu olan bir diğer etmen ise, davranışımın başkalarına nasıl yansıdığıdır. Burada ne demek istiyoruz? Korkunç bir şekilde davranırsam, bu aileme nasıl yansır? Ülkeme nasıl yansır? Korkunç bir şekilde davranırsam, insanlar Meksikalılar hakkında ne düşünür? Budistsem, dışarı çıkıp sarhoş olur ve bir kavgaya karışırsam, bu Budizm’e ve Budistlere nasıl yansır? Ailemize, grubumuza, neye olursa olsun – dinimize, ülkemize, şehrimize – yeterince saygımız varsa, davranışımızın etkisi umurumuzdaysa, davranışımızın başkalarına nasıl yansıyacağını kale alıyorsak, yıkıcı bir şekilde davranmaktan imtina ederiz; buna sahip değilsek, yıkıcı bir şekilde davranırız. Bu Budizm’e dair olağanüstü derin bir içgörüdür. Buradaki kritik etmenler nelerdir? Öz saygı, öz haysiyet ve içinde bulunduğumuz topluluğa karşı saygı.

Bu, terörizm söz konusu olduğunda dikkate alınması gereken bazı etmenlere dair önemli bir içgörü sunar. Bir kimsenin ve toplumunun her türlü öz haysiyetini elinden alır, yaşamlarını dehşet verici bir hale getirir ve onlar hakkında korkunç şeyler düşünürseniz, ne yapmaya çalışırlarsa çalışsınlar bunun bir önemi olmayacağını düşünürler. Kendilerine ve toplumlarına hiçbir değer vermiyorlarsa, o zaman çıkıp yıkıcı olmamak için hiçbir sebepleri kamaz. Kaybedecekleri hiçbir şey olmadığını düşünürler. Bence bu, bilhassa dünyadaki problematik durumlara ilişkin olarak, başkalarına nasıl davranmak gerektiğine dair hatırlaması faydalı olan bir şeydir. Kimseyi öz haysiyet hissinden veya toplumlarının değerli olduğu hissinden asla yoksun bırakmamak önemlidir.

Bunlar, bir eylemi yıkıcı kılan şeyler ve bir eylemi yapıcı kılan şeyler konusunda söz konusu olan zihinsel etmenlerden bazılarıdır. Buna, başkalarına karşı nasıl davrandığımızın ve hareket ettiğimizin onlar üzerinde bir etkisi olacağı gerçeğini ciddiye almak da dahildir. Bu, düşünceli olmak veya ilgili ve alakalı olmak demektir – ben buna “sevecen tutum” diyorum. Fakat bazen çok naif oluruz, size bir şey söyleyebileceğimizi ve bunun hiçbir önemi olmayacağını düşünürüz. Bu sizin hislerinizi ciddiye almadığım anlamına gelir. O zaman sevecen tutuma sahip değilizdir.

Bu tür zihinsel etmenlerle – açgözlülük, öfke, değersizlik, yaptıklarımızın başkalarına nasıl yansıdığına dair düşüncesizlik, umursamazlık, yaptığımızın başkaları üzerinde ve aynı zamanda kendimiz üzerinde de bir etkisi olacağını dikkate almamak – hareket edersek, bunun sonucunda ne olur? Mutsuzluk. Fakat bu mutsuzluk bir ceza değildir.

Bu konuda son derece derin düşünmemiz gerek. Tüm bu olumsuz etmenlerle birlikte, bu zihin durumu gerçekten de mutlu bir zihin durumu olabilir mi ve bizde gerçekten de bir mutluluk deneyimi uyandırabilir mi? Yoksa yalnızca mutsuzluk mu uyandırabilir? Bu konuda daha fazla düşünürsek, söz konusu zihin durumunun, o olumsuz zihin durumunun mutsuzluğa yol açması ve bunun aksi zihin durumuna sahipsek, açgözlülük ve öfke gibi tüm bu olumsuz duygulara sahip değilsek, bunun da mutluluğa yol açması gayet mantıklıdır. O halde, davranışlara ilişkin tüm bu genel kategorilerimiz vardır – yapıcı ve yıkıcı – ve bunlar da bizim mutluluk ve mutsuzluk deneyimlememizle sonuçlanacaktır.

Daha sonra, buna ek olarak, ifa ettiğimiz farklı eylem türleri gelir: birine bağırıp çağırmak veya birine karşı nazik olmak, vb. ve bunların da söz konusu eylemi tekrarlama eğilimleri ve başkalarının da bize bu şekilde davrandığı durumlara dahil olma eğilimleri anlamında etkileri vardır.

Karmik davranışlarımızın bir diğer sonucu – ama burada detaya girmemize lüzum yok – haiz olduğumuz yeniden doğuşun türüdür: bir köpeğin, hamamböceğinin veya insanın temel bedeni ve zihniyle yeniden doğarız. Başımıza gelen bazı şeyleri deneyimlediğimiz ve belli bir biçimde hareket ettiğimiz bağlam anlamında, hangi türde beden ve zihne sahip olacağız? Bu hususlar daha pek çok ayrıntı içerir ama giriş niteliğindeki bu derste yalnızca en genel ilkelere değinmek istiyorum.

Belirlenimcilik veya Hür İrade

Demek ki, bir yanda tekrar eden davranışları ve başımıza bir şeyler gelmesini deneyimleriz; diğer yanda ise, tüm bunları mutluluk ve mutsuzluğun iniş çıkışlarıyla yaşarız ve bu da bazen davranışımıza uygun gelen karşılıktır, bazen de kesinlikle değildir. Ve bütün bu iniş çıkışlar arasında, bundan sonra bizi neyin beklediğini bilmeyiz. Ayrıca, başımıza gelenler başımıza elbette yalnızca ben ve benim karmam yüzünden gelmemektedir. Buna evrendeki diğer herkes ve onların karmasında neler olup bittiği, onların yaptıkları ve fiziksel evrenin kendisinde olan bitenler de – evrendeki unsurlar: hava, depremler, vb. – etki eder. Bundan dolayı bundan sonra ne yaşayacağımızı öngörmek çok güçtür – buna etki eden etmenler çok ama çok karmaşıktır ve aslında Buddha bunun anlaşılması en karmaşık şey olduğunu söylemiştir.

Bu noktada çok açık olmamız gerekir çünkü karmayla ilgili bu soruyu soran o kadar çok kişi vardır ki – bu belirlenimcilik mi yoksa hür irade diye bir şey var mı? İkisi de doğru değildir; her ikisi de aşırı uçlar teşkil eder. Belirlenimcilik genellikle bizim yapacaklarımızı veya yaşayacaklarımızı bir başkasının – dışsal bir varlık, üstün bir varlık veya her neyse – belirlediğini ifade eder. Budizm bunun böyle olmadığını söyler; mesele yapacaklarımıza bir başkasının karar vermiş olması ve bizim de bir başkasının bizim için yazdığı bir oyunu oynayan kuklalardan ibaret olmamız değildir.

Öte yandan, hür irade ise, biraz restoranda oturan, önüne menüyü açmış, ne sipariş edeceğine karar veren birinin durumu gibidir. Yaşam böyle değildir. Budizm, yaşamın böyle olduğunu düşünmenin yanlış olduğunu ve zihin karışıklığına delalet ettiğini söyler. Şu anda olup bitmekte olanın dışında durup hayata bir menü gibi bakıp içinden bir şeyler seçen, yaşamdan ayrı, deneyimden ayrı, kendi başına bir “ben” varmış gibi düşünmeye yol açar. Yaşamdan veya deneyimden ayrı bir “ben” yoktur ve bize olacak olanlar menüden seçebileceğimiz, orada öylece hazır bulunan, sonra düğmeye bastığımızda otomattan düşecek yiyecekler ya da buna benzer şeyler gibi var olmaz. Bence bu, bunun ne kadar aptalca olduğunu görmek için kullanışlı bir imgedir. Söz konusu olan deneyimler sanki otomatın içindeki çikolata ve şekerlemeler gibi orada öylece var olmazlar; yaşam, içlerinden istediğimizi seçip bir düğmeye basmak ve sonra da parayı attıktan sonra şekerlerin düşmesini beklemek gibi değildir. Yaşam böyle bir şey değildir, öyle değil mi? Önceden şöyle bir karar verdiğimizi söyleyemeyiz: “Bugün mutlu olacağım ve herkesin bana iyi davrandığını göreceğim.” Sonra da yaşam otomatına paramızı atıp hop diye seçtiğimiz şeyin elimize düşmesini bekleyemeyiz. Hür irade budur, değil mi? Bize ne olacağına ve ne yapacağımıza karar vermek hür iradedir. Fakat bize olanlar belirlenimcilik ve tam hür irade gibi iki aşırı uçtan çok daha incelikli ve sofistike bir süreçtir.

Karmanın Kaynağı Olarak Zihin Karışıklığı

Konuşmanın başında Budizm’de son derece benzersiz olan hususun, Buddha’nın mutluluk ve mutsuzluk deneyimimizdeki sürekli iniş çıkışların ve aslında olmasını istemediğimiz ve üzerinde hiçbir kontrolümüz olmayan şeylerin başımıza gelmesinin sebebini öğrettiği olduğunu söyledik. Sebep, deneyimimizin her anının parçasıdır ve bütün bu sendromu sürekli kılandır – bu sebep de zihin karışıklığıdır. Yalnızca bu da değil; zihin karışıklığıyla hareket ettiğimizde – ister yıkıcı ister yapıcı bir şekilde hareket edelim – “daimi alışkanlık” – sürekli olarak zihin karışıklığıyla hareket etme alışkanlığı – denen şeyi güçlendirir ve bu yüzden de her an zihin karışıklığıyla hareket etmeye devam ederiz.

Zihin karışıklığı nedir? Bu Budizm’de son derece derin bir konudur ama bunu gerçekten basit terimlerle söylersek, o zaman bahsettiğimiz şey benim nasıl var olduğum, senin nasıl var olduğun ve herkesin nasıl var olduğuna ilişkin zihin karışıklığıdır. Söz gelimi, evrenin merkezi olduğumuzu düşünürüz; en önemli olan benimdir; daima benim istediğim olmalıdır; daima haklıyımdır; insanların daima bana ayıracak zamanı olmalıdır. Bu tutumu cep telefonlarımız söz konusu olduğunda rahatlıkla tanırız: herhangi birini herhangi bir zamanda arayabileceğimizi ve ne yapıyor olurlarsa olsunlar, onları işlerinden alıkoyabileceğimizi ve bizim için daima müsait olmaları gerektiğini düşünürüz çünkü bizim söyleyeceğimiz şey şu anda yapıyor olabilecekleri her şeyden çok daha önemlidir. Bu zihin karışıklığı sebebiyle, bir kimseye karşı yıkıcı bir biçimde davranırız – onlara bağırır çağırır ve acımasızca davranırız – ve bunu da bizim istediğimizi yapmadıkları için veya bizim hoşlanmadığımız bir şeyi yaptıkları için yaparız. Bizim hoşlandığımız şeyi yapmalıdırlar çünkü bizim istediğimiz elbette onların istediğinden daha önemlidir. Aynı zihin karışıklığıyla, birisi için iyi bir şey yapabiliriz, onlara karşı nazik olabiliriz çünkü onun bizi sevmesini isteriz; bizimle mutlu olmasını isteriz. Birisi için ihtiyacı olduğunu düşündüğüm bir şeyi yaptığım için bana ihtiyacı olduğunu düşünmek isterim; o yüzden kızıma çocuklarını nasıl yetiştirmesi, evi nasıl idare etmesi gerektiğini söylerim. Bu yardımcı olmak değil midir? Ayrıca, kızımın benim tavsiyemi ya da yardımımı istememesinin de bir önemi yoktur; en önemli şeyin ben olduğumu düşünürüm ve bana ihtiyaç duyulsun isterim. Zaten elbette çocuklarını nasıl yetiştirmesi gerektiğini kızımdan daha iyi bilirim ve elbette bunu benden duyması gerekir.

O halde zihin karışıklığı, hem yıkıcı hem yapıcı davranışların ardında yatar. Bu zihin karışıklığı yüzündendir ki bu sürekli iniş çıkış döngüsünü sürdürüp dururuz. O halde bundan nasıl kurtulacağımıza bakmamız gerekir.

Zihin Karışıklığından Kurtulmak

Bu karmik eğilimlerin ve alışkanlıkların, bilhassa da eğilimlerin olgunlaşma mekanizmasına baktığımızda, bütün bunların yaşadığımız bu inişli çıkışlı mutluluk ve mutsuzluğa karşı tutumumuzla ilgili olduğunu görürüz. Mutlu ve mutsuz olmamıza eşlik eden ve burada önemli olan iki zihinsel etmen vardır. Birincisine “şiddetli arzu” denir. Mutlu olduğumuzda, mutluluğumuzdan ayrılmamak için şiddetli bir arzu duyarız – bu, bir şey elde etmek için içimizin gitmesi anlamına gelir. Biriyle birlikte olmak hoşumuza gittiğinde “Gitme, hep burada benimle kal, daha çok kalır mısın?” gibi şeyler söyleriz. Bir diğer örnek olarak, çikolatalı pasta yemekten zevk alıyor ve mutluluk duyuyoruzdur ve bu mutluluğun sona ermesini istemeyiz. Bundan dolayı, sürekli daha fazla, daha fazla, daha fazla yeriz, öyle değil mi? İşte bu şiddetli arzu duymaktır. Daha sonra mutsuz olduğumuzda ise, bunun mümkün olduğunca çabuk sona ermesini isteriz. Her ikisinin de altında yatan, ikinci zihinsel etmendir – güçlü bir şekilde, deneyimimizi temellendirdiğimiz bir “ben,” katı ve somut bir “ben” belirleme tutumu. Bu mutluluğa ve beni mutlu eden şeye sahip olmam lazım; ondan hep daha fazlasına sahip olmam ve ondan asla ayrılmamam lazım. Hoşlanmadığım şeyden ayrılmam lazım. Söylediğin şeyden hoşlanmadım; çeneni kapatsan iyi olur yoksa sana bağıracağım.

Sonuç itibarıyla zihin karışıklığına dayanan bu şiddetli arzu ve katı ve somut bir “ben”le güçlü özdeşleşme duygusuyla, mutluluk ve mutsuzluğun iniş çıkışlarını yaşadığımızda, bu durum tüm bu karmik eğilimlerin olgunlaşmasına yol açar. Böylece, mutluluk ve mutsuzluğa dair iniş çıkışlarımızı kalıcı hale getirir ve önceki davranışlarımızı tekrarlarız çünkü bu eğilimlerden doğup olgunlaşan budur. Gerçekten korkunç olan şey ise, bu zihin karışıklığının mutluluk ve mutsuzluğun her anında orada olmasıdır ve yine zihin karışıklığıyla hasıl olacak olan giderek daha fazla mutluluk ve mutsuzluk anını sürekli kılar. Şu anda deneyimlediğimiz zihin karışıklığı, mutluluk ve mutsuzluk deneyimlerken yaşadığımız önceki zihin karışıklığımızın sonucudur.

Kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran, kendi kendini devam ettiren bu döngü – Budizm’de “samsara” denilen şey budur. Bu zihin karışıklığından kurtulabilirsek, bütün karma sistemi paramparça olur ve samsaradan özgürleşiriz. Zihin karışıklığının yerine doğru anlayışı koyarsak – bunun ne anlama geldiğinin detaylarına girmeyeceğim, şu anda genel fikri anlamanız yeterli – zihin karışıklığının yerine doğru anlayışı koyarsak, bu katı ve somut “ben”in – “Buna sahip olmam gerek, şundan kurtulmam gerek” düşüncesinin dayanabileceği bir temel kalmaz. Şiddetli arzu kalmamıştır; bu yüzden bu eğilimleri ve alışkanlıkları etkinleştirecek hiçbir şey yoktur. Bu eğilimleri ve alışkanlıkları etkinleştirecek bir şey yoksa, hâlâ eğilimleriniz ve alışkanlıklarınız olduğunu söyleyemezsiniz.

Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Dinozor görmeye yönelik bir eğilim varsa, dinozorların nesli tükendiği zaman, ormandan geçerken dinozor görmeye ilişkin bir eğilim kalmaz, öyle değil mi? Oysa bu eğilim önceden vardı: ormandan geçerken dinozorlar görüyordum. Artık dinozor olmadığına göre, dinozor görme eğilimi de kalmamıştır. Bu örneği temel alırsak, bir eğilimin olgunlaşmasına yol açacak bir şey yoksa – önünüzde yürüyen bir dinozorun, bir dinozorun olgunlaşmasını görme eğilimine yol açması – eğilimi etkinleştirecek hiçbir şey yoksa, artık o eğilime sahip değilsinizdir. Karmik eğilimler, eğilim diye bir şey kalmadığı için, artık olgunlaşmıyorsa, mutluluk ve mutsuzluğun iniş çıkışlarını artık yaşamıyoruz demektir ve buna dair bir zihin karışıklığı da kesinlikle kalmamıştır; o da yok olmuştur.

Bütün bu samsarik durumdan kurtulmanın yolu budur. Bu tatminkar olmayan, güvensiz mutluluk ve mutsuzluk iniş çıkışlarını artık yaşamayız; bunun yerine, bambaşka türde, bambaşka kalitede bir mutluluğun son derece istikrarlı deneyimini yaşarız. Bu, zihin karışıklığıyla karışmış türde bir mutluluk olmadığı gibi, “Oyunu kazandım; işte ödülüm” türünde bir mutluluk da değildir. Kişinin güç bir durumdan özgürleşmek anlamında deneyimlediği türde bir mutluluktur. Bunun anlamına yaklaşmak için, tam olarak doğru bir örnek olmasa da, basit bir örnek verecek olursak, bu, günün sonunda ayaklarımızı sıkan ayakkabıları çıkardığımızda duyduğumuz mutluluktur – bu ıstıraptan kurtulduğumuz için neşeli bir rahatlama hissetmektir.

Ayrıca kurtuluşta deneyimlediğimiz şey, eylemlerimizin artık belli bir şekilde davranmamıza, belli şeyleri deneyimlememize yol açan karmanın bu takıntılı itkileriyle güdülenmediğidir. Bundan ziyade, sadece özgürleşmenin ötesinde, bir Buddha olmak için çalışıyorsak, eylemlerimizi yönlendiren şey şefkattir – başkalarının kendi acılarından ve bu acıların sebeplerinden özgür olmaları dileği.

Sonuç

Bu konuşma, karmada söz konusu olan bazı ilkelere giriş niteliğindedir. Söylenebilecek ve açıklanabilecek daha nice nice şeyler var. Bunlardan bazıları belli genel ilkelerle açıklanır. Örneğin bu türde eylem şu türde etki doğurur, bu etmen mevcutsa çıkan sonuç daha güçlü olur ve bu etmen yoksa da – bir şeyi kasten değil de, kazayla yaparsanız – etkisi çok farklı olur, vb. Burada pek çok ayrıntı bulunur.

Ayrıca, şu anda gerçekten olgunlaşacak olan şeye ilişkin olarak, bunu ilkelerle genelleştirmek son derece güçtür çünkü buna etrafımızda olup biten diğer herşey etki eder. Bize şu anda olup bitenleri yalnızca genel ilkelerle genelleştiremeyiz çünkü bize şu anda olan şey olup bitmekte olan diğer her şeyden etkilenir. Şöyle düşünün: yolda bir kaza yaparsanız, buna ne sebep olmuştur? Herkesi kendi taraflarından o yola çıkarmış, trafik koşullarını, hava durumunu, yolun durumunu getirmiş olan karmadır. Şu anda olgunlaşmakta olan o belirli kazayı meydana getirmiş olan nice unsur vardır.

Bu konuyla ilgileniyorsak, bunun keşfedilecek pek çok farklı yönü vardır. Karma hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, bence bunlar karmanın kontrolü altında olma durumunu yenmek konusunda o kadar yardımcı olacaktır. Böylece yalnızca kendimizi samsarik acılardan özgürleştirmekle kalmaz, diğer herkese yardım etmek için de daha iyi bir konumda oluruz.

Sorunuz var mı?

Sorular

Katılımcı: Bu bağlamda, suçluluk hissi konunun dışında mı kalıyor? Bunun suçlulukla hiçbir ilgisi yok, öyle değil mi?

Alex: Doğru. Karmanın Budist açıklamasının suçlulukla hiçbir ilgisi yoktur. Suçluluk, ayrı bir varlık olarak çok katı ve somut bir “ben” ve başka bir ayrı varlık olarak yaptıklarım anlamında düşünmeye dayanır; aynı masa tenisi topları veya buna benzer bir şey gibi. Sonra da “ben” denen varlığın çok kötü olduğuna ve “yaptığım şey” denen varlığın çok kötü olduğuna inanırız. O zaman, bu görünüşte katı ve somut olan varlıklara ilişkin bir yargı ve buna tutunup bırakmamak söz konusu olur – bu suçluluktur. Bu, çöpü asla evden atmamaya, onu içeride tutup bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu, ne kadar kötü koktuğunu, ne kadar pis olduğunu söylemeye ama aynı zamanda da buna tutunup asla bırakmamaya benzer.

Katılımcı: Bu kulağa çok açık ve çok mantıklı geliyor ve bütün sistemi ve zihin karışıklığından, itkiden, eğilimlerden ve diğerlerinden nasıl kurtulunacağını anlayabiliyorum. Fakat bunu anlamanın takıntılı davranma deneyimi veya dürtüsünden hemen şimdi kurtulmak için yeterli olmadığını düşünüyorum.

Alex: Doğru. İşte bu yüzden ilk önce etik öz denetim pratik etmeliyiz. Unutmayın, daha önce dediğimiz gibi, içimizden “Bugün ne kadar da çirkin bir elbise giymişsin” demek geçmesiyle, bunu gerçekten de söylememiz arasında ufak bir müddet vardır. Bu aralığı yakalayabilirsek, o zaman bu kişiye elbisesinin çirkin olduğunu söylemenin etkisinin ne olacağına karar vermeyi başarabiliriz. Bunu söylemenin faydalı olmayacağını gördüğümüzde ise, söylemeyiz. İşte buradan başlarız – etik disiplin ve öz denetimle.

Ayrıca bir şey yapmak istediğimizde hangi duyguyu hissettiğimizi inceleyebiliriz. Dileğim, açgözlülük gibi rahatsız edici bir duygaya mı dayanıyor? Öfkeye mi dayanıyor? Naifliğe mi dayanıyor? Elbisenin çirkin olduğunu söylemenin senin üzerinde hiçbir etkisi olmayacağını mı sanıyorum? Yoksa iyiliğe ve bu daha olumlu şeylere dayanan bir şey mi yapmak istiyorum? Rahatsız edici duygu veya tutuma ilişkin tanım da bu sebeple çok faydalıdır: bu bir zihin durumudur; ortaya çıktığı zaman iç huzurumuzu kaybetmemize ve öz denetimimizi yitirmemize yol açar.

İç huzurunuzu yitirdiğiniz zaman, bunu anlamak kolaydır: kalbimiz biraz daha hızlı atar; biraz rahatsızlık hissederiz. O zaman, söz gelimi, daha üstü örtülü şeyleri fark etmeye çalışırız; örneğin, kibir yüzünden mi bir şey diyorum? Söz gelimi, bir kimse “Bunu anlamadım” der; siz de “Ama ben anladım!” dersiniz. Burada bir parça rahatsızlık hissedersiniz, bunun ardında biraz kibir, biraz küstahlık yatar; o halde böyle bir şey arayıp bulmaya çalışırsınız.

Fakat, gerçekliği anlamak, yani boşluğun anlayışına ulaşmak, vb. çok ama çok güçtür; hatta buna ulaştığımızda bile, onu asla kaybetmemek için, kendimizi buna alıştırmamız gerekir. Bundan dolayı, kendimizi yıkıcı bir şekilde davranmaktan alıkoymak için, etik öz disiplinle işe başlarız.

Katılımcı: Bu noktada kayboldum. Sanırım bu mutluluğu ve mutsuzluğu, bu dalgalanmaları sürekli kılan iki duygu olduğundan bahsettiniz. Bunlardan birinin şiddetli arzu olduğunu söylüyordunuz; diğeri neydi?

Alex: Karmik eğilimleri etkinleştiren iki etmen olduğunu anlatıyordum – bu, birbirine bağlı ortaya çıkma durumunun on iki halkası hakkındaki öğretilerden gelmektedir. Bunlardan biri şiddetli arzudur – basitleştirerek söylüyordum – diğerine ise aslında “elde edici tutum veya duygu” denir ve bu yaklaşık beş farklı olasılıktan oluşan bir listedir. Sonucu elde edecek olan budur; o halde, en öne çıkan sonuç, deneyimlediğimiz şeye, olan bitenlere ilişkin olarak katı ve somut bir “ben” belirlemektir.

Katılımcı: Bu katı ve somut bir “ben” belirlemek, bir şeyle ilişkili olarak mı olur? Burada söz konusu olanın zihin karışıklığı ve çaresine bakıp bundan kurtulmak gerektiği açık, evet. Peki ama tam olarak karıştırdığımız şey nedir ve bunu neyle karıştırırız?

Alex: Bu, basit bir şekilde yanıtlaması kolay olmayan bir soru. Var olan, bilindik “ben”i var olmayan sahte “ben”le karıştırırız. Burada yaptığımız, var olan gerçek “ben”in imkansız bir yoldan var olduğunu düşünmektir; bir abartıdır. Orada olmayan bir şey eklemektir. Söz gelimi: Ben mutluyum veya mutsuzum. Mesele mutsuz olduğunuz değildir: Ben mutsuzum. Mutluluk veya mutsuzluk yaşadığımız zaman, bunu “Ben mutluyum” şeklinde ifade ederiz. Mesele sizin ya da bir başkasının mutlu olması değildir – Ben mutluyum. Bu “ben” var olmayan, bilindik “ben”dir.

Bu bilindik “ben”e bir örnek vereyim. Diyelim ki film seyrediyoruz ve bu film “Rüzgar gibi Geçti” olsun. Filmde bir mutlu sahne var, sonra bir mutsuz sahne var, sonra yine başka bir mutlu sahne var. Burada olan biten nedir? Bu mutlu sahne “Rüzgar gibi Geçti”den bir sahnedir ve mutsuz sahne de “Rüzgar gibi Geçti”den başka bir sahnedir. Mutlu, mutsuz, tüm bu sahnelere, bunların hepsine birden geleneksel olarak “Rüzgar gibi Geçti” deriz. Fakat “Rüzgar gibi Geçti” sadece bir başlık, bir isim. Oysa “Rüzgar gibi Geçti”den bahsettiğimizde, yalnızca başlıktan bahsetmeyiz. Filmin kendisinden – başlığın ifade ettiği şeyden bahsederiz. Bu bilindik bir şekilde var olan filmdir: vardır. Film, sahnelerinin her birinden ayrı olarak var olan bir şey değildir – bu sahnelerden ayrı ve bağımsız olan bir film sahte bir film olurdu. Böyle bir film yoktur. Bilindik bir şekilde var olan film yalnızca sahnelerin temelinde yaftalanabilen veya diyelim ki isnat edilebilen şeydir.

Aynı şekilde, hayatta mutlu anlarımız, mutsuz anlarımız, vb. vardır. Peki bunların hepsinden nasıl bahsederiz? Bunlardan “ben” – var olan, bilindik “ben” olarak bahsederiz: sen değilsin, “ben”im. Aynı şekilde, o film “Rüzgar gibi Geçti”dir, “Yıldız Savaşları” değildir. Fakat mutluluk ve mutsuzluk yaşama anlarından ayrı olan ve bu anları deneyimleyen bir “ben” yoktur. Bu var olmayan bir “ben,” sahte bir “ben” olurdu. “Ben” de bir kelimeden ibarettir; o halde, “ben” yalnızca bu kelimenin bir yaşamın tüm deneyim anlarına ilişkin olarak bahsettiği şeydir.

Demek ki zihin karışıklığı, bu bedenin içinde bulunan, onda ikamet eden, ona bir şekilde bağlı bulunan, düğmelere basıp duran, ayrı bir “ben” olduğunu ve bu “ben”in şimdi ayağımda acı hissettiğini ve bu yüzden mutsuz olduğumu, bundan hoşlanmadığımı düşünmektir. Beden denen yabancı cismin içerisinde tüm deneyimden ayrı bir “ben” varmış gibidir. O zaman, bu ayrı “ben”i – bu sahte “ben”i – bilindik “ben”le karıştırdığımız ve kendimizi bu sahte “ben”le özdeşleştirdiğimiz için, şiddetli bir arzuyla “Bu mutsuzluktan, bu ıstıraptan, fiziksel acıyla hissettiğim bu mutsuzluktan ayrılmam lazım” diye düşünürüz. Elbette, katı ve somut bir “ben”e dair böyle yanlış bir kavrayışımız olmadığı zaman, bu orada öylecene oturup acı çekmeye devam ettiğimiz anlamına gelmez. Ayağımız yanıyorsa, tabii ki ayağımızı ateşten çekeriz ama bunun ardındaki “ben” kavramı oldukça farklıdır. Panik yoktur.

Fahat sahte bir “ben”e karşılık bilindik bir “ben” kavramı son derece karmaşık ve ileri düzeyde bir konudur. Bu yüzden, şimdilik burada bırakıyorum. O zaman bu akşam tartışmamızı burada, bir ithafla sonlandıralım. Şunu düşünelim: bundan nasıl bir anlayış, nasıl bir olumlu güç çıkmış olursa olsun, hep derine, daha derine insin; hep güçlü, daha güçlü olsun ve herkesin faydasına aydınlanmaya ulaşmaya vesile olsun.