Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Şefkatli Bodhicitta Kalbi

Singapur, 10 Ağustos, 1988
Gözden geçirilerek alıntılanan kaynak:
Berzin, Alexander and Chodron, Thubten.
Glimpse of Reality
Singapore: Amitabha Buddhist Centre, 1999.
Türkçe’ye çeviren: Yeşim Özben

Bu akşam benden bodhichitta hakkında konuşmam istendi. Bu motivasyonumuzla, yani spesifik olarak neden ruhani bir yol izlemek istediğimizle alakalı, uçsuz bucaksız bir konudur. Bu, kendi içimizde, yavaş yavaş geliştirdiğimiz bir motivasyondur; bunu bir anda yaratmak güçtür. Bodhichitta, Buddha olmaya adanmış bir kalp anlamına gelir; kesin kararlılığa sahip bir kalptir: “Herkese yardımcı olmak için tüm sınırlılıklarımı yenmeli ve tüm potansiyellerimi gerçekleştirmeliyim.” Aydınlanmaya yalnızca en iyi ve en yüksek mertebe olduğu için değil, buna ulaşmakla herkese yardımcı olabilmek için erişmeye çabalarız. Konuşurken tüm hissedebilen varlıklara faydamız dokunması için Buddha olmaya çalıştığımızı sık sık söylesek de, bunu kalplerimizde sürekli olarak ve içtenlikle hissetmek son derece güçtür. Bununla beraber, bu isteği tekrar tekrar geliştirmek suretiyle, bunun içimizde artık kendiliğinden ortaya çıktığı bir aşamaya erişebiliriz. Bir bodhisattva, gece gündüz başlıca motivasyonu hakiki bir bodhichitta olmak olan bir kimsedir.

Bodhichitta geliştirmenin yolları hakkında çeşitli öğretileri ve açıklamaları muhtemelen almış olduğunuzdan, şimdi burada bunları vurgulamayacağım. Bundan ziyade, bu motivasyona giden tüm aşamalardan geçmenin öneminden bahsedeceğim. Tüm aşamaları atlayıp, doğrudan en yüksek Mahayana motivasyonuna ulaşmaya çalışmak çok basittir. Şöyle diyebiliriz: “Pratik yapıyorum çünkü başkalarına yardım etmek istiyorum. Bu benim sosyal sorumluluğumdur.” Bunun faydalı olduğu açık olduğuna göre, bunu derhal yapmaya çalışırız. Fakat önceki aşamalardan geçmemişsek, başımız belaya girer. Ben de bugün, başkalarına karşı sevgi ve şefkat motivasyonu geliştirirken bu güçlüklerden nasıl kaçınacağımız hakkında konuşmak istiyorum.

Lam-rim veya aşamalı aydınlanma yolunda, en yüksek ruhani gelişim düzeyine ulaşmak için çalışarak kademeli yollardan geçeriz. İlk ruhani motivasyon gelecek yaşamlarımızda mutluluk için çabalamaya dairdir. Yalnızca bu yaşamda mutluluk için uğraşmak zaten herkesin yaptığı şeydir. Hayvanlar dahi bunu yapar. Yedikleri yiyecek ve yavrularına bakmak onlar için önemlidir. Bu çok temel bir endişe olmakla beraber, illa ki ruhani pratiğe dair olması gerekmez.

Fakat bu yaşama özen göstermek önemlidir. Bazı kimseler kendilerini ve içinde bulundukları durumu ciddiye almaz ve yaşamlarında ne olup bittiğiyle asla ilgilenmezler. Bu yüzden mevcut durumlarını iyileştirmeye bile çalışmazlar. Olan biteni kabullenmekle yetinir ve asla daha iyisini amaçlamazlar. Dolayısıyla, en azından kendimize, ailemize ve içinde bulunduğumuz duruma ilgi ve alaka duymakla işe başlamak – bu bilhassa ruhani bir motivasyon olmasa da – önemlidir. Sorunlarımız olduğunda, bunları gerçekten kabul ederiz; ne gibi sorunlarımız olduğunu görmek için yaşamlarımızı inceleriz. “Mutlu muyum? Mutsuz muyum? Yüzyüze olduğum, yaşamımı tatsız kılan güçlükler var mı?”

Gelecek Yaşamlar

Ruhani pratik haline hakikaten girdiğimizin göstergesi olan eşik noktası, öncelikli olarak gelecek yaşamlarımızla ilgili alaka ve endişe duymamızdır. Tüm metinler bu konuda hemfikirdir. Gelecek yaşamlarımız için endişe ettiğimizde, şu anda sahip olduğumuz sorunlardan daha kötülerini yaşamaktan kaçınmak isteriz. Şu anda yapıp ettiklerimizin gelecekte yol açabileceği durumlara bakarız. Kıymetli insan yaşamlarımız hakkında düşünürüz: “Ne kadar da şanslıyım! Açlıktan ölmüyorum. Toplama kampında değilim. Zihinsel engelim yok. Herkesin birbirine saldırdığı bir barbarlık ortamında değilim. Tüm bunlardan azat olduğum ve kendimi ruhani olarak geliştirme fırsatına sahip olduğum için çok şanslıyım. Yine de bu sonsuza dek sürmeyecek. Ölümün gelip çatacağı muhakkak. Ölüm herkesi bulur ve bunun ne zaman olacağı bilinemez. Her an bir kamyonun altında kalabilirim. Ölmek için yaşlı olmam gerekmiyor; genç de ölebilirim.” O zaman, biz öldükten sonra neler olabileceğini düşünürüz. Ölünce ya daha iyi ya daha kötü bir hale geçeriz. Bu daha kötü halleri düşündüğümüzde – söz gelimi, böcek veya aç bir hayalet olmak – müthiş bir dehşet duyarız. Korku da değil, dehşet.

Budizm’de korku ekip biçmeye çalışmayız. Daha düşük alemlerde yeniden doğmaktan korktuğumuzu söylemek hatalı bir tercümedir. Daha düşük bir yeniden doğuştan kaçınmaya çalışmak ise, söylenmek isteneni daha iyi verir. Korku, hoşlanmadığımız durumun etrafına kalın ve katı bir çizgi çektiğimiz ve bunu canavar gibi ve korkunç bir şey haline getirdiğimiz, felç edici bir zihin durumudur. O zaman donup kalırız. Bununla başa çıkamayız. Budizm’de kastedilen bu değildir. Budizm’de söz konusu olan isteksizliktir: başımıza korkunç bir durumun gelmesini istememek. İsteksizlik korkudan farklıdır çünkü bir akşamı onu can sıkıcı hale getiren pis ve korkunç bir kimseyle geçirmek zorunda kalmaya benzer. Bundan korkmayız ama bunu yapmaya karşı isteksizlik duyarız. İsteksizlik, var güçle bir şeyin meydana gelmemesini dilemektir.

Emin Bir İstikamet Benimsemek

Gelecekteki bu beter durumlara karşı isteksizlik duyduğumuzda, bunlardan kaçınmak amacıyla benimseyebileceğimiz bir istikamet ararız. Bunlardan kaçınmanın yolu, sığınmaktır. Sığınak, yaşamımızda benimsediğimiz emin bir istikamettir. Dharma’nın istikametinde gideriz. Tamamlanmış Dharma bütün sınırlılıklarımızın ve sorunlarımızın ortadan kalkmış ve tüm potansiyellerimizin gerçekleşmiş olduğu durumdur.

Dharma önleyici tedbirler, yani sorunlardan kaçınmak için yaptığımız şeyler anlamına gelir. Tüm sorunlarımızdan kaçınmak için yapabileceğimiz en büyük, en temel şey, bunlara yol açan sınırlılıklarımızdan kurtulmaktır. “Öfkelenirsem veya canım sıkılırsa, sinirlenirsem veya kaygılanırsam, bu başıma pek çok sorun açacak. Oysa, tüm potansiyellerimi gerçekleştirebilirsem, tüm durumlarla başa çıkabilir, herkese olabilecek en iyi şekilde yardımcı olabilirim.” Bunu anladığımızda, bu istikamette gitmeyi isteriz.

Bu istikamette gitmek olumlu ve faydalıdır. Bu istikamet Buddhaların benimsediği ve Sangha topluluğunun ulaşmaya çalıştığı istikamettir. Sangha, gerçekliği kavramsal olmayarak ve doğrudan görmüş olan yüksek seviyede idrake ulaşmış varlıkların topluluğudur. Bizim için bunlar rahipler ve rahibelerden oluşan manastır toplumu tarafından temsil edilir. Yaşamlarımıza bu emin ve olumlu istikameti kazandırmak, gelecek yaşamlarda daha kötü bir istikamette gitmekten kaçınmanın yoludur.

Özellikle, davranışsal neden-sonuç hakkında düşünmemiz gerekir. Yıkıcı bir şekilde hareket edersek, bunun zarara ve sorunlara yol açacağını görmemiz gerekir. Çok fazla olumsuz enerji oluşturur, sonra da bu olumsuz enerjiyi bizzat kendimiz deneyimleriz. Bu olumsuz enerji bize yapışıp kalır. Oysa, kendimizi yıkıcı şekilde hareket etmekten alıkoyar ve bunun yerine yapıcı şekillerde hareket edersek, olumlu potansiyel geliştiririz ve böylece gelecekte de işler daha iyi gider. Böylelikle gelecek yaşamları iyileştirmeye çalışırız.

Özgür Olma Kararlılığı

Ne türde bir gelecek yaşama sahip olursak olalım, kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran sorunlar olmaya devam edecektir – insanlarla yaşadığımız hüsranlar, yüzleşmeler ve çatışmalar, istediğimizi elde edememek, istemediğimizi almak, vb. Bunlar kaçınılmazdır. Bunlar kim olduğumuz, nasıl var olduğumuz ve başkalarının nasıl var olduğuna dair farkındalık yoksunluğumuzdan ileri gelirler. Bunların farkında olmadığımız için, zihnimiz karmakarışık olur; zihnimiz karışık olduğu için kendimizi güvensiz hissederiz ve kendimizi güvensiz hissettiğimiz için de bize bir çeşit güven hissi vermesi için bir kimlik kavramaya veya elde etmeye çalışırız. Kendimizin gerçek veya hayalî bir yönüne sarılıp, kendimizi onunla özdeşleştiririz: “İşte BEN buyum.”

Kendimizi belirli toplumsal roller veya mesleklerle özdeşleştirebiliriz: “Ben İŞ ADAMIYIM; ben buyum” ya da “Ben ANNEYİM” ya da “Ben BABAYIM.” Bütün kimliğimizi bunun üzerine inşa edip kendimizi yine de güvensiz hissettiğimiz için, ya bu kimlikleri savunmaya ya da bunları kanıtlamaya çalışırız. Böylece çok fevri ve takıntılı şekilde hareket ederiz. Etrafımızdakilere kabadayılık taslarız. “Ben BABAYIM ve saygı görmeliyim!” Tabii ki bu çocuğumuz için sıkıntılı bir durum oluşturur ve müthiş bir çatışmaya yol açar. Çocuk, “Ben özgürüm. Ne yapmak istediğimi biliyorum!” der. Çocuk kendi kimliğini bağımsız bir genç kız ya da delikanlı olmak üzerine kurar. Babanın da kendi kimliğini savunması gerektiğinden, “Hayır, bana itaat ETMELİSİN!” der. Herkes kendini güvensiz hisseder ve toplumsal rolüne sürekli daha fazla sarılır. Bu da kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran tartışmalara, kavgalara, içerlemelere, vb. yol açar. Samsara budur – kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran sorunlardır.

Bu sürekli tekrarlanıp duran sorunlar döngüsünden özgürleşmeye yönelik bir kararlılık geliştirmemiz gerekir. Bu genellikle feragat olarak tercüme edilir ama bu yanlış yönlendirici bir tercümedir. İngilizcede (İng. renunciation) sanki her şeyden vazgeçerek gidip bir mağarada yaşamamız gerektiği gibi bir çağrışıma sahiptir. Buddha bunu kastetmemiştir. Mağarada yaşamak üzere ailesini ve köyünü terkeden Milarepa gibileri hakkında yazılanları okuduğumuz için böyle bir fikre kapılırız. Bizim de böyle yapmamız gerektiğini zannederiz. Feragatin anlamı bu değildir. Elbette sahip olduklarımıza olan ölçüsüz bağımlılıklarımızdan ve bunlara sarılmaktan vazgeçmemiz gerekir ama bu her şeyi tutup camdan atmamız gerektiği anlamına da gelmez.

Bundan ziyade, “feragat” olarak tercüme edilen fikir esasında “özgür olma kararlılığı”dır. Aklımıza koymuşuzdur ve kararlıyızdır: “Tüm sorunlarım, ailemle yaşadığım tüm çatışmalar ve işimdeki zorluklar – yeter artık! Bıktım! Midem bulanıyor! Kurtulmam gerek!” Bu sayede gerçekliği gören ve nasıl var olduğumuzu anlayan ayırıcı farkındalığı geliştiririz zira esasında bu katı ve somut kimliklerin içerisinde hapis olarak var olduğumuz doğru değildir. Her şey dışarıya bundan daha açıktır. Bu tuhaf, fantezi ürünü, imkansız yollardan var olmayız. Sadece anne baba değilizdir; aynı zamanda arkadaş ve kendi anne babalarımızın çocuklarıyızdır. Bizler başkalarıyla ilişki içerisinde pek çok şeyizdir. O halde, bizi ruhani bir pratik izlemeye ve bilgeleşmeye sevk edecek bu özgür olma kararlılığını geliştirmek isteriz.

Evrensel Sorumluluk

Daha sonra şöyle düşünürüz: “Bu evrende var olan tek ben değilim. Diğer herkes de var. Onlar ne olacak? Onlara karşı da bir sorumluluğum var mı?” Diyebiliriz ki, “Hayır, onlar kimin umurunda? Gerçekte onlara bağlı değilim. Yalnız kendim için çalışabilirim.” Fakat bu gerçekçi olmaktan çok uzaktır. Büyük Hintli usta Shantideva el ve ayak örneğini vermiştir. Ayağımıza bir diken batarsa ve elimiz ayağımıza “Şansına küs, ayak! Bu senin sorunun, ben burada iyiyim” derse, bu son derece aptalca olur. Elin ayağa yardım etmesi gerekir çünkü bunlar birbirine bağlıdır. Aynı şekilde, yalnız kendimiz için çalışamayız çünkü diğer herkesle birbirimize bağlıyızdır.

Gün içerisinde kullandığımız veya keyfini sürdüğümüz bütün her şey hakkında düşünürsek, bunu kolayca görebiliriz. Bu sabah kahvaltıda ne yediğimizi ele alalım. Bir kase sıcak gevrek yemiş olabiliriz. Bu gevrek nereden gelmiştir? Buğdayın yetiştirilmesinde pek çok kişi rol oynamıştır; bunu birileri toplamış ve sonra başkaları un haline getirileceği değirmene götürmüştür; bazıları bunu gevrek haline getirmiş ve sonra diğerleri de paketlemiştir. Tüm bu kişiler gevreğin bizim için hazırlanmasına katkıda bulunmuştur. Daha sonra gevrek kutusu uçakla, gemi veya karayoluyla buraya getirilmiştir. Bu yolları kim inşa etmiştir? Bu uçakları kim yapmıştır? Kamyonların ya da uçakların yapıldığı malzemeler nereden gelmiştir? Peki ya yakıt? Bedenleri çürüyüp yakıt olan tüm o dinozorları düşünün! O tek bir gevrek kutusunun yapımında nice insan ve hayvan rol oynamıştır.

Gevreği nasıl pişirdik? Mutfakta elektrik ve ocakta gaz olması gerekir. Bunlar elektrik santrallerinde çalışan ve gazı sondajlayıp pompalayan kişiler sayesindedir. Tüm bu faaliyetlerde rol alan o kadar çok kişi vardır ki – söz konusu olan bir kasecik gevrek olduğu halde! Peki ya yediğimiz diğer her şey? Ya giydiğimiz kıyafetler? Evdeki onlarca eşya? Yediğim gevreği koyduğum kase nereden gelmiştir? Ayrıca gevreğin içinde durduğu kutu ya da plastik de vardır. Peki ya o nereden gelmiştir? Kereste endüstrisinde, kağıt veya plastik endüstrisinde ve ambalajı yapan basım endüstrisinde çalışan tüm o insanları düşünün.

Her gün yaşamlarımızı sürdürmemiz yüz binlerce kişinin katkısıyla mümkün olmaktadır. Yalnız kendimiz için çalışmanın bir anlamı yoktur çünkü diğer herkesle birbirimize bağlıyız. Diğer herkes korkunç bir durumdaysa ve biz iyiysek, bunun faydası yoktur. Aynı şekilde, bir nükleer savaştan sağ çıkan tek kişi olup herkes ölmüşken gaz maskesiyle sığınakta tek başına durmanın da faydası yoktur. Buna ne kadar dayanabiliriz ki? Pek uzun süre değil. Zaten pek eğlenceli olacağı da söylenemez.

Böylece başkaları hakkında düşünmeye başlarız. Onların lütfunu düşünür ve onlara borcumuzu ödemek isteriz. Onların mutlu olmasını dileyerek mutlulukla ve içtenlikle sorunlarından kurtulmalarını dileyerek şefkatle dolarız. Ayrıca, bu konuda gerçekten bir şey yapma sorumluluğunu üstleniriz. Çocuğumuz boğulurken havuzun kenarında durup, “Tüh tüh! Ne kadar yazık! Keşke böyle olmasaydı” demek yetmez. Şefkat yeterli değildir. Gerçekten de bir şey yapmamız gerekir. Havuza atlayıp çocuğumuza yardım etmemiz gerekir; onu kurtarma sorumluluğunu almamız gerekir. Bu olağanüstü bir kararlılıktır, “Başkalarına yardım etmek için bir şey yapacağım” kararlılığıdır.

Sonra şöyle sorarız: “Başkalarına yardım etmek için en iyisini yapmaya muktedir miyim? Doğrusunu söylemek gerekirse, hayır. Kendime yardım edebildiğimi bile söylemek zordur. Başkalarına nasıl yardım edebilirim ki? Bunu yapmanın tek yolu, kendimiz Buddha olmaktır. Buddha olmak için tüm sınırlılıklarımı yenmem ve tüm potansiyellerimi gerçekleştirmem gerekir. İşte o zaman herkese gerçekten de olabilecek en iyi şekilde yardımcı olabilirim.” Bodhichitta geliştiririz: kalplerimizi herkese faydamız dokunsun diye Buddha olmaya adarız. Bodhichitta geliştirmek, kalplerimizi başkalarına karşı hep daha fazla açmak, kalplerimizi tam potansiyellerimize ulaşma amacına açmak ve başkalarına olabilecek en iyi şekilde yardım etmek için tüm sınırlılıklarımızın üstesinden gelmek anlamına gelir.

Kendimizi geliştirmenin kademeli yolu budur. Öncelikle, gelecek yaşamlarımızın iyi olmasını temin etmek isteriz. Sonra, sorunlarımızın hepsinden birden özgür olma kararlılığını geliştiririz. Son olarak da, herkese yardımcı olabilmek için kalplerimizi Buddha olmaya adarız. Sevgi ve şefkate dayalı bu sorumluluğu üstlenir, diğer herkesin mutluluğunu önemser ve onların mutsuz olmamasını isteriz.

Gelecek Yaşamları Ciddiye Almamak

Peki ya ilk aşamalardan geçmeksizin nihai Buddha olma aşamasına atlamaya çalışırsak ne olur? Sorunlarla karşılaşırız. Söz gelimi, atılacak ilk önemli adım, gelecek yaşamları düşünmek ve bunları ciddiye almaktır. Bu konuda pek düşünmemiş olabiliriz veya belki de bunu pek de idrak etmeksizin, belli belirsiz kabullenmişizdir. Sonsuz yaşamlarımız olduğu gerçeği hakkında düşünmemişsek, şöyle düşünebiliriz: “Belli biriyle ilişkimde işler iyi gitmiyor. O zaman neden bu insandan vazgeçip başka biriyle ilişki kurmayayım?” Çok iyi tanımadığımız kimselere veya aramızın iyi olmadığı arkadaşlara karşı böyle bir tutuma girebiliriz – onları sadece bırakıp gitmek isteriz. Partnerlerimizden sıkıldığımızda veya onlarla sorunlar yaşadığımızda, kendimize yeni bir eş buluruz. Bazı ülkelerde, tüm evliliklerin %50 kadar yüksek bir oranı boşanmayla sonlanmaktadır. Bu gerçekten de şoke edici! Çok da üzücüdür.

Bunun ardında yatan nedir? Başkalarıyla birbirimize bağlı olmadığımız ve dolayısıyla, onları kullanılmış mendil gibi atabileceğimiz fikridir. “Artık bu kişiye yardım etmeyeceğim. Onu artık bir kenara atabilirim. Bir önemi kalmadı.” Bununla beraber, gelecek yaşamlar ve sonsuz yaşamlar hakkında düşünmüşsek, biriyle ilişki kurmanın kaçınılmaz olduğunun farkına varırız. İlişki iyi gitmiyorsa, o kişiyi görmezden gelip onu bir daha asla görmeyerek bundan kaçamayız. Bu ilişkiyi şimdi bu yaşamda çözüme kavuşturmazsak, benzer durumlar tekrar yaşanacaktır. Bu kişiyle şimdi sorunlarımız varsa ve yalnızca çıkıp gidersek, gelecek yaşamlarda çok benzer biriyle – bu kimsenin devamıyla – karşılaşır ve yine aynı sorunları ve güçlükleri yaşarız. Bundan kaçmamız mümkün değildir.

Bir kimseyle sorunlarımız varsa, bu her daim o kişiyle kalmamız gerektiği anlamına gelmez. Bu bazen zor olabilir. Fakat en azından durumu iyileştirmeye veya dostça ayrılmaya çalışırız. Kaliteyi bir nebze olsun iyileştirmeye çalışırız çünkü bu durum gelecek yaşamlarda devam edecektir. Belki de şu anda bu durumlarla baş etmeye hazır değilizdir ama gelecek yaşamlarda, öyle umuyoruz ki, olacağızdır.

Kalplerimizi herkese açmaya ve onlara yardımcı olmak için Buddhalığa erişmeye çalışırken, gelecek yaşamlarımız hakkında düşünmüş olmak son derece faydalıdır. Düşünmemişsek, o zaman “Kalbimi herkese açıyorum ama bu kişiyi gerçekten de hiç sevmiyorum; o yüzden bu kişiyi unutup başkalarıyla olan ilişkim üzerinde çalışacağım” demek gibi bir sorunla karşılaşabiliriz. Hiç kimseden kaçamayacağımızın, gelecek yaşamlarda bu kimselerle karşılaşmaya devam edeceğimizin farkına vardığımızda bu, kalplerimizi herkese açmamıza yardımcı olur. Öyleyse bunlarla baş etmeliyiz. Herkese karşı daha fazla sevgi, daha fazla sıcaklık ve daha fazla iyilik geliştirebilmemiz gerekir. Bu önemli bir noktadır.

Bir diğer husus da, kendimizi çok sıklıkla kendi küçük gruplarımızla özdeşleştirmemizdir. Kendimizi yalnızca Amerikalılarla veya Çinlilerle, Budistlerle veya ailelerimizle, kendi cinsiyetimizden veya bizimle aynı yaş grubundan olanlarla – genç kızlar veya delikanlılarla, yetişkinler veya yaşlılarla – özdeşleştirir ve şöyle hissederiz: “Yalnızca kendi grubumdakilerle ilişki kurabiliyorum. Yalnızca onların sorunlarını anlayabiliyorum. Bu yüzden de yalnızca onlara yardımcı olabilirim. Yalnızca diğer Amerikalılara yardımcı olabilirim. Afrika’dakileri nasıl anlayayım?” “Yalnızca diğer Budistlere yardımcı olabilirim çünkü farklı dinî arka plana sahip kişileri anlamak imkansız.” “Yalnızca başka erkeklere yardımcı olabilirim çünkü kadınları anlamam nasıl mümkün olsun?” “Yalnızca kadınlara yardımcı olabilirim çünkü bütün erkekler şovenist ve beni itip kakıyorlar. Onlarla nasıl ilişki kurayım?” “Yalnızca genç kızlara veya delikanlılara yardımcı olabilirim çünkü anne babaların olan bitenler hakkında hiçbir fikri yok. Hiçbir şeyi anlamıyorlar.” “Yalnızca olgun yetişkinlere yardımcı olabilirim çünkü bütün çocuklar çürük yumurtadır ve onlara laf anlatamazsınız.”

O halde yalnızca bu yaşamı ve yaşımız, cinsiyetimiz, ailemiz, ülkemiz, vb. bağlamında özel durumlarımızı düşündüğümüzde kendimizi sınırlarız. Sonsuz yaşamlar – gelecek yaşamlar ve geçmiş yaşamlar – hakkında düşündüğümüzde ise, şunun farkına varırız: “Ben her yaşta oldum. Genç oldum; orta yaşlı oldum ve ihtiyar oldum. Farklı yaşlardan herkesle ilişki kurabilirim çünkü ben de onlar gibi oldum. Onları anlayabilirim. Her ırktan ve her milletten oldum. Her türlü kültürel arka plana sahip oldum.” Bunu idrak etmek tüm gruplarla ilişki kurmamıza ve onlarla aramızda bir tür bağ hissetmemize olanak verir.

Bunu genişleterek, geçmiş yaşamlarda hayvan da olduğumuzu hatırlayabiliriz. “Biri beni tekmelediğinde veya beni paramparça ettiğinde ne hissetmiştim?” Böylelikle hayvanların da acı çektiğini ve haz duyduğunu hatırlar ve onlara karşı davranışlarımızda daha dikkatli oluruz.

O halde geçmiş ve gelecek yaşamlar hakkında düşünmek herkesle bağlantı içinde olduğumuz hissini duymak için son derece faydalıdır. Ayrıca her iki cinsiyetten herkesle ilişki kurabiliriz: “Geçmişte erkek de oldum kadın da.” Tüm grupları takdir edebilir, onlarla empati kurabilir, hepsinin sorunlarını ve içinde bulundukları durumları anlayabiliriz. Bu, herkese yardımcı olmak için kalplerimizi açmak ve bunu en iyi şekilde yapabilmek için Buddhalığa erişmek konusunda son derece faydalıdır. Bunlar gelecek yaşamlar hakkında düşünmenin sonucunda kendiliğinden gelişen önemli noktalardan bazılarıdır. Bunlar olmaksızın, kalplerimizi açma şeklimiz son derece sınırlı kalacaktır.

Özgür Olma Kararlılığına Sahip Olmamak

Kalbimizi başkalarına yardımcı olmaya adarken, bir diğer belli başlı ve önemli hususlardan biri, özgür olma kararlılığıdır. Başkalarına yardımcı olmaya kalkıştığımızda, bunu genellikle bazı nevrotik sebeplerle yaparız. Başkalarına yardım ederiz çünkü sevilmek istiyoruzdur. “Sana yardımcı olacağım çünkü çok popüler olmak istiyorum.” “Herkes beni seviyor çünkü bu kişiye yardım ediyorum. Bunu sevilmek ve takdir görmek için yapıyorum.” “Bunu yapıyorum çünkü herkes ne kadar iyi biri olduğumu düşünecek. Böylece çok iyi bir namım olacak.” “Bunu yapıyorum çünkü yapmazsam rezil olacağım ve insanlar hakkımda kötü şeyler düşünecek; kendimi bunu yapmaya mecbur hissediyorum.” Bize ihtiyaç duyulduğunu hissetmek istiyor da olabiliriz: “Sana yardımcı olacağım çünkü önemli olduğumu hissetmek istiyorum. Yaptığım yardımın karşılığında sevileceğim.” Anne babalar bazen şöyle bir tutuma sahip olur: “Çocuklarım otuz ya da kırk yaşına gelse bile, onlara ne giyeceklerini ve ne yiyeceklerini söylemem gerek çünkü o zaman bana ihtiyaçları olduğunu hissediyorum. Bir işe yaradığımı, çocuklarımın yaşamında önemli olduğumu düşünüyorum.” Bize ihtiyaçları olduğunu hissetmek için başkalarına yardımcı olmak onları sömürmek demektir.

Özgür olma kararlılığına sahipsek, tüm bu kontrolsüz olarak tekrarlanan durumlara, tüm bu nevrotik ilişkilere bakar ve bunların sebep olduğu sorunları görürüz. Sonra da özgür olma kararlılığını geliştiririz. “Yetti artık! Bundan kurtulmam lazım. Bu gerçekten gülünç oluyor! Bu işleri o kadar kötüleştiriyor, o kadar kaygıya ve gerginliğe yol açıyor ki!”

Özgür olma kararlılığına sahip olduğumuzda, yardımcı olduğumuz kimselerle her türlü nevrotik etkileşimden de özgür olmaya kararlı oluruz. “Yardım ediyorum çünkü böylece herkes harika biri olduğumu düşünecek. Bu kişinin ne düşündüğünü, şu kişinin ne düşündüğünü kafama takıp duruyorum. Yalnızca etrafta buna tanık olacak biri varsa başkalarına yardımcı oluyorum ki bunu gidip başkalarına anlatabilsinler. Bunu insanları etkilemek için yapıyorum. Hayır kurumlarına bağışta bulunuyorum ama bunu kesinlikle isimsiz olarak yapmıyorum. Bunu herkes benim verdiğimi bilsin diye yapıyorum. Hatta benim bu miktarı verdiğimi gösteren bir plaket asacağım!” Özgür olma kararlılığına sahip olduğumuzda, “Bana bağımlı olsunlar ve kendimi önemli hissedeyim diye başkalarına yardımcı oluyorum” diye düşünmenin dezavantajını görürüz. Bu sorunlardan kurtulmak için güçlü bir azmimiz olursa, başkalarına yardımcı olmak için başvurduğumuz tüm art niyetleri terk ederiz.

Bunlardan derhal vazgeçmeyi başaramasak da en azından nevrotik gerekçelerle başkalarına yardım etmenin sorunlara yol açacağını görürüz. Yardım ettiğimiz kimse eninde sonunda buna içerleyecektir. Ne yaptığımızı anlayacak ve muhtemelen bizimle yüzleşecektir. Bu başkalarına yardımcı olma çabalarımızı baltalayabilir. Başkalarına yardımcı olmaya yönelik olarak yalnızca nevrotik gerekçelerimizi değil, tüm yaptıklarımızı sorguladığımızda, yardımcı olmaya çalışmaktan vazgeçmemiz bile olasıdır.

Her türlü nevrotik motivasyonumuzdan arınmamız gerekir. Bunu yapmanın yolu, arı olmayan motivasyonlarla hareket ettiğimizde meydana gelen tüm kötülüklerden ve iddialardan özgürleşme kararlılığına sahip olmaktan geçer. Başkalarıyla etkileşimimizin nevrotik motivasyonlarla lekelenmemesi için özgür olma kararlılığı geliştirmek son derece önemlidir. Bu önemli olsa da genellikle atladığımız bir şeydir.

Kendi Üzerimizde Çalışmak

Dharma’nın en önemli amacı kusurlarımızı kabul etmek, bunları düzeltmek ve iyi niteliklerimizi geliştirmektir. Kendimizi geliştirmek üzerinde çalıştığımızda, bir dizi kademeli yöntemden geçerek ilerler ve kendimizi tanımak için kendi kişisel deneyimlerimizden faydalanırız. Söz gelimi, diyelim ki eşimize veya çocuklarımıza dırdır etmek gibi bir alışkanlığımız var. “Neden bunu yapmıyorsun? Neden şunu yapmıyorsun? Neden eve vaktinde gelmedin? Neden aramadın? Neden çöpü çıkarmıyorsun?” vb. Bunun son derece yıkıcı olduğunu biliriz. İlişkide çok fazla gerginlik yaratır. Muhtemelen eşimizin veya çocukların bizden soğuyup uzaklaşmalarına ve “Beni rahat bırak” demelerine yol açacaktır. Pek konuşkan değillerse de, bizi duymazdan gelip bize karşı buz gibi olacaklardır. Bu sefer de “Benimle neden konuşmuyorsun? Neden bunu yapmıyorsun? Neden şunu yapmıyorsun?” deriz; o zaman daha da sessizleşir, kendi içlerine kapanır ve eve gelmeyi bile bırakırlar. Bu o kadar mutsuzluğa yol açar ki. Buna son vermek için genellikle ne yaparız?

Önce, öz denetimimizi kullanmaya çalışırız: “Biliyorum bunu söylememem lazım, o yüzden söylemeyeceğim.” Kendimizi sıkı sıkı kontrol ederiz ama bunu yapmak genellikle zordur ve bir bakarız ki yine dırdır etmeye devam ediyoruz. “Dırdır etmemem gerektiğinin entelektüel olarak farkındayım ama kendime hakim olamıyorum. Bunu durduracak gücüm yok.” Sonra kendimize öfkeleniriz. “Ne korkunç! Dilimi tutmaya çalıştım ama beceremedim.” Bu öfke içerisinde değişmek veya kendimizi geliştirmek son derece güçtür çünkü çok moralimiz bozulmuştur.

Öfke hızla suçluluk hissine dönüşür. “Her şeyi mahvettim! Kendimi o kadar suçlu hissediyorum ki! Korkunç biriyim! Dırdır etmemeliydim. Yine bir çatışmaya sebep oldum.” Suçluluk hissi son derece bedbaht ve mutsuz bir zihin durumudur; kendimizi yaramaz bir çocukla özdeşleştiririz: “O kadar yaramazım ki. Şu yaptığıma bak! Anneciğim ve Babacığım beni artık sevmeyecek.” Kendimizi kötü hissederiz. Kendimizi suçlu hissettikçe, yaramaz bir çocukla özdeşleştiririz; kendimizi yaramaz bir çocukla özdeşleştirdikçe, suçluluk hissimiz de o kadar artar. Bu tam bir kısır döngüdür. Aynı şekilde, bu kadar büyük bir suçluluk hissi duyduğumuzda da durumu değiştirmemiz zordur.

Daha sonra, suçluluktan bir sonraki aşamaya geçeriz; bu da can sıkıntısıdır. “Bütün bu tartışmalardan o kadar yoruldum ki. Dırdır ettiğimde yaşanan bütün bu sahnelerden ve buna karşılık olarak eşimin veya çocuğumun içerleyerek kendi içine kapanmasından ve bana dırdırı kesmemi söylemesinden o kadar bıktım ki. Bundan bıkıp usandım! Bundan sıkıldım artık! YETER! Kurtulmam lazım.”

Özgür olma kararlılığını geliştirmek için geçtiğimiz aşamalar bunlardır. Kendimize kızgın olduğumuzda değişmeyiz. Suçluluk hissettiğimizde değişmeyiz. Bundan sıkılıp “Bu aptalca!” dediğimiz zaman değişiriz. İşte o zaman bu durumdan kurtulmaya çalışırız.

Kendi üzerimizde çalıştığımız tüm bu aşamalardan geçmemişsek, başkalarına yardım etmeye çalıştığımızda, tüm bu yıkıcı duyguları onlara yansıtmaya meylederiz. Bu büyük bir haksızlık olur. Söz gelimi, birine yardım etmeye çalışıyorum ve yaptığım ilk şey bu kimseye bunu zorla kabul ettirmektir: “Öz denetimimi kullanmaya çalışıyorum; o zaman senin de değişmen ŞART, bunu yapmayı kesmen ŞART.”

Çok sık, çocuklarımıza da böyle davranırız. Onlara kabadayılık yapmak ve irademizi dayatarak onları kontrol etmeye çalışmak kolaydır. Kimse çocuk muamelesi görmekten hoşlanmaz, özellikle de çocuğumuz değillerse.

Kimse zorla kendini değiştirmez. Başkalarını zorladığımızda, “Değişmen lazım. Okula gitmelisin. Bir işe girmelisin. Şunu yapmalısın. Bunu yapmalısın” dediğimizde, çok üzerilerine varıyoruz demektir. Bir iktidar tribine gireriz. O kimse nasihatimize uymaz veya yardım teklifimizi geri çevirir. O zaman aynı kendimize öfkelendiğimiz gibi, şimdi de bu kimseye öfkeleniriz “Sen korkunç birisin! Sana bunu söyledim ama yapmadın. Şimdi kendi başına açtığın şu dertlere bak!” Yardım etmeye çalıştığımız biriyle girilecek en iyi etkileşim bu değildir. O kimse nasihatimize uymadığında ona öfkelenmek içerlemeye yol açmaktan başka bir işe yaramaz.

Sonra da bir sonraki aşamaya geçeriz. Aynı kendimizi suçlu hissettiğimiz gibi, şimdi de karşımızdakini suçlu hissettirmeye çalışırız. “Senin için yapmaya çalıştığım şeyin kıymetini bilmiyorsun. Bak senin için ne kadar da zahmete girdim! Hiç olmazsa takdir edebilirdin, en azından deneyebilirdin.” “Anne” veya “baba” olur ve onlara kendilerini suçlu hissettirmeye çalışırız.

Bundan sonra da sıradaki aşamaya geçeriz. “O kadar yoruldum ki, tüm bu sorunlar ve güçlükler beni o kadar yordu ki. Bunlardan kurtulmam lazım.” Aynı şekilde, karşımızdakine bakar ve şöyle düşünürüz: “Bundan kurtulmamız lazım. Bu gerçekten çok fazla!” Böylece ona yardım etmeye çalışırız. Sorunlardan özgürleşme kararlılığını kendimizde hissettiğimiz gibi, aynı şekilde karşımızdakinin de kendi sorunlarından özgürleşmesine yardımcı olma kararlılığına sahip oluruz. Bu çok önemlidir. Bu aşamalardan kendi başımıza, kendi deneyimlerimizle geçmişsek, başkalarına yardımcı olmaya çalıştığımızda, genellikle bütün sorunlarımızı onlara yansıtırız; onu kabadayılıkla değiştirmeye çalışırız, öfkelenir veya kendisini suçlu hissettiririz. Bunlar başkalarına yardımcı olmanın önündeki engellerdir.

Öz Saygı

Başkalarına yardımcı olurken meydana gelen ve bilincinde olmamız gereken bir diğer husus da bir kimsenin bize bir sorunla gelip hikayesini anlatması ve bir süre sonra bizim bundan sıkılmamızdır. Bu kötü bir televizyon programı gibidir; kanalı değiştirip farklı bir program izlemek isteriz çünkü bu program çok tatsız ve sıkıcıdır. Bu, karşımızdakini ciddiye almadığımızda meydana gelir. Bu kişi bir sorununu anlatıyordur ve biz şöyle düşünürüz: “Bu televizyon programı da çok uzadı! Karnım acıktı. Düğmeye basıp televizyonu kapatacağım.” Bu sorunlar karşımızdaki için gerçek olmasına ve bu kişi gerçekten acı çekmesine rağmen, biz onu ciddiye almayız. Genellikle başkalarını ciddiye almayız çünkü yolun daha erken aşamalarında kendimizi de ciddiye almamışızdır.

Sorunlarımıza bakıp bunlarla baş etmeye çalışarak kendimizi ciddiye almak son derece önemlidir. Kendimizi ve sorunlarımızı ciddiye almayı beceremezsek, başkalarını ve onların sorunlarını nasıl ciddiye alabiliriz ki? Kendi mutluluğumuz umurumuzda değilse, diğer herkesin mutlu olmasını isteyen bir zihni nasıl geliştirebiliriz ki?

Kendimize ilgi ve alaka göstermek bencil olmak demek değildir; “Bir milyon dolarım olmalı ve şunu ya da bunu almalıyım” demek değildir. Bundan ziyade, canlı bir varlık olarak kendimize saygı duymamız anlamına gelir.

Pek çok kişinin kendi hakkında olumsuz fikirleri ve tutumları olup, şöyle hissederler: “Ben iyi biri değilim; mutlu olmayı hak etmiyorum; sevilmeyi hak etmiyorum.” Kendimizle ilgili hislerimiz buysa, o zaman “Ben mutlu olmayı hak etmiyorum; öyleyse sen niye mutlu olmayı hak edesin?” gibi düşüncelere kapılmak kolaydır. Fakat kendimize bakınca, şunu düşünebiliriz: “Bende Buddha doğası var. Herkese yardımcı olmak için, Buddha olmak için gelişmeme ve büyümeme yardımcı olacak tüm etmenler benim içimde mevcut: Zihnim var, enerjim var, iletişim kurma becerim var, nispeten iyi bir kalbim var. Tüm bunlar geliştirilebilir. O halde tabii ki mutlu olmayı hak ediyorum. Daha iyi bir hayatı hak ediyorum.”

Böylece kendimizi ciddiye alır ve kendimize saygı duyarız. “Mutlu olmayı ve sorunlarımdan kurtulmayı hak ediyorum” diyebileceğimizi kabul ederiz. Bu temele dayanarak, bu saygıyı başkalarına aktarabiliriz. Onların da iyileşme kapasitesi olduğunu, Buddha doğasına sahip olduklarını görürüz; tüm potansiyellere sahiptirler. Bu yüzden onlar da mutlu olmayı ve tüm sorunlarından azat olmayı hak etmektedir. Böylece onları ciddiye alırız.

Baştan İtibaren

Bunlar, başkalarına yardımcı olmaya ve başkalarına en iyi şekilde faydamız dokunması için aydınlanmaya erişmeye yönelik bir bodhichitta motivasyonu geliştirmek için önemli olan belli başlı noktalardan bazılarıdır. Bu, yolun başında başkalarına yardım etmememiz, yalnızca kendi üzerimizde çalışmamız ve ancak ileri bir düzeye ulaştığımızda başkalarına yardımcı olmamız gibi bir anlama gelmez. Mahayana bakış açısından, daha en baştan itibaren başkalarına yardımcı oluruz. Fakat bunu yaparken “Bütün erken aşamaları atlayabilir ve yalnızca başkalarına yardımcı olmaya odaklanabilirim” diye düşünmeyiz. Yol boyunca elimizden gelen en iyi yardımda bulunuruz. Bu, Budist yolu için temel önem taşır.

Bununla beraber, daha şimdiden başkalarına elimizden geldiğince yardım ederken, daha erken aşamalara dair temel nitelikte veya zemin oluşturucu motivasyonları ve deneyimleri geliştirmeye yeterince zaman ayırdığımızdan emin olmamız gerekir çünkü eğer böyle yapmazsak, başkalarına yardımcı olurken sorunlar yaşamamız olasıdır. Başkalarıyla sorun yaşadığımızda onları görmezden gelebileceğimizi düşünebiliriz. Bu doğru değildir. Sonsuz yaşama sahibiz ve bu kimselerle yeniden karşılaşacağız. Sadece kendi yaş grubumuza dahil ve kendi kültürel arka planımızdan gelenlere yardımcı olabileceğimizi düşünüyor da olabiliriz. Bu da doğru değildir. Biz her şey olmuşuzdur. Tüm yaş gruplarına, tüm kültürlere ve her iki cinsiyete mensup olmuşuzdur. O halde herkesle ilişki kurabiliriz.

Ayrıca başkalarına yardım ederken bunu yalnızca sevilmek, önemli olduğumuzu hissetmek veya bize ihtiyaç olduğunu hissetmek için yapmayız. Bu gibi nevrotik etkileşimlerden özgür olma kararlılığına sahibizdir çünkü bunların kontrolsüz olarak tekrar edip duran sorunlar doğurduğunu görürüz. Başkalarına yardım ederken onlarla iktidar savaşlarına girişmeye veya nasihatlerimizi onlara zorla kabul ettirmeye kalkışmayacağız. Onlara öfkelenmeyecek veya nasihatlerimizi uygulamadıklarında kendilerini suçlu hissettirmeyeceğiz. Bunları yapmayacağız çünkü kendimiz üzerinde çalıştığımız bütün bir süreçten geçmişizdir: öz denetim kullanmayı denemiş, kendimize öfkelenmiş, suçluluk hissetmişizdir ama sonra bunlardan o kadar sıkılmışızdır ki özgür olmaya karar vermişizdir. Bundan kurtulmak konusunda kesin bir karar almışızdır. Tüm bunlardan geçmiş olarak, bunları başkalarına yansıtmayız.

Tüm bu süreç boyunca kendimizi ciddiye almışızdır. Buddha doğamızın farkına varırız ve büyüyerek aydınlanmamıza ve herkese yardımcı olmamıza olanak veren kudrete ve tüm etmenlere sahip olduğumuzu biliriz. Kendimizi ciddiye almış olarak, kendimize saygı duyarız. Budizm’de bir kimseye saygı duymak ondan korkmak anlamına gelmez; saygı, “Kendimi ciddiye alıyorum ve kendime olumlu bakıyorum. Mutlu olmayı hak ediyorum” demektir. O zaman başkalarına karşı da içtenlikle aynı tutumu geliştirebiliriz: “Sana da saygı duyuyorum. Buddha doğan olduğuna saygı duyuyorum. Şu anda budala gibi davransan bile, şefkatli ve bilge olma potansiyeline sahip olduğunu görüyorum. Kendi sorunlarımı ciddiye aldığım gibi, senin de sorunlarını ciddiye alıyorum. Kendi sorunlarımın canımı yaktığını gördüğüm gibi, senin sorunlarının da senin canını yaktığını anlıyorum.” Böylesi bir tutum başkalarına çok daha içtenlikle yardımcı olmamıza ve onlara faydamız dokunmasına olanak verir.

Karmayı Anlamak

Sorunların bir diğer kaynağı da bazen bir kimseye yardımcı olmaya çalışıp bunun işe yaramadığı durumlarda ortaya çıkar. Bu bizim cesaretimizi kırar. Buna çok dramatik bir örnek verecek olursak, ailemizden birine yardımcı olmaya çalışırız ve bu kişi intihar eder. Bu korkunç bir durumdur ve kendimizi suçlamak kolaydır: “Keşke şunu ya da bunu yapmış olsaydım, o zaman kendini öldürmezdi.” Bodhisattva gibi davranmaya çalışma sürecinde cesaretimiz yerle bir olabilir. Başarısızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde, kendimizi o kadar suçlu ve korkunç hissederiz ki bu yolumuz üzerinde muazzam bir engele dönüşebilir.

Buradaki sorun uygun olmayan modeller uyarınca düşünmemizdir. Tanrı olduğumuzu veya Tanrı olmuş olmamız gerektiğini ve birine bir şey olmasının önüne geçmiş olmamız gerektiğini düşünürüz. Budizm’de şöyle bir deyiş vardır: “Bu mümkün değil. Kimse kadir-i mutlak değildir. Evrende ancak belirli miktarda enerji vardır.” Bilim insanları da bu konuda aynı fikirdedir. Evrendeki enerjinin özelliklerinden bir tanesi Buddha faaliyeti, yani Buddha’nın herhangi birine bahşedebildiği aydınlatıcı etkidir. Diğeri de, kişilerin zihinlerine gelen dürtülerin enerjisi, diğer bir deyişle karmadır. Karma, önceki davranış alışkanlıkları temelinde zihinlerimize gelen dürtülerdir. Evrende belirli miktarda enerji olduğundan, biri diğerine baskın gelemez. Bir Buddhanın veya bodhisattvanın tüm yapabileceği bir kimseyi olumlu yönde etkilemektir. Bir kimsenin herhangi bir şey yapmasına engel olamaz. Bir kimsenin zihninde intihar etme dürtüsü çok kuvvetliyse, bunu her halükarda yapacaktır.

Bir gün Hindistan’da Dharamsala’dayken başıma çok ilginç bir şey geldi. Çalıştığım kütüphanenin önündeki bir olukta boğulmakta olan bir fare gördüm. Bir arkadaşım fareyi kurtarıp kendine gelmesi için yere koydu. Arkadaşım oradan ayrılır ayrılmaz havadan kocaman bir şahin inerek fareyi kaptı.

Bu örnekten yola çıkarak kimseye yardımcı olamayacağımızı çünkü olan bitenlerin onun karmasına bağlı olduğunu düşünmemiz gerekmez. Karmanın kader olduğunu düşünmeyin. “Ölmek farenin kaderinde var. Yardım etmem için sebep yok çünkü ölmek farenin karmasıdır.” Elimizden gelenin en iyisini yaparız. Yardım etmeye çalıştığımız kimse kendi tarafında yardımcı olunmaya dair bir tohuma veya potansiyele sahipse, uzattığımız yardım eli bununla birleşir ve ona faydamız dokunabilir. Tohum yoksa, fare örneğinde gördüğümüz gibi olur: onu kurtarırız ama o yine de ölür.

Başkalarına yardım etmeye çalıştığımızda da olan budur. Bodhisattva olmaya çalışırken, onlara yardımcı olmak için elimizden gelenin en iyisini yaparız. İşe yararsa, sorun yok. Kendimizi kutlayıp orada burada ne kadar şefkatli ve harikulade olduğumuzu anlatmayız. İşe yaramazsa da suçluluk hissetmememiz gerekir. Kendimizi duygusal olarak kırbaçlamamalı veya cezalandırmamalıyız. Elimizden geleni yapmışızdır ve karşımızdaki buna duyarlı olduysa işe yaramıştır. Duyarlı olmadıysa, zaten yapabileceğimiz bir şey yoktur. Kimse kadir-i mutlak bir Tanrı değildir. Hele ki biz hiç değilizdir. Bir kimsenin zihnindeki dürtüler çok kuvvetliyse, kimse kimseyi bir şey yapmaktan alıkoyamaz.

Başkalarına yardımcı olmaya çalışırken gerçekçi olmak ve herkesin sorunlarını ortadan kaldıramayacağımızı idrak etmek önemlidir. Bunu yapabilme dileğini geliştiririz. Bu gerçekten umurumuzdadır ve içtenlikle onlara yardım etme sorumluluğunu üstleniriz. İşe yararsa yarar; yaramazsa da elimizden geleniz yapmışızdır. Cesaretimizin kırılmasına izin vermeyiz.

Aydınlanmanın Amacı

Yüce Mevcudiyet Kutsal Dalai Lama, “Aydınlanmaya erişeyim ki tüm hissedebilen varlıklara faydam dokunsun” sözlerini zikrettiğimizde, bulunduğumuz dileklerin sırasına ilişkin bir tehlike olduğunu söyler. Bizim için genellikle esas vurgu “aydınlanmaya erişeyim” kısmında gibidir. Neden? Çünkü bu en yüksek, en büyük mertebedir; en büyük mutluluktur. Sonuçta ne de olsa en yüksek mertebeye, en yüksek unvana sahip olmalıyızdır. Fakat “aydınlanmaya erişeyim” sözlerini “tüm hissedebilen varlıklara faydam dokunsun” sözleri takip eder, sonradan ödememiz gereken sevimsiz bir vergi söz konusuymuş gibi. Esasında yapmak istediğimiz bu değildir ama Buddha olmak istiyorsak, yapmamız gereken budur. Tüm hissedebilen varlıklara faydalı olmamız gerekir. Kutsal Dalai Lama vurgunun öbür türlü olması gerektiğini söylemiştir: “Tüm hissedebilen varlıklara mümkün olduğunca yardımcı olmak istiyorum ve bunu yapmak için de Buddha olmam lazım.” Esas vurgu “Herkese yardımcı olmak istiyorum” üzerinde olmalıdır.

Bazen başkalarına faydalı olmak hakkında düşündüğümüzde, pratiğimizde samimi olmadığımız gibi bir engelle yüzleşmek durumunda kalabiliriz. “Tüm hissedebilen varlıklara yardım edecek ve tüm hissedebilen varlıkları seveceğim” deriz ama anne babalarımız veya çocuklarımız bizden bir şey yapmamızı istediğinde onları tersler, “Beni rahat bırak! Tüm hissedebilen varlıklara yardımcı olmaya çalışıyorum burada!” diye karşılık veririz. Tutumlarımızı arındırmaya ilişkin lojong öğretilerinde (zihinsel eğitim) söylendiği gibi, önce kendimize yardım ederek başlamamız gerekir; sonra yardımımızı ailelerimizi kapsayacak şekilde genişletmeli, daha sonra bunu etrafımızdakileri de içerecek şekilde yaymalı ve bu şekilde devam etmeliyiz. Diğer bir deyişle, bize yakın olanlara yardım etmemiz gerekir. Onları görmezden gelemeyiz. Sosyal hizmetlerde çalışan kişilerin çocukları genellikle hınç doludur çünkü anne babaları başkalarına yardım etmeye kendilerini o kadar adamıştır ki kendi ailelerine ayıracak zamanları asla olmaz. Bu büyük bir haksızlıktır. Buddha’nın nasihatine kulak verirsek, önce ailelerimizden başlar ve onlara ihtiyaçları olanı veririz.

İtidal geliştirmek, “Şimdi artık çocuklarımı görmezden gelip yalnızca başkaları için çalışacağım” demek değildir; “Kendi çocuklarıma karşı tutumum muazzam sevgi dolu olduğu gibi, bu tutumu hep daha fazla kişiyi kapsayacak şekilde genişleteceğim. Böylece iki çocuk yerine artık beş, on, yüz, hatta bin çocuğum olacak!” Sevgi dolu ilgi ve alakamızın kapsamını genişletiriz. Bir alanda duyduğumuz sevgi ve alakayı oradan alıp bir başka alana aktarmayız. Bize yakın olanlara bakmak ve bunu başkalarını da içerecek şekilde genişletmek önemlidir: dostlarımız, yabancılar ve hoşlanmadığımız kimseler, hayvanlar, ruhlar ve tüm farklı alemlerdeki varlıklar.

Bodhichitta geliştirmek kalbimizi açmak anlamına gelir. Kalbimizi açmak bir zıplayışta bencil olmaktan çıkıp tüm hissedebilen varlıkları el üstünde tutmaya başlayabileceğimiz anlamına gelmez. Bu düzeye gelmek için kademeli olarak çalışmamız gerekir. Böylece daha içten oluruz. “Tüm hissedebilen varlıklara faydalı olmak için çalışıyorum” deyip de anne babalarımızın ve çocuklarımızın ihtiyaçlarına ilgi göstermediğimizde, içten olamayız. Bodhichitta ailenin, anne babanın ve çocukların önemi gibi sıradan kültürel değerlerle kesinlikle çelişki içerisinde değildir. Bu değerleri kendine temel alır ve bunu giderek daha fazla alanı kapsayacak şekilde genişletir.

Bunlar kalplerimizi başkalarına açmaya, kalplerimizi tüm sınırlılıklarımızdan kurtulma amacına adamaya ve herkese en iyi şekilde yardımcı olabilmek için tüm potansiyellerimizi gerçekleştirmeye ilişkin Mahayana yoluna baş koyduğumuzda bilincinde olmamız gereken önemli noktalardan bazılarıdır. Bunları aklımızda tutarsak, bu yolda daha az güçlükle karşılaşırız.

Sorular

Soru : Geçmiş yaşamlarda edindiğimiz deneyimlere dayanarak bu adımlardan bazılarını atlayarak bu yaşamda kestirmeden gitmek olası mıdır?

Yanıt: Evet bu mümkündür. İki türde uygulayıcı vardır: kendisi için her şeyin bir anda olup bittiği kimseler ve aşamalı bir yol izleyenler. O zaman bir hızlı yol vardır, bir de aşamalı yol. Bu özel noktaya ilişkin bir tefsir kaleme almış büyük Tibetli ustalardan biri ise, her şeyin kendisi için bir anda olup bittiği kişinin çok nadir biri olduğunu söylemiştir. Geçmiş yaşamlarda tüm olumlu alışkanlıkları ve içgüdüleri bu yaşamda aşamaları atlayarak gidecek kadar biriktirmiş olmak son derece nadir olan bir şeydir. Genellikle tembel olduğumuz ve tüm bu aşamalardan tek tek geçmek istemediğimiz içindir ki “Geçmiş yaşamlarımda çok fazla potansiyel biriktirmiş biriyim. Ben kendisi için her şeyin bir anda olup bittiği seçilmiş ender kişilerden biriyim; o halde bazı aşamaları atlayıp öne geçebilirim” bahanesine başvururuz. Kendimize karşı tamamen dürüst olmamız gerekir. Bir kimsenin geçmiş yaşamlarda bunca olumlu potansiyel biriktirmiş olması fevkalade ender bir durumdur. Tüm aşamalardan tek tek geçmenin bir sakıncası yoktur, her ne kadar her bir aşamaya yıllarımızı vermemiz gerekmese de. Aşamalı aydınlanma yolu hakkındaki metinlerden birinde içgüdüler orada dursa bile, doğrudan öne geçmeye çalışmayıp hızla bütün adımların üzerinden geçerek bunları pekiştirmenin daha iyi olacağı yazar.

Soru: İyiliğimiz ve şefkatimiz istismar edilmeksizin iyi ve şefkatli olabilir miyiz?

Yanıt: Chogyam Trungpa Rinpoche bu soruyla alakalı mükemmel bir söz uydurmuştur: “ahmakça şefkat.” Ahmakça şefkat bilgelikten yoksun şefkattir. Söz gelimi, bebek devamlı şeker ister. Ahmakça şefkatimizle bebeğe her istediğinde şeker verip dururuz. Bir manyak gelip de “Bana bir silah bul, birini vurmak istiyorum” dediğinde, “Cömertlik pratik ettiğime göre, ona bir silah bulacağım” dersek, işte bu ahmakça şefkattir.

Aynı şekilde, insanlar istismar ettiği halde biz vermeye devam edersek, bunun onlara yardımı olmaz. Bazen son derece sert ve katı olmak önemlidir. Başkalarına ihtiyaçları olanı vermemiz gerekir; ihtiyaçları olan şey disiplin olabilir. Onlara birinin “hayır” demesi gerekiyor olabilir; burada birinin onlar için sınırları belirlemesine ihtiyaçları olabilir. Söz gelimi, yaramaz bir çocuğun disipline ihtiyacı vardır. Batı’da disiplinsizlik felsefesiyle yetiştirilmiş bir nesil vardır: “Çocukları bırakın ne istiyorlarsa yapsınlar, onları özgür bırakın.” Bu politikanın fekalet sonuçları olmuştur. Bir sürü çocuk başka anne babalar kurallar koyduğu ve kendi anne babaları koymadığı için sevilmediklerini düşünmüş ve kendilerini güvensiz hissetmiştir. Anne babalarının kural koyacak kadar kendilerini sevmediğini ve umursamadığını düşünmüştür. O halde bazen bir çizgi çekmek ve herkesin bizden istifade etmesine izin vermemek için “Hayır” demek önemlidir.

Ahmakça şefkat faydalı bir şefkat değildir. Bize gereken bilgelikle beslenen şefkattir. Bu husus Budist öğretilerinde temel önem taşır ve om mani padme hum mantrasında ifade edilir. Mani “mücevher” demektir ve şefkati temsil eder; padme “lotus içinde” demektir ve bilgelik anlamına gelir. Bu ikisi elele gider.

O halde bazen “Hayır” demek gereklidir. Fakat bu karşımızdakinin canını yakabilir çünkü bunu anlamaz. Bu iyi midir? Karma öğretilerinde denir ki bir eylem kısa vadede bir parça zararlı ama uzun vadede son derece faydalıysa, ifa edilmelidir. Tabii ki hem kısa hem uzun vadede faydalıysa, en iyisi budur. Fakat söz gelimi, çocuklara avaz avaz bağırmayı kessinler de ben de uyuyabileyim diye şeker verirsem, bu kısa vadede faydalıdır ama uzun vadede değil. Bu tutum çocuklara zarar verir çünkü sürekli şeker yemek onları hasta eder. Ayrıca, şımarıp haşarı olurlar. Böyle bir durumda, kısa vadede bir parça canlarını yakıp hoşlarına gitmeyecek bir şey yapmak daha iyidir çünkü bu uzun vadede faydalı olacaktır. Neyin faydalı olacağını, neyin olmayacağını görmek bilgelik gerektirir ama bunlardan bazıları sağduyuya dairdir.

Soru: Erken yaşta ölürsek gelecek yaşamlarda yine aynı kişilerin eşleri mi oluruz?

Yanıt: Bu mümkündür ama illa ki böyle olacak diye bir şey yok. Aradaki bağ çok güçlüyse, bu olasıdır. Bunun bazı örnekleri vardır: bir çocuk bir aileye doğmuş ve bebekken ölmüştü ama ailesiyle bağı öylesine kuvvetliydi ki aynı ailede yeni bir bebek olarak yeniden doğdu. Böyle şeyler olur ama genellikle pek çok farklı karmik olasılık bulunur. Ölüm zamanı geldiğinde, bizi farklı yeniden doğuşlara sevk edecek farklı karmik izler etkinleşebilir.

Ayrıca yalnızca eşimiz gibi tek bir kimseyle ilişkimiz yoktur. Pek çok farklı yaşamlarda pek çok farklı kimseyle ilişkilerimiz olmuştur. Bu ilişkiler sürekli değişir. Bir yaşamda, başka bir kimseyle kimi etkileşimler meydana gelir ve ilişkimiz değişir. Dolayısıyla, bu ilişkinin sürekliliği illa ki eş ilişkisi biçiminde olmak zorunda değildir. Belki de beraber otlayan iki inek veya karınca yuvasındaki iki karınca olursunuz. Bu, ilişkinin daha önce nasıl gelişmiş olduğuna bağlıdır. Bunun yanı sıra, bu kimseyle bir sonraki yaşamda veya ondan sonrakinde karşılaşmayabiliriz de. Onunla karşılaşmamız bundan binlerce yaşam sonraki bir gelecekte de gerçekleşebilir.

Yeniden doğuş anlayışını hakikaten var olan, katı ve somut bir benliğin veya kişinin yokluğuna dair temel öğretilerle birleştirmek önemlidir. Mesele gelecek bir yaşamda, adı her neyse, eşimle karşılaşacak olmam değildir. Her kişi bir devamlılıktır – bir enerji devamlılığı, bilinç devamlılığı, eğilim ve alışkanlıklar devamlılığıdır. Bazı gelecek yaşamlarda iki kişinin devamlılıkları buluşur ama bu aynı şu anda olduğumuz ben ve sen şeklinde olmayacaktır.

Hepimiz kalabalık bir odaya girdiğimizde bir iki kişinin gözümüze iliştiği bir an yaşamışızdır. Onlara bir yakınlık ve sıcaklık duyar, onlarla konuşmak isteriz. Öte yandan, bir başkası da bize “Of! Bu kişiyle işim olsun istemiyorum” hissini verir. Bunun sebebi nedir? Bu, o kimseyle önceden bir bağımız olduğuna dair bir emaredir. Milyonlarca varlıkla bağlarımız bulunur. Bunlardan bazıları daha yakın zamana ait ve daha kuvvetlidir; bu yüzden bu kimselerle deneyimlerimiz bizi daha fazla etkiler. Diğer bağlar ise zayıf olabilir: aynı şehirde doğup da asla karşılaşmamamız mümkündür.

Soru: Liyakat ya da olumlu potansiyel gelecek yaşamlara nasıl taşınır?

Yanıt: “Liyakat” (İng. merit) yanıltıcı bir tercümedir. İzci birliğindeymişiz gibi puan toplayıp, sonra yeterli puanı kazandığımızda yakamıza bir rozet takılmaz. Kimsenin skor tuttuğu yoktur. “Liyakat” kelimesini “olumlu güç” veya “olumlu potansiyel” olarak tercüme etmek daha iyidir. Aynı araba aküsü yükler gibi olumlu potansiyeller geliştiririz. Yeterli potansiyel biriktiğinde, araba çalışacaktır. Aynı şekilde, olumlu bir şeyin meydana gelmesi için pek çok olumlu potansiyel biriktiririz. Ayrıca olumlu davranmaya yönelik alışkanlıklar geliştiririz.

Çeşitli zihin düzeyleri ve çeşitli beden düzeyleri bulunur. Ham zihin veya bilinç, duyu bilinçlerimizdir: görme, işitme, tat alma vb. Ayrıca zihinsel bir bilinç olan gizil bilinç vardır ve esasen kavramsal düşünme anlamına gelir. Bir de zihnin en gizli düzeyi vardır ki bu da kavramlardan arınmıştır.

Ham ve gizil bilinçlerimiz biz uyanıkken iş başındadır. Görür, işitir, düşünürüz, vb. Rüya bilinçlerimiz daha gizildir. Rüya görmeden uyuyorsak, bu daha da gizil bir düzeydir. Ölüm sürecinden geçtiğimiz esnada, zihinsel devamlılığımız ham bedenlerimizden ayrılırken bilinçlerimiz giderek daha da gizil hale gelir. En gizli düzey, bir andan diğerine devamlılığı temin eden yalın devamlılık, yalın zihin açıklığı ve farkındalıktır. Daha ham düzeyler farklı istasyonlarda veya farklı ses düzeylerinde açık bulunan bir radyo gibiyken, en gizli düzey radyonun salt açık olmasıdır.

Buna paralel olarak, ham zihnin temeli olan ham bedenimiz vardır. Gözlerimiz, kulaklarımız, vb. vardır; bunlar görmenin, işitmenin ve diğer duyumların temelini oluşturur. Gizil beden kanalların ve çakraların enerjisidir (Çincede qi). Gizil beden, gizil zihinsel bilincin temelidir. Enerji bedenimizin içinde rahatsız olduğunda, tuhaf düşüncelere ve hislere sahip oluruz. Gizli enerji gizli bilincin payandasıdır. Söz konusu bilincin elektriği gibidir. Gizil enerji ve gizil zihin birlikte yaşam kıvılcımı gibi bir şey teşkil eder.

Gelecek yaşamda devam eden şey, ne yakılan veya gömülen ham beden ne de ham bilinçtir. Kavramsal zihinsel bilincimiz, enerji, kanallar, vb. de değildir. Gelecek yaşamlarda devam eden şey gizli bilincin devamlılığı ile bunu destekleyen enerjidir. Taşıma bandında duran bir heykelcik gibi bir yaşamdan diğerine taşınan katı ve somut bir ben yoktur. Bir film katı ve somut bir şey gibi görünür ama aslında bütün film – baştan sona var olan herhangi bir unsur olmaksızın – bir devamlılık teşkil eden ayrı ayrı karelerden oluşur. Aynı şekilde, her ikisi de sürekli değişen gizli bilinç ve gizli enerjinin bu devamlılığı da bir yaşamdan diğerine geçer. Bu süregiden yaşam kıvılcımıdır.

Liyakat veya olumlu potansiyel, biriken bir enerji türüdür. Bu olumlu enerji gizli enerjiyle, yaşam kıvılcımıyla birlikte taşınır. Potansiyeller, gelecek yaşamlara geçip orada devam eden bir tür gizil enerjidir.

Alışkanlık veya içgüdü nedir? Diyelim ki her sabah gevrek yemek gibi bir alışkanlığımız var. Dün de gevrek yedik, ondan önceki gün de ve bugün de yine gevrek yemiş olalım. Burada alışkanlık nedir? Fiziksel bir şey değildir. Birdenbire zihnimizde beliren bir kase gevrek değildir. Zihinsel bir şey de değildir: zihnimizde bize sürekli “Gevrek ye, gevrek ye” diyen bir ses değildir. Tüm söyleyebileceğimiz, onlarca gün gevrek yemek şeklinde cereyan eden benzer olayların bir dizilişi bulunduğudur. Buna dayanarak, sözün gelişi, gevrek yeme alışkanlığımız olduğunu söyleriz. Buradan yola çıkarak, yarın sabah da büyük olasılıkla gevrek yiyeceğimizi tahmin edebiliriz. Bu yalnızca lafın gelişidir veya bir betimleme tarzıdır. Benzer olaylardan oluşan bir diziye alışkanlık adı verilir. Zihinsel yaftalama dediğimiz de budur.

Alışkanlık somut bir şey değildir; hatta zihinsel de değildir. İçgüdüler de öyle. Diyelim ki nezaketli davranmak gibi bir alışkanlığımız var. Dün de nezaketli davrandık, ondan önceki gün de naziktik ve bugün de naziğiz. Buna dayanarak, lafın gelişi, nezaketli davranma içgüdüsünden bahsederiz. Daha sonra gelecek bir yaşamımız olur. Gelecek yaşamda olduğumuz çocuk nezaketli bir çocuktur. Eşyalarını paylaşır ve kurabiyelerini başkaları da yesin ister. Başkalarından sadece bir şeyler almayı istemez. İşte bu nezakettir. O halde, gelecek yaşamlarda devam eden bir nezaket alışkanlığı olduğunu söyleyebiliriz. Yine de alışkanlık somut bir şey değildir. Devam edişi tamamen ayrı ayrı anlar temelinde gerçekleşmiştir. Dün gerçekleştiği an, ondan önceki gün gerçekleştiği ve ondan önce gerçekleştiği anlar vardır.

Bu anların her birinin altında yatan gizli bilinç ve enerji olmuştur çünkü bunlar her daim oradadır. Radyo hep açıktır. Buna dayanarak, içgüdülerimizin de bunun yanı sıra taşındığını söyleyebiliriz. İçgüdülerin gelecekte devam etmek için katı ve somut bir şey olmaları gerekmez. Bunlar fiziksel tohumlar değildir.

Gelecekte süregitmenin mekanizması budur. Olumlu potansiyeller (“liyakat”), yaşamı destekleyen enerjiyle elele giden bir tür çok gizil enerjidir. İçgüdüler ve alışkanlıklar yalnızca sözün gelişidir ve bu yaşamdaki ve gelecek yaşamlardaki benzer olayların dizilişine dayanır. Bir yaşamdan diğerine geçen gizli zihin ve enerjinin varlığına dayanarak, benzer olayların bir dizilişinin – bir alışkanlık veya içgüdünün – söz konusu olduğunu söyleriz.

Soru: Burada bazı kişiler korunmak amacıyla yanlarında küçük Buddha heykelcikleri taşıyor. Bu nasıl işe yarar?

Yanıt: Burada iki etmen söz konusu. Bir tanesi nesne tarafındadır. Bu gibi heykelcikler çok yüksek lamalarca takdis edilmiştir. Pek çok usta biraraya gelerek on milyon kez om mani padme hum zikrederek nesnelere üfler. Bir lama da bunu yapabilir ya da derin ve yoğun meditasyona oturabilir. Bilimsel bir analojiye başvuracak olursak, manta zikretmek ve konsantrasyon nesnelerin manyetik alanını – enerji alanını – değiştirerek onlara belli bir ruhani manyetik nitelik kazandırır.

İkinci etmen, bu nesneleri kullanan kimselerin önceden oluşmuş eylemleri ve karmalarının yanı sıra inançları ve güvenleridir. Kişiler bir şeyin onları koruyacağına dair bir inanca ve güvene sahipse, bu güvenleri onları koruyabilir. Bu güven onları bir atom bombasından korumayabilir ama durumla faydalı bir şekilde baş edecek güvene sahip olmadıkları olaylarda onları koruyabilir.

Bir domuzun boynuna kutsanmış bir sicim veya imge asılsa, bu onu kesilmekten korur muydu bilmiyorum. Fakat bir kimse bu kutsamanın işe yaramasına olanak verecek potansiyele sahipse, o zaman işe yarar. Her iki etmen de gereklidir. Bu yapbozun iki parçasının birbirine uyması gibidir.

Teşekkür ederim.