Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Anasayfa > Tarihsel, Kültürel ve Karşılaştırmalı Çalışmalar > Budizm ve İslam > İki Okyanusun Kavuşması: Sufilik ve Budizm Üzerine Diyalog

İki Okyanusun Kavuşması: Sufilik ve Budizm Üzerine Diyalog

On Dördüncü Kutsal Dalai Lama ve Sufizm Alimleri
Roshan Farsça Araştırmaları Merkezi, University of Maryland,
College Park, Maryland, ABD, Mayıs 2013
Bazı kısımları Alexander Berzin tarafından düzenlenmiştir
Türkçe’ye çeviren: Yeşim Özben

Wallace Loh (University of Maryland Rektörü): İyi akşamlar, ben University of Maryland Rektörü Wallace Loh. Siz değerli konuklarımız, Hanımlar ve Beyler, hepiniz bu son derece müstesna etkinlik günlerine hoşgeldiniz diyorum. Dinlerin dünya için olduğu gibi, okyanus da ruhu yüzdüren yaşam kaynağıdır; okyanus rüzgarlar ve gelgitlerle yarıldığında dinî tutkulara benzer. Bugün iki okyanusun, Budizm ve Sufizm okyanuslarının nazik bir kavuşmasına tanıklık edeceğiz. Bu, ender yaşanan umut verici bir fırsat ve bu sebeple konuklarımıza en içten teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bugün On Dördüncü Kutsal Dalai Lama kampüsümüz üzerinde derin bir iz bırakmıştır. Varlığını; sadelik, iyilik ve güleryüzlülüğünün ışığını bizimle paylaştığı için biz de kendisine şükranlarımızı sunuyoruz.

Bu öğleden sonra Kutsal Dalai Lama ile başka bir geleneğin alimlerinin armağanlarını paylaşmak istiyoruz. University of Maryland, Roshan Farsça Araştırmaları Enstitüsü'nden son derece başarılı ve saygıdeğer katılımcıları ağırlıyoruz. Kendileri bizlere yüzlerce yıllık gelenek, bilgi ve inanç aktarıyorlar. Bize bu fırsatı sunduğu için Sanat ve Beşerî Bilimler Fakültesi Dekanı Bonnie Thornton Dill'e teşekkür etmek istiyorum. Dekan Dill, ırk, cinsiyet, iş, aile ve yoksulluk konusundaki akademik çalışmalarıyla uluslararası başarı kazanmış bir akademisyendir. Kişiliğin bütün olarak öğretisi konusuna son derece derinden bağlıdır. Alkışlarınızla Dekan Bonnie Thornton Dill'i davet ediyorum.

Bonnie Thornton Dill (Sanat ve Beşerî Bilimler Fakültesi Dekanı): İyi akşamlar. Ben de Rektör Loh gibi sizlere hoşgeldiniz diyor ve bu çok özel sunuma katıldığınız için teşekkür ediyorum. Bu öğleden sonraki programımız olan "İki Okyanusun Kavuşması: Sufizm ve Budizm Üzerine Diyalog" başlıklı etkinliğimizde kendini ağırlama fırsatını bize sunduğu için Tibet'ten On Dördüncü Kutsal Dalai Lama'nın buradaki varlığından onur ve minnet duyuyoruz.

Burada Sanat ve Beşerî Bilimler Fakültesi olarak mottomuz "Dünya Alimi Ol"dur – deneyimlemek üzere olduğumuz şeye oldukça uygun düşen bir deyiş. "Dünya alimi olmak", dünyayı uluslaraşırı bir mekan olarak kucaklamak, kişilerin ve fikirlerin hareketini ve akışını anlamak; kendi ülkesinde olduğu gibi başka ülkelerde de farklılığı ve çeşitliliği kucaklamak anlamına gelir. Bu süreçte bilgelik kazanmak önümüzdeki en zorlu hedeftir zira bilgelik, biriktirdiğimiz bilgiyi yalnızca entelektüel olarak değil, duygusal ve ruhsal olarak da büyümek için kullanmamızı gerektirir ve Kutsal Dalai Lama'nın bugün daha önceki konuşmasında söylediği gibi, tüm bu çeşitliliğe rağmen tek bir ortak insanlık olduğunu anlamak ve bu bilgeliğe eriştiğimizde, bunu dünyada iyilik yapmak için bir güç olarak kullanmak demektir.

Muhteşem bilgi ve deneyim sahibi Kutsal Dalai Lama, siz, barışı, anlayışı ve uyumu teşvik etmek için hem bilgi hem deneyimlerinize dayanarak "dünya alimi olma"nın ne demek olduğuna dair kendi idealinizin somut örneğini teşkil ediyorsunuz. Bu sebeple, bugün burada olmanız bizim için çok özel bir fırsat ve bugün burada gerçekleşecek diyalogdan öğreneceğimiz çok şey olduğunu biliyoruz. Bugün Kutsal Dalai Lama'nın yanı sıra, katılımcılarımız arasında Roshan Kültür Mirası Enstitüsü'nün kurucusu ve başkanı Elahé Omidyar Mir Djalali; Roshan Farsça Araştırmaları Başkanı ve University of Maryland Roshan Farsça Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Fatemeh Keshavarz; Ney ustası, müzisyen Hossein Omoumi; onun yanında oturan vokalist Jessika Kenney; University of Maryland Tarih Profesörü ve Roshan Farsça Araştırmaları Enstitüsü'nde Akademik Gelişim Görevlisi Ahmet T. Karamastaffa ve Chapel Hill'de University of North Carolina’da Kenan Ordinaryüs Profesör ve Carolina Orta Doğu ve İslam Medeniyetleri Araştırma Merkezi Müdür Yardımcısı Carl W. Ernst bulunuyor.

Bugünkü programa başlamadan önce, son olarak, Kıymetli Lama Tenzin Dhonden'in bugünkü etkinliğe pek çok katkısı için kendisine teşekkürlerimi sunmaktan mutluluk duyuyorum. Kutsal Dalai Lama'nın Kişisel Barış Temsilcisi olan Lama Tenzin'in değerli önerileri ve lojistik uzmanlığı işlerine yürekten bağlı personelimize bu günün planlamasına dair sürecin her noktasında rehberlik etmiştir. Bu etkinliği onsuz yapmamız imkansız olurdu; insanlar bunu çoğu kez öylesine söyler, ama ben bunu burada kesinlikle en derin samimiyetimle ifade ediyorum.

Şimdi size Sufizm ve Budizm hakkındaki bu eşsiz diyalogun gerçekleştirilmesinde çok büyük katkısı olan Dr. Elahé Omidyar Mir Djalali'ı tanıtmaktan onur duyuyorum. Roshan Kültür Mirası Enstitüsü'nün Kurucusu ve Başkanı olan Dr. Mir Djalali, ömrünü İran kültürünün korunması ve ilerlemesine adamış, bu işin sarsılmaz bir savunucusudur. Roshan Kültür Mirası Enstitüsü, onun liderliğinde, İran kültürü ve araştırmalarının dünya çapında korunması, aktarılması ve öğretilmesine yönelik en önde gelen bir kurum haline gelmiş olup, ABD, Avrupa ve Asya'da çeşitli girişimlere destek vermektedir. Enstitü 2007 yılında bu üniversitedeki Farsça Araştırmaları Bölümü'ne destek olarak liderlik etmiş, Roshan Farsça Araştırmaları Enstitüsü başkanlığına fon sağlamanın yanı sıra yüksek lisans bursları, lisans bursları ve Farsça programlarına yönelik bağışlarla akademik programı güçlendirmiştir. Bu cömertliği onurlandırmak amacıyla, Dil, Edebiyat ve Kültür Fakültesi içerisindeki Farsça Araştırmaları Merkezi artık University of Maryland Roshan Farsça Araştırmaları Enstititüsü adını almıştır.

Geçtiğimiz son iki sene boyunca Dr. Mir Djalali ile birlikte çalışma ayrıcalığını tattım ve kendisini çok dürüst bir insan olarak tanıdım. Kendisi kelimenin tam anlamıyla zarif ve çok başarılı, mütevazi ve azimlidir ve kendisine arkadaşım demekten onur duyuyorum. Dr. Mir Djalali, yürüttüğü çalışmaların ve çok kültürlü arka planının uzantısı olarak, kültürlerarası iletişimi geliştirmeye yönelik çabaları da özenle teşvik etmektedir. İran'da doğmuş, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde öğrenim görmüş, daha sonra Sorbonne ve Georgetown Üniversitesi'nde yüksek lisansını ve Sorbonne'da dilbilim alanında doktorasını tamamlamıştır. Çok başarılı bir yazar olan Dr. Mir Djalali, çok iyi konuştuğu Fransızca, İngilizce ve Farsçada eserler yayımlamıştır. Kendi yazılarına ek olarak, Tasavvuf metinlerini Fransızca ve İngilizceye gönüllü olarak çevirmek için kelimelere sığmayacak zaman ve çaba harcamıştır. Bu bağlamda, On Dördüncü Kutsal Dalai Lama'nın ve onun insani değerlere bağlılığının çok büyük bir hayranıdır. Size Dr. Elahé Omidyar Mir Djalali'yi sunmaktan büyük mutluluk duyuyorum.

Dr. Elahé Omidyar Mir Djalali: Dekan Thornton Dill'e teşekkür ediyorum. Söylediklerinizden o kadar onur duydum ki buna karşılık ne diyeceğimi bilemiyorum. Kutsal Dalai Lama, Rektör Wallace Loh ve saygıdeğer dinleyiciler, Roshan Kültür Mirası Enstitüsü ve "eğitim yoluyla aydınlanma" misyonu adına, "İki Okyanusun Kavuşması: Sufizm ve Budizm Üzerine Diyalog" isimli bu harikulade etkinliğe katkıda bulunmaktan onur ve mutluluk duyuyoruz. Tibet'ten On Dördüncü Kutsal Dalai Lama'nın huzurunda olmak ve kendisinin diyalogumuza esin ve rehberlik kaynağı olması bizim için muhteşem bir onurdur. Kutsal Dalai Lama barış adına en kusursuz örneği teşkil etmekte olup, tüm dünyadan insanlara insan davranışını dönüştürmek yoluyla insan sorunlarını çözmek, dünyada barışın temeli olarak şefkat ve tüm büyük dinlerin hedefleri ve etiklerindeki ortaklıkları anlamak konusunda dersler vermiştir. Dünyanın küçüldüğünü ve tüm insanların neredeyse tek bir toplum haline geldiğini gören Kutsal Dalai Lama, günümüzün büyük tehditleri ile güvenlik ve çevre hakkında çözümler üretebilmek için daha güçlü bir evrensel sorumluluk düşüncesini geliştirmek amacıyla gösterdiği çabalarda yorulmak bilmemiştir. Özveri, sevgi ve şefkat değerlerini teşvik etmeye adadığı ömrü ve bilhassa kendi yurdundaki Çin egemenliğini sonlandırmaya yönelik olarak yürüttüğü barışçıl kampanya, 1989 yılında kendisine sunulan Nobel Barış Ödülü ile tüm dünyada tanınmıştır. Kişisel olarak ise, Kutsal Dalai Lama ile Hindistan, Dharamsala'da ilk kez tanıştığımda, yalnızca barış ve küresel birlik mesajı değil, aynı zamanda sıcaklığı ve huzurlu varlığı da bana esin kaynağı olmuştu. Daha sonra esin verici sözlerini ve yazılarını okuyup Fransa, Toulouse'da birkaç gün boyunca verdiği konferans ve derslere, ve yine başka vesilelerle, bulunduğu başka etkinliklere katıldım. Benim için Kutsal Dalai Lama'nın öğretileri gençliğimde aldığım Sufizm öğretisindeki temel değerlerin, yüksek ahlak ilkelerinin ve uygulamalarının sürekli bir hatırlatıcısı olmuştur. Kendimi bir Sufizm uzmanı olarak değil, daha ziyade olan ve pek çok seneyi Sufizm metinlerini başkalarıyla paylaşmak için anonim olarak Fransızca ve İngilizceye çeviren, bu ekolün bir öğrencisi ve ruhani bir arayışçı olarak görüyorum.

Sufi ustalarının bize öğrettiği gibi, “aleyka be qalbeka” – “kalbin neyse osun.” Sufizm ruhani içsel bilginin uyanışının sesi olup, tüm büyük dinlerin etik ilkelerini kuşatır. "Sufizm" kelimesi Batılı bir kelimedir; Farsça bir kelime olan ve "arafa"dan gelip "bilgi", "bilişsellik" ve "aydınlanma" demek olan "erfan" kelimesinin tam anlamını vermez. Kutsal Dalai Lama'nın öğretilerinde benim için bu denli güçlü yankı bulan mesaj da her birimizin içinde olan bu içsel bilgi ve özveri gücüdür. İşte bu ortak değerlerin ruhuyla, bugün burada Sufizm ve Budizm üzerine bu diyaloga katılmayı kabul ettiği için büyük bir minnettarlıkla Kutsal Dalai Lama'ya teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca University of Maryland Rektörü Loh ve kendisinin önderliği ile bu etkinliğin gerçekleştirilmesinde çok büyük çaba harcamış olan herkese de teşekkürlerimi sunuyorum.

Ayrıca, bugün burada sizlere Dr. Fatemeh Keshavarz'ı tanıtmaktan da mutluluk duyuyorum. Kendisi geçtiğimiz yıldan beri University of Maryland Roshan Farsça Araştırmaları Enstitüsü'nde Müdür olup, Fars Dili ve Edebiyatı alanda Roshan Enstitü Başkanlığını yürütmektedir ve bundan önce de, 2004 ve 2001 yılları arasında Asya ve Yakın Doğu Dilleri ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı yaptığı St Louis'deki Washington University’de yirmi yılı aşkın bir süre boyunca ders vermiştir. İran, Şiraz'da doğmuş ve büyümüş, Şiraz Üniversitesi ve University of London'da eğitim görmüştür. Ödüllü kitaplar, pek çok dergi makalesi ve etkileyici şiirler yazmıştır. Dr. Keshavarz bize Sufizm pratiklerinde ruhanilik ifadeleri olarak şiir ve müziğin önemi hakkındaki görüşlerinden bahsedecek. Kutsal Dalai Lama'ya hoşgeldin niteliğinde ruhani bir armağan olarak, Tasavvuf öğretisini insan nefesi, kalp atışı ve dünyanın en basit ve en eski enstrümanı olan neyle bir araya getireceği bir sunum yapacaktır. Bu çok önemli vesilenin, bizleri etnik köken, cinsiyet ve sosyal statüden bağımsız olarak birbirimize bağlayan ortak insani değerler temelinde tüm inançların ve dinlerin birliğine açılan bir kapı olmasını diliyorum. Teşekkür ederim. Dr. Keshavarz.

Dr. Fatemeh Keshavarz: Bu zarif sunumunuz için size teşekkür ediyorum, Dr. Mir Djalali. Kutsal Dalai Lama, burada sizinle beraber Sufizm ve Budizm hakkındaki diyalogun parçası olmaktan büyük onur duyuyorum. Bu diyaloga "iki okyanusun kavuşması" adını verdik çünkü Budizm ve Sufizmin ortak hazinelere sahip iki devasa okyanus gibi olduğuna inanıyoruz. Derine daldığımız takdirde, bu okyanusta birbirinin eşi inciler bulabileceğimizi düşünüyoruz. Kutsal Dalai Lama, Tasavvuf şiirinde ihtisaslaşmış bir akademisyen olarak akademik eğitimimi almadan çok önce, çocukken ailem beni Tasavvuf şiirine yöneltti; bu o sırada benim için hem oyun, hem eğitim, hem meditasyon, hem de ibadetti. Bu sabah aynı sizin dediğiniz gibi eğitimin öneminden bahsediyordum, dolayısıyla, benim Tasavvuf şiiri eğitimimin önemli bir kısmı ailemden ve aynı zamanda burada bulunan dostum ve meslektaşım, hem müzisyen hem de müzik konusunda akademisyen olan Üstat Hossein Omoumi'den geliyor. Kendisi de Tasavvuf müziğine olan yeteneğini, bilfiil eğitimini görmeden önce, öncelikle ailesinden almıştır. Üstat Omoumi ömrünü ney enstrümanının veya İran neyinin gizemlerini keşfetmeye adamıştır. Bu enstrümandan da biraz bahsedeceğiz, ama Üstadın felsefesine göre talebenizle derin bir eğitim ilişkiniz olması gerekir; bu sadece teknik bir pratik değildir, geliştirilmesi gereken bir ilişkidir.

Ayrıca yine burada bizimle birlikte, Cava Gamelan müziği de dahil olmak üzere pek çok ruhani geleneğin talebesi olan, vokalist ve besteci Jessika Kenney de bulunuyor. Jessika dokuz yıl önce Üstat Omoumi'nin bir performansına katıldığında İran Tasavvuf Müziğine âşık olarak kendisinin öğrencisi olmak istedi. Geçtiğimiz dokuz yıldır bunu yapıyor. Bu dokuz senenin kendisi için seslerin anlamını değiştirdiğini; artık seslerin yalnızca sesler olmaktan ziyade kendi duyguları içerisindeki daha derin düşünceleri ifade ettiğini söylüyor. Sufilerin yüzyıllar boyunca dediği gibi, kelime ve melodilerin birleşimi çok, pek çok şey olabilir, bir duaya açılan kapı gibi; bizim için bir dua anını aralayan, Dr. Mir Djalali'nin uykuya dalan "içsel ses" dediği içsel düşünceleri uyandıran bir kapı; müzik de işte bunları uyandırmak ve sizin de "kalbin nitelikleri" dediğiniz o şeyi beslemek için kullanılıyor.

İnsan nefesi ve kalp atışı gibi, bu da evrensel bir dil. Çevrilmeye ihtiyacı olmayan bir dil; bu sebeple Sufiler bunu tüm dünyaya konuşabilecekleri bir dil olarak görüyorlar. İranlı konuşmacılar bununla yaşıyor, size sunacağımız bir armağanda da göreceğiniz gibi, bunu kaligrafiyle yapıyorlar; bunu alıntılıyor, şarkılarla söylüyor, öğretiyorlar ve bundan dolayı günlük yaşamlarının önemli bir parçasını oluşturuyor. Bu şiirden gelen imgeler de yaşamlarının bir parçasına haline geliyor. Bu imgelerden en önemlilerinden bir tanesi de ney imgesidir. [Flüt müziği faslı]

Büyük onüçüncü yüzyıl Tasavvuf Şairi Celâleddin Rumi neyi bir insan, bir âşık, kamışın neye dönüşmek için kamışlıktan koparıldığı gibi yurdundan koparılmış, hakikatın peşindeki bir gezgin olarak betimlemiştir. Ve aynı sizin Budist mitolojisinde bizlerin şimdi arzu aleminde bulunan, birbirinden ayrılmış ışık varlıkları olabileceğimizi ve dolayısıyla semavi kökenlerimizi veya ışıktan geldiğimizi unutabileceğimizi söylediğiniz gibi, Rumi de bize nereye ait olduğumuzu unuttuğumuzu söyler; öylesine şaşırmış olabiliriz ki daha yüksek bir yerden geldiğimizi unutabiliriz; bunu hatırlamamızın yolu da dinlemekten, bu içsel sese kulak vermekten geçer. Bundan dolayıdır ki en önemli Tasavvuf eserine "dinle" diyerek başlar [Flüt fon müziğinde İran Tasavvuf şiirinden mısralar].

O yüzden şöyle der: “Şu neyin neler söylediğini can kulağı ile dinle zira o birşeyler anlatmada. Ayrılıklardan şikayet etmededir. Ney der ki: Beni kamışlıktan kopardıklarından beri feryâd ü figânım cihandaki herkesi ağlattı.”

[Yine müzik ve şiir.]

Ve şöyle der: “Ayrılık bağrımı delik deşik eylesin, tâ ki aşk derdini anlatabileyim zira kim ki yurdundan, geldiği yerden uzak kalmıştır, mutlaka hısmıyla kavuşmayı diler”

Sufiler için bu arayışın, bu köken arayışının motoru aşktır; Rumi, "sesime sıcaklığını veren güç, ateş" der, "Aşktır". Aşk ise Sufiler için kuramsal bir kavram değildir. Evet, teorik olarak bundan uzun uzun bahsedebilirler, ama önemli olan deneyimdir. Aşkı tatmamız gerektiğine inanırlar. Tat kavramı son derece önemlidir, ve ancak o zaman aşkın dönüştürücü özelliklerini kavrayabiliriz. Rumi de bundan dolayı, "aşk kendini yüreğin ağladığı gibi gösterir" der; yani kendini anlatmaktan veya bizim onu anlatmamızdan ziyade, kendini gösterir. Bu özlem ruhani arayış halindeki kişiye ilerleme gücünü verendir ama özlemin kendisi anlatılamaz veya açıklanamaz çünkü bir biçimi yoktur.

Rumi, "aşkın gizemini kaldırmak ve anlatmak için konuştum durdum, ama aşka geldiğimde çok kötü bir iş yaptığımı gördüm çünkü aşk anlatılmaz; ama tadıldığı zaman, aşk yüreği mühürler." O halde Tasavvuf şiiri ve müziğinin işi bu tadı, bu biçimsizliğin tadını veya bu biçimsiz güzelliği arayış halindeki kişiye getirmektir.

[Yine flüt müziğiyle birlikte şiir.]

Kutsal Dalai Lama, şimdi size Sufizm konusunda önemli bir akademisyen ve University of Maryland’da Tarih Profesörü olan Profesör Ahmet Karamastaffa'yı takdim etmek istiyorum. Kendisi Sufizm’in başlıca kavramları üzerine kısa bir konuşma yapacak.

Profesör Ahmet Karamastaffa: Teşekkür ederim, Dr Keshavarz. Kutsal Dalai Lama, saygıdeğer meslektaşlarım ve konuklarımız, Kutsal Dalai Lama'ya, sizlerin huzurunda, Sufizm’in bazı temel kavramlarını sunmak fevkalade bir ayrıcalık ve bu sebeple burada olmaktan onur duyuyorum. Budizm ve Sufizm gerçekten de devasa okyanuslardır ve bugün burada bana ayrılan zaman içerisinde Sufizm’in tüm önemli noktalarına değinmem mümkün olmadığından, sizlere Sufi düşüncesi ve pratiğinin Budizm’in önem verdiği noktaları yankılayacağına inandığım bazı özelliklerinden bahsedeceğim. Öncelikle Sufizm’in benliğe yaklaşımıyla başlamak istiyorum. Sufizm’in tüm gayretlerinin kalbinde yatanın bireyi denetlemek ve yeniden biçimlendirmek çabası olduğunu söylemek mübalağa olmayacaktır. Sufiler için her bir insana ruhani bir öz bahşedilmiştir, ama bu ruhani öz normalde insan yaşamının önemsiz, günübirlik sorunlarıyla örtülmüş olarak, uyku halinde bulunur. İnsan bireyi böylelikle günlük sosyal yaşantısında genellikle benmerkezli ve bencil olmaya meyillidir, ama ruhani kalp kendi içimizde ve çevremizde var olan ilahi alametlerle uyanabilir ve gördüğümüz gibi, Sufiler şiir ve müziğin bu anlamda özellikle zenginlikler barındırdığına inanırlar. Ruhani kalp, bir kez uyandıktan sonra büyüyerek, gitgide en başta onu bastırmış olan önemsiz, daha düşük olan benliğin yerini alabilir. Bu daha düşük benliğin denetimi ve nihayetinde ruhani kalple yer değiştirmesi genellikle kalbin özen ve sabırla beslenmesi gereken uzun ve çetin bir yolculuk olarak düşünülür.

Sufi, bu yolculukta bu kalbi ortaya çıkarmak için sosyal, günlük benliği sökmeye, katman katman soymaya çalışır ve daha sonra ruhani uzvu, yani kalbi, onunla bir olmak için, işlemeye uğraşır. Bencillikten bensizliğe, düşük benlikten yüksek benliğe giden bu yolculukta, reforme olmuş ruhani kişilik tüm Sufizm düşüncesi ve pratiği için temel önem taşır. İlginç bir şekilde, Sufi bu yolculukta bir duraktan diğerine ilerlerken, tüm varlıklara derin, varoluşsal bir tevazu ve sarsılmaz bir özveri ile yaklaşmaya başlar. Sufi, ruhani kalbin işlenmesi yoluyla benmerkezciliğin tüm izlerini silmek suretiyle, benliği varlığın tümünü sadakatle yansıtan bir aynaya dönüştürmüş olur: her şey birdir, her şey birbirine bağlıdır; hepimiz "yaşam" denen bu macerada birleşmiş haldeyizdir. Bunu idrak ettiğinde, Sufi diğerlerinin kaderini iyileştirmek için durmaksızın çalışan özgeci bir hizmetkara dönüşmüş olur. İnsanları bencilliğin derinliklerinden kurtarıp, birbirine bağlı olmanın en yüksek noktasına doğru yöneltmeyi amaçlar. Sufi, bağlantıyı kuran düğüm noktasına dönüşür; daha doğrusu, tüm varoluşun derinlemesine birbirine bağlılığını yansıtan ayna haline gelir. Benmerkezciliğin silinmesi ruhani kalpte gizli kalmış hazinelerin, yani aşk, şefkat ve özveri kilidini açmıştır ve Sufi de bu hazinelerin zenginliklerini soru sormaksızın ve karşılıksız olarak herkese dağıtır.

Sufi, tüm varlıkları birbiriyle ilişkilendiren özverili bağ olmak suretiyle, sosyal yaşamın sıklığında yaşar. Toplumdan bakir doğaya kaçış, dünyadan yalıtılmış topluluklara çekilme diye bir şey yoktur. Sufinin ruhani kalbi cilalamak için tecrit halinde geçirmesi gereken bazı dönemler olmakla beraber, düzenli sosyal yaşamı tamamen bıraktığı hemen hiç olmaz. Topluma ve topluluk halinde yaşama olan bu bağlılık Sufizm’in başlıca özelliğidir. Bundan dolayıdır ki Sufiler bilinen Sufi ustaları etrafındaki topluluklar şeklinde örgütlenir, ama yine de ayrık gruplar olarak toplumdan ayrılmayı reddederler. Kentsel veya kırsal toplumun daha geniş toplulukları içerisinde sıradan insanlar olarak yaşarlar. Örgütlenmeleri genellikle kelimenin tam anlamıyla, toplumun geneline yiyecek, barınak, ruhani ve maddi yardım, dinî rehberlik, terapi, sosyalleşme, eğitim ve hakikaten besleyici olan eğlence biçiminde her türlü hizmeti sunan toplum merkezleri haline gelir.

Sufilerin bu şekilde toplumla bütünleşik olmaları, bu toplumsal içgüdü, bu toplumsal anlamda sorumluluk sahibi olma yönü, Sufizm yolculuğunun tamamına erdiği noktadır. Sufi önemsiz düşük benliği fethetmiş ve terbiye etmiş, onun yerine yüksek, ruhani anlamdaki kişiliği koymuş ve bu ruhani kişilikten akan aşk ve şefkat pınarlarını tüm varlıkların özgeci hizmetine adamıştır.

Bu Tasavvuf yolculuğuna dair pek çok şeyin, Kutsal Dalai Lama'nın ömrü boyunca gerçekleştirdiği işlerde son derece ikna edici ve güçlü bir şekilde kendini gösteren belli başlı Budist amaçlarında yankı bulacağına inanıyor, ve yorumlarınızı dinlemek için sabırsızlanıyorum. Ama öncelikle, saygıdeğer meslektaşım ve dostum Carl Ernst'ü takdim etmek istiyorum. Dekanımız kendisinin University of North Carolina’dan olduğunu söylemişti, kendisi Batı ve Güney Asya başta olmak üzere İslam Çalışmalarında uzmandır. Yayımlanmış araştırmaları esas olarak üç alanda yoğunlaşmaktadır: genel ve kritik alanlarda İslam çalışmaları, Sufizm ve Hint-Müslüman kültürü. Carl'ı bugün burada konuk etmek bizim için bir ayrıcalıktır. Söz senin, Carl.

Carl Ernst: Çok teşekkür ederim Ahmet, Kutsal Dalai Lama'nın huzurunda Hindular, Budistler ve Sufiler arasındaki geçmiş ve gelecek karşılaşmalara dair birkaç şey söylemek için buraya davet edilmiş olmak gerçekten de özel bir ayrıcalık ve bir onur; bu fırsat için herkese teşekkür ediyorum. Kuşkusuz, bu ruhani gelenekler arasında samimi bir ilişkinin olasılığını sorgulayacaklar olacaktır, bilhassa da bazen Sufizm’in içinden çıktığı İslami çevreyle ilişkilendirilen katı inançlara ilişkin olarak. İnsanlar Hindular ve Müslümanlar arasında geçmekte olan ve modern Hindistan, Pakistan ve Bangladeş'in tarihine zarar veren çatışmalardan rahatsızlık duyabilir. Ayrıca Tayland, Sri Lanka ve Burma'da Budistler ve Müslümanlar arasındaki fay hatlarından tedirgin olabilirler ve elbette dinsel farklılıkların hatıralarının ötesinde, basitçe özel olma faktörü vardır; yani Hinduizm, Budizm ve Sufizm’in tarihsel gelenekleri içerisinde belli öğretmen neseplerine derin ve özel sadakatler ve yakınlıklar ile yerel ruhani merkezler bulunur ve bunlar hep birlikte milyonlarca ruhani arayıcının ruhani perspektiflerini belirler.

Erken Avrupalı alimler Sufizm’in bir biçimde Hinduizm veya Budizmden çıktığını ileri sürmüş olsa da, Sufi pratiğinin çoğunun mürşit-mürit ilişkisinin kaynağı olarak Muhammed Peygamberle ve Sufilerin kalbin kitabı olarak okudukları Kuran'ın vahiysiyle ilişkili olduğunu yadsımak güçtür. Bununla beraber, insan ruhunun evrensel isteklerini ve özlemlerini ele alan Tasavvuf öğretileri Müslüman olmayanlar için de güçlü bir çekim noktası oluşturmuştur. Dolayısıyla, onüçüncü yüzyıl Hristiyan düşünürü Ramon Llull Arapça öğrenmiş ve Sufi tarzında aşk şiirleri bestelemiştir. Aynı şekilde, ünlü Musevi düşünürün torunu olan Abraham Maimonides de Musevilik ile son derece uyumlu gördüğü Sufizm’in içsel yolu veya tarikatı hakkında oldukça çok yazmıştır.

Daha kapsamlı olarak, yüzyıllar boyunca, Farsça konuşan Hindu alimleri Babür İmparatorluğu'nda sekreter olarak çalışmış ve klasik İran şiirinde eğitim almıştır. İran edebiyatının çok büyük bir kısmı Sufi öğretileriyle içiçe olduğundan, bu Hindu alimlerin pek çoğunun Rumi, Hâfız ve diğerlerinin mistik içgörülerinden son derece etkilenmiş olduklarına şaşırmamak gerekir. Pek çok Sanskrit yazısının Farsçaya tercümesi de dahil olmak üzere, Hindular ve Sufiler arasındaki bu fevkalade karşılaşmaların hikayesi modern tarihe egemen olan siyasi çatışmaların gölgesinde kalmışsa da, mutlulukla söyleyebilirim ki akademisyenler aslında bu karmaşık kültürel ve ruhani ilişkilerin gerçekten meydana gelmiş olduğu şekillerin önemli örnekleri olarak bu büyüleyici maceraları giderek daha çok çalışmaktadır.

Budizm durumunda, Sufizm’le olan karşılaşmasının hâlâ meydana gelmeyi bekleyen bir fırsat olduğunu söylemek mümkündür. Geçmişte Sufiler ve Budistler arasında diyalog meydana gelmiş olabileceği zamanlar olmuştur, ama bunlar kışkırtıcı bir biçimde eksik kalmıştır. Orta Asya Tasavvuf hocası Ala' Ad-Dawla As-Simnani duygusal olarak karşı koymaya çalıştığı halde Moğol hükümdarı Argun tarafından Budist keşişlerle münazara yapmaya zorlanmışsa da, önceki peygamberlerin temsillerini bedenin içindeki ışıktan figürler olarak görselleştirme gibi pratikler içeren kendi geliştirdiği meditasyon sisteminin Mahayana Budizm’inin önemli ruhani uygulamalarını yankıladığını görmek oldukça etkileyicidir.

Resmî İslam öğretileri putperestliği her daim reddetmiştir; bu Farsçada put'a tapma olarak bilinir ve Buddha'dan türemiş bir kelimedir; ancak Tasavvuf metinlerindeki ezoterik yorumlar, ister Tanrı ister Tasavvuf üstadı olsun, "gerçek âşığa" tapmak anlamına gelen puta tapmayı över. Hindular, Budistler ve Sufilerin ruhani görüşlerini birbirine bağlayabilecek amaçları bu kadar kısa bir sürede özetlemek güçtür, ama bu ilişkinin, Dr. Mir Djalali'nin de işaret ettiği gibi ve siz Kutsal Dalai Lama'nın da belirtmiş olduğu gibi, içsel ruha dair derin bir bilgi ve diğerlerinin insanlığına dair empati ve bilişsellik gerektirdiğini söylemek mümkündür. Bu, benzer ruhani karşılaşmaların bugün meydana gelebileceği biçimleri gözümüzde canlanlandırmaya çalışabileceğimiz tarihî bir an teşkil etmektedir. Kendi adıma Kutsal Dalai Lama'nın bu önemli sürece ilişkin düşüncelerini duymak için sabırsızlanıyorum. Teşekkür ederim.

Kutsal Dalai Lama: Sufi bir ruhani lider tanıyorum. Nereden geldiğinden emin değilim ama Paris'te yaşıyor ve kendisiyle birkaç vesile ile oradaki bazı dinlerarası etkinlikte buluştum. Kendisi çok nazik, yaşlı, sakallı biridir. Tuhaf olan şey, öğrenim görmek çok genç bir oğlu olduğu ve bu oğlunu Budizm’i etüt etmek üzere birkaç aylığına Hindistan'a gönderdiğiydi. Bu oldukça sıradışı bir durum; o eski usta da gerçekten de Budizm düşüncesi hakkında daha çok şey öğrenmek istiyor gibiydi. Bu benim Sufilerle kişisel ilişkime dair bir anekdottu.

Gerçekleştirdiğimiz buluşmalardan sonra çok kişi, bazı Sufi ve Budist pratikleri arasında pek çok benzerlik olduğunu söylerdi; benimse Sufizm’e ilişkin fazla bilgi veya deneyimim yoktu. Dolayısıyla, Farsçada bizzat "Sufi" kelimesinin "bilgi" veya "bilişsellik" anlamına geldiği söylendiğinde, bu olgu bilgelik ve analize verilen önemi vurgulamaktadır. Bu, Budizmin bilhassa Sanskrit geleneğine ait bir özelliğine benzer; buna göre, analiz ve sorgulama ile her şey giderek daha açık hale gelir. Öyleyse yalnızca inanca değil, bilgeliğe de yapılan bu vurgu benzerliklerden bir tanesidir. O zaman, sizin sunumlarınızda bir anlamda farklı düzeyler var gibi görünüyor. Derin bir düzeyde, bir nevi saf, özverili bir doğa; daha kaba bir düzeyde ise, yıkıcı duygular bulunur.

O zaman bu durum sorgulamayı ve daha sonra bu olumsuz duyguları giderme sürecini gerektirir. Eğer doğamız itibarıyla olumsuz duygularımızdan ibaret olsaydık, o zaman onlardan ayrı olamazdık. Bu çok zor olurdu. O halde daha derin ve daha kaba düzeyler arasında bir ayrım yaparsınız ve bu derindeki "Ben"in daha derinlikli bir kavranışıyla, bu daha kaba düzeydeki yıkıcı duygular azaltılır veya yok edilir. Bu da Budist düşüncesine benzer bir noktadır. Ayrıca Budizm’de kullandığımız zihinde canlandırma ve görselleştirme tekniklerinden de bahsettiniz.

Bu programı duyduğum zaman, hakkında daha çok şey öğrenmek için sabırsızlandım. Sufizm hakkındaki bilgim sıfır ve bugün bazı yeni fikirler edinmiş oldum. Ama elbette bilgim hâlâ son derece sınırlı, dolayısıyla başka nasıl yorumda bulunabileceğimi bilmiyorum. Temel olarak, tüm büyük dinî geleneklerin farklı yöntemler izlediğine inanıyorum. Yani çoğu teistik din Tanrı'ya kusursuz inanç ve kusursuz itaat nasihat eder. Bu inanç unsurunu kuvvetlendirmek için yaratıcı olarak Tanrı kavramı gelmiştir; buna göre Tanrı'nın yaratımının bir parçasından başka bir şey değilsinizdir. Bu nevi güçlü bir inanç ben merkezli bir tutumu doğrudan sarsar. Budistler için, bizler ben merkezli bir tutuma karşı bağımsız bir benlik olmadığını söyleriz. Bunlar farklı yaklaşımlardır ama öfke, kıskançlık, kuşku ve tüm diğer olumsuz duyguların temeli olan ben merkezli bir yaklaşımı güçsüzleştirmek anlamında aşağı yukarı aynı etkiye sahiptir. Sorunlara son derece bencil duygular kaynak teşkil ettiğinden, tüm büyük dinler sevgi, şefkat, hoşgörü, bağışlayıcılık vb. öğretir. Son kertede Tanrı'ya inanan tüm bu dinler Tanrı'yı sonsuz sevgi olarak tanımlar ve bu sevginin büyüklüğüne olan sarsılmaz bir inançla sevgi ve şefkat içerisinde hareket etme heyecanını keşfetmeye yardımcı olur.

Bu ziyaret daha çok bilgeliğe vurgu yapıyor gibi. Ithaca'da küçük bir grubun bir lideri vardı, gerçekten harikulade bir insan; bu kişi tüm farklı geleneklerin, bilhassa da farklı Hint geleneklerinin, aynı olması gerektiğine inanıyordu. Tüm önemli parçaların aynı olması gerektiğini düşünüyor ve bu inançla tüm bu felsefelerin aynılığını açıklamaya çalışıyordu ama bana bunu yapmanın çok zor olduğunu söyledi. Yakın dost olduğumuz için bir defasında farklı felsefeler arasındaki tüm farkları ve çelişkileri uzlaştırmaya çalışırken yaşadığı sorunlardan yakınırken, kendisine muhtemelen fuzuli, gereksiz bir iş yapmakta olduğunu söyledim.

Büyük Budist ustalarının tümü diğer eski Hint gelenekleriyle pek çok farklı soru ve tartışma ortaya atmıştır. Bunlardan bir tanesi olan Dharmakirti tartıştığı felsefeleri gerçekten de öğrenmek istiyordu ama derin kavramlar guru tarafından bir veya iki güvenilir talebeye sözlü olarak verildiğinden ve asla yazılı ya da başkalarına açık olarak sunulmadığından, bu çok zordu. Kısa bir süre boyunca bir Hindu ustasının hizmetkarı olmasına rağmen, yine de onun için bu gizli öğretilere ulaşmak çok güçtü. Sonra gurunun karısına bu isteğini söyledi; karısı guruya hizmetkarlarının kendisini bu işe adamış olduğunu ve öğretiyi öğrenmek istediğini söyledi ama bu da işe yaramadı. Daha sonra karısının aklına bir numara geldi; Dharmakirti'yi yatağın aklına saklayıp kendisi guruya sorular sorarken Dharmakirti de dinledi. İşte bu büyük Budist mantıkçıları önce çok uzun süreyi çalışmaya adamış ve ancak ondan sonra dinî tartışmalarda sorular ortaya atmışlardır. Budizm içerisinde dahi, pek çok soru sorar ve münazaralar yaparlar; öyle ki şu anda daha da ileri kollara ayrılabilecek dört büyük düşünce ekolümüz var. Münazara yoluyla farklı görüşler birdenbire ortaya çıkıveriyor. Dolayısıyla arkadaşıma da bu işin çok zor olduğunu çünkü farklı gelenekleri baştan sona bilen tüm bu büyük Budist ustalarının da bu farklılıkları kabul ettiğini söyledim.

Klasik Hint yazılarına baktığınızda, diğer geleneklerle münazara biçimlerinde oldukça deneyimli olan pek çok ustanın benimsediği bir norma göre, diğer pozisyonların yerine bir korkuluk dikerek sonra bunu alaşağı etmekle yetinemezsiniz. Bu ustalar karşı çıktıkları şeyi, eleştirilecek bir referans noktası olarak hakkını teslim etmek için, enine boyuna çalışırlardı. Bu ustaların rakiplerinin tartışmalarına ilişkin anlayışlarını olabildiğince rafine etmek için bunca çaba ve zaman harcamaları, farklılıkları ve ayrımları son derece ciddiye aldıklarının göstergesidir. O halde farklılıklar vardır ve her şeyi aynı yapmaya gerek yoktur.

Ayrıca daha önce Budizm içerisinde farklı felsefi görüşler olduğunu, bunların bir çoğunun bizzat Buddha tarafından öğretildiğini söylemiştim – farklı olan ama aynı hocadan, Buddha'dan çıkan görüşler. İnsanlara Buddha'dan böyle çelişkili felsefeler gelmesinin elbette Buddha'nın ne dediğinden emin olmamasından ve bu sebeple bir gün bir şey başka bir gün başka bir şey öğretmesinden kaynaklanmadığını söylüyorum. Bunun sebebi Buddha'nın kafasının karışık olması veya talebeleri arasında kafa karışıklığı yaratmak için farklı felsefi görüşler öğretmesi de değildi kesinlikle! Yanıt, bunun şart olduğudur. Buddha'nın kendi talebeleri arasında pek çok farklı mizaç vardı ve dolayısıyla bir o kadar farklı yaklaşım getirmek gerekiyordu. Ruhani alanda, farklı yaklaşımlar farklı felsefi görüşler anlamına gelir, bunların hepsi gerekli ve hepsi de harikulade bir hedefin peşindedir: tüm insanlığın duyarlı, şefkatli insanlar olması. Benim de kendi yaklaşımım ve düşünce biçimim, her şeyi aynı yapmak yerine, bu şekildedir.

O halde Sufizm uzmanlarının belirttiği gibi, Sufi ve Budist yaklaşımları arasında benzerlikler vardır. Ama yine de Budizm’de, Jainlik ve Samkhya felsefesi denilen eski Hint felsefi geleneğinde olduğu gibi, dışsal bir yaratıcı kavramı yoktur – yaratıcılar bizlerizdir. Şeyler bizim eylemlerimiz ve itici gücümüzle meydana gelir. Ama bir ayrım yapmamız gerekir. Budist geleneğinde, nedensellik ve nedensellik ilkelerinden bahsetmek her şeyin kökenini açıklamak için bu denli önemli olduğundan, duygulu varlıkların nedensel kökeni ile duygusal olmayan, cansız nesneler arasında bir ayrım yapılır. Nedensellik kanunu uyarınca, her ikisi de kendi nedenleri uyarınca meydana geldiği halde, acı ve haz yalnızca bilişsel becerisi olan varlıklar tarafından deneyimlenir.

Elbette müzik ve şarkının tüm geleneklerde ortak bir pratiği vardır. Kendi deneyimimizden biliriz ki, aynı veya benzer kelimeler söz konusu olsa bile, bunu söyleme şeklimiz veya müziğe geçirme yolumuzun dinleyici üzerinde farklı etkileri olabilir. Bu da yine bir benzer noktadır ama bazen insanlar enstrümanlara ve müziğe aşırı bağlanır ve hakiki anlamını unuturlar. Pek çok Tibet manastırında ayinler gerçekten çok sevilir çünkü enstrümanları kullanmak için bir vesiledir ama etüt etmeye gereken önemi vermezler. Bu gibi durumlarda, aynı bir Tibetli ustanın bir zamanlar dediği gibi, "insanlar dallara tutunurken köklerle ilgilenmeyi unutur."

Dr. Fatemeh Keshavarz: Kutsal Dalai Lama, farklı sistemler arasında muhteşem benzerlikler ama aynı zamanda farklılıklar olduğunu çok güzel bir biçimde ifade ettiğinizi düşünüyorum; ayrıca bu konuya müzik örneğinde, sizi salıvermesi anlamında değil de, köklere ulaşmak olarak görülmesini düşünmeyi çok ilginç buluyorum. Diğer bir deyişle, kalbinizi meditasyon yapabilmek için açan bir araç. Belki meditasyon da bir eğlenceden ya da hobiden ziyade böyle bir şey, bir nevi dua etmek. Ama size daima Tanrı'nın bir parçamız olduğunu düşünerek büyümüş bir Tasavvuf geleneği talebesi olarak sormak istediğim şey, gerçekten bir sınır olmadığı. Benden ayrı olan bir yaratıcı değil bu; benim içinde bir ışık kaynağı ve eğer ona bakarsam, ona ilgi gösterir beslersem, o zaman ben ve Tanrı arasında sınır olmaz. Sanıyorum ki pek çok Sufinin de size bunu diyeceğini söylemek mübalağa olmaz; bu insan biçiminde yaşadığımızı ama kapıyı açma becerisinin içimizde olduğunu; o zaman da okyanusa düşen şu damla olurdu; o artık bir damla değil, okyanus. Yani...

Kutsal Dalai Lama: Sanırım siz farklı bir "benlik" düzeyinden bahsettiniz – Budist literatürün bazen "Buddha doğası" adını verdiği daha derin bir düzey, ki bu bizim Buddha veya bir anlamda "Tanrı" olma potansiyelimizdir. Yakın zamanda, Hristiyan bazı arkadaşlarla Hindistan'daki bazı seminerler sırasında birisinin biraz farklı bir yorumu oldu; Tanrı'nın içimizde olduğunu ve yaptıklarımızın da bunu uyandırdığını söyledi. Bu benim için yeni bir şeydi ve görünüşe göre Sufizm’de de aynı fikir var; Tanrı'ya dua etmek ve inanmanın gerçekten bunu uyandırmanın bir yolu olduğu. Bu Budist pratiğine oldukça benzerdir.

Profesör Ahmet Karamastaffa: Ben de aynen bunu söylemeye çalışıyordum, yani bunun esasında temelde kendimizden gizlediğimiz katmanları soyma çabası olduğunu; sizin "derin benlik" dediğiniz şey ve bu derin benlik esasında "hepsinin bir olduğu"nun keşfidir; hepimizin birbirimize bağlı olduğu düşüncesi ve yüzden de o zaman sevgi ve şefkat ve özveri akmaya başlar. Ama bu konuda uğraşmamız gerekiyor ve dua, şarkı, müzik, evet, bunlar adeta katmanları soymak gibi.

Kutsal Dalai Lama’nın tercümanı: Bu soyma metaforu Budist literatürdekine son derece benzer; Budist metinlerde de aynı metaforu görüyoruz.

Profesör Ahmet Karamastaffa ... Tasavvufta da öyle, aslında [bir kadın sesi araya giriyor: "soğan gibi soymak"] bazen insanların bunun ne kadar zor olduğunu anlamasına yardımcı olmak için sayılar veriliyor, üzerini örten "yetmiş bin örtü var", örten yetmiş bin örtü ve bunları soymanız lazım, teker teker, teker teker, ta ki derinde yatan, saklı hakikati açığa çıkarana dek.

Kutsal Dalai Lama’nın tercümanı: Klasik Budist metinlerinde 84.000 biçim kederden bahsedilir.

Profesör Ahmet Karamastaffa: Sizde daha fazla [gülüşmeler].

Kutsal Dalai Lama: Demek ki verilen sayılar bile birbirine benziyor. Doğrusu, metinlerde kederin 84.000 biçiminden bahsedilmesine rağmen, ayrıntıya indiğinizde, sunumlar bundan çok daha genel, 21.000'inin şu kategoriye ve 21.000'inin bu kategoriye ait olduğu sınıflandırmalar gibi [gülüşmeler].

Profesör Ahmet Karamastaffa: Tasavvuftakinin tamamen aynısı, esasında Tasavvuf yolculuğu da büyük etaplar ve duraklar şeklinde sınıflandırılır ve bunların da her birinde yol boyunca belli sayıda engeller bulunur ve bunları aşmaya çalışır ve sonunda ruhani kalbe ulaşmayı umarsınız. Ve bir kez ulaştığınızda da, benlik, ben merkezli varlık artık orada değildir, ondan geriye bir şey kalmamıştır: işte damlanın damladığı, okyanusa ulaştığı ve onunla bir olduğu yer burasıdır; sanırım ana fikir bu ve bu da...

Kutsal Dalai Lama: Paralelliklere ilişkin olarak, Budist metinlerde "damlalar"dan ziyade okyanusun birliğinde birleşen farklı akıntılara ilişkin bir metafor bulunur.

Profesör Ahmet Karamastaffa: Evet, kesinlikle.

Dr. Fatemeh Keshavarz: Kutsal Dalai Lama, kitaplarınızda şiirden ve kısa hikayelerden alıntılar yapıyorsunuz; merak ediyorum, şiiri esin kaynağı ve meditasyon aracı olarak kullanıyor musunuz, bu geleneğinizin bir parçası mıdır?

Kutsal Dalai Lama: Genelde, eski Hint ustaları tarafından yazılmış tüm o metinleri ve mısraları çocukluğumuzdan itibaren ezberlememiz gerekiyor. Bu günlerde meditasyon yaparken bazı mısraları yüksek sesle söylüyor ve anlamları üzerine düşünüyorum. Bunu son derece faydalı buluyorum. Budistler arasında meditasyon yapan kimileri müziği daha etkili mısraları müzikle söylemek için kullanıyorlar ama bu benim yaklaşımımım önemli bir unsuru değil.

Çevresindeki diğer bazı münzevilerle birlikte münzevi bir hayat süren bir Budist uygulayıcının hikayesi anlatılır. Her biri birbirinden ayrı kalır ve münzevilerden birisi müzikle bazı dualar veya mısralar söyler, ses de giderek zayıflar ve sonunda dururdu. Bir gün bir münzevi belki de uyuyakalmış olduğunu sanmış ve sessizce ne olduğuna bakmış ve görmüş ki münzevi derin meditasyon halinde. Bu durum meditasyon yapmakta olan o münzevinin melodik bir biçimde şarkı ve ilahi söylemeyi belli bir ruh haline ulaşmak için kullandığı anlamına geliyordu. Bu noktaya vardığında ses azalıyor, bir nevi "ses ötesi" olan tek noktalı o hale ulaştığında ise sönüyordu. Melodi olduğu zaman kulak bilinci işlemeye devam eder, gerçek meditasyon geldiğinde ise, beş duyu organları devreden çıkar.

Profesör Ahmet Karamastaffa: Kutsal Dalai Lama, aynı şey Tasavvuf pratiğinde de bulunur; biz buna "zikir" diyoruz ve bir nevi mantradır; ya müzikal olarak ya da bazen sadece yüksek sesle söylemek suretiyle esasında tekrar edilip duran formüller. Pek çok Sufi bunu şarkı olarak veya yüksek sesle söylerken duyusal bir biçim kazandığını ama bunun gerçekten içselleştirilmesi gerektiğini söyler; yani ne kadar çok tekrarlarsanız aklınızın ve kalbinizin o kadar parçası haline gelir ve o zaman durduğunuzda bile ve görünürde sessiz olduğunuzda bile, zikir, anımsama, ilahi söyleme sizin içinizde süregider. Ana fikri böyle bir şey. Bazen kanınızdadır, ruhunuzdadır, artık duyusal değildir, duyabileceğiniz veya görebileceğiniz bir şey olmaktan çıkmış, kişinin kendisi ilahiye dönüşmüştür, ana fikir budur.

Kutsal Dalai Lama: Hint Tibet geleneğinde pek çok farklı yüksek sesle söyleme biçimi bulunur, bazıları çok daha güçlü bir sesle, diğerleri fısıldar gibi, yine başkaları ise yalnızca zihinsel tekrarlama yoluyla, tamamen sessiz olarak söylenir.

Carl Ernst: Yoga konusunda çalışmış ve bazı Sanskrit mantraların tekrarının Arapça "zikir"in isimlerine çok benzer olduğunu gören bazı Sufiler arasındaki bir gelenekten bahsetmek istiyorum; bizi bir şekilde içsel varlıkla bağlantıya geçiren bu hecelerin yüksek sesle tekrarlanması yeni farkındalık düzeyleri açar.

Dr. Elahé Omidyar Mir Djalali: Kutsal Dalai Lama, zamanımızın kısıtlı olduğunu biliyorum ama siz keşişten, meditasyondan, tekrardan ve bunun sessizliğe gömülmesinden bahsederken aklıma Rumi'nin şu mısrası geldi: "Kelimeler sayılabilir ama sessizlik ölçülemez", yani nihayetinde o düzeye ulaşıyorsunuz.

Kutsal Dalai Lama: Yakın zamanda Hindu bir uygulamacı ile görüştüm. İngilizce konuşuyor ve anlıyordu ama talebesi bana son yirmi iki senedir bu kişinin tek kelime konuşmadığını söyledi. Yirmi iki sene! Çok zor. Bizim de belli bir süre tamamen sessiz kaldığımız bazı uygulamalarımiz var. Ben de bunu arada uyguluyorum ama bir hafta boyunca bile tamamen sessiz kalmak çok zor bir şey. Çok bilinçli olmak gerekiyor, yoksa kelimeler gelip durur!

Dr. Elahé Omidyar Mir Djalali: Kutsal Dalai Lama, bu buluşmayı sona erdirme görevi bana düşüyor. Bana vaktimizin dolduğunu söylüyorlar. Bu karşılaştırma çalışmasıyla ilgili daha fazlasını duymaya hâlâ aç olsak da sizi de yormak istemiyorum. Hindistan’dan buraya çok uzun bir yolculuk yaparak, 16 saati yolda geçirdiğinizdensizi daha fazla yormak istemiyoruz. İzin verirseniz artık bu etklinliğin kapanışını yapma vakti geldi.

Kutsal Dalai Lama: Bu tür konuşmalar gerçekten harika. Benzerlikleri ciddi bir şekilde tartışabiliriz ve sonra farkı bulduğumuzda bu farklı yaklaşımların gerçek amacının ne olduğunu anlamaya çalışmak gerçekten çok faydalıdır. Karşımıza, daha önce de söylediğim gibi, aynı amaç çıkar. Bu tarz buluşmaların gerçekten daha fazla yapılması gerekiyor; öncelikle akademik bir düzeyde, benzerlikleri ve farklılıkları tartışmak ve bunların neye hizmet ettiğini anlamak için. Daha sonra ciddi uygulamacılar ile buluşmalar düzenlemek gerekiyor; gerçi yirmi iki seneyi tek kelime etmeden geçirmiş o ustayı buraya çağırmak da nafile olurdu [gülüyor]!

Tibetliler gibi Çinliler de Buddha veya başka önemli figürlerin heykelleri gibi devasa heykeller yapmayı severler. Geçen sene, Tibetli bir grup dev bir heykel inşa edip beni de kutsamam için davet etti. Gidip törenlerine katıldım ve Budizm hakkında bir konuşma yaptım. Ben Budistim, o yüzden o dev heykele saygı duyuyorum ama aynı zamanda da o katı heykel bin yıl boyunca kalacak ama o bin yılda asla konuşmayacak [gülüşmeler ve alkış]! Yani sessizlik pratik eden insanların da mucize gerçekleştirme becerileri yoksa bu tarz etkinliklere katılması gereksizdir. Her neyse, uzun yıllar boyunca çalışmış samimi, ciddi uygulayıcıların bir araya gelmeleri ve farklı deneyimlerini paylaşmaları gerekir. Bunun aynı potansiyele ve aynı tarzda etkiye sahip olduklarını göstermek için önemli olduğuna inanıyorum.

Dr. Elahé Omidyar Mir Djalali: Kutsal Dalai Lama, bunu kendileriyle başbaşayken yapıyorlar, sizin de bahsettiğiniz sebeplerle kendilerini insanlara açmıyorlar çünkü anlamanın ve yorumlamanın o kadar çok farklı düzeyi var ki çoğu kişi tarafından yanlış anlaşılmak korkusuyla o ciddi uygulayıcılar sessiz kalıyor ve düşünce ve fikir alışverişini kendi içlerinde gerçekleştiriyorlar. Rumi ve ve Şems Tebrizi ve pek çok diğeri bunun örnekleri – gerçek uygulayıcıların bir çoğu insanlara açılmıyorlar. Halka konuşurken çelişik bir dil kullanıyorlar, aynı Buddha'nın ve öğretilerinin bazılarının çelişkili olduğundan bahsederken söylediğiniz gibi. Sufi Ustalar da aynısını yapıyor çünkü büyük bir izleyici bir grubunda, herkesin öğretilenden anlayabildikleri kadarını anlayacağını ve/veya duyacağını söylüyorlar. Bu yüzden karmaşık ve anlaması güç kavramlar üzerine oluabilecek kafa karışıklığını önlemek amacıyla, sadece kendi içlerinde konuşuyorlar çünkü yanlış anlamaların daha az meydana geldiği bir noktaya ulaşmış durumdalar.

Kutsal Dalai Lama: O zaman dahi, herkese açık olması gerekmez, derin, gerçek deneyimlerini paylaşabilecek yalnızca on veya yirmi uygulayıcıdan oluşan bir seçki yeterlidir. Bu, çok ama çok önemli bir nokta olan farklı geleneklerin değerini anlamak için son derece değerli bir girişim olacaktır. Şu anda gerçek bir ahenk geliştirmek amacıyla dinî uyumu teşvik etmek için çaba göstermemiz gereken bir zamandayız. Karşılıklı saygı ve anlayışı geliştirmek için elimizden gelen her tür çabayı göstermemiz gerekiyor – kitap kelimeleri veya harikulade sunumlara değil, gerçek ruhani deneyime dayanarak.

Yakın zamanda bazı Hindu uygulayıcılar ile iletişime geçmeye çalıştım. İki ay önce, her on iki senede bir yapılan, neredeyse yetmiş milyon hacının biraraya geldiği devasa bir buluşma olan Kumbh Mela'ydı; ben de son üçüne katıldım. Son defasında yine katılmak istedim ama hava muhalefeti kiralık uçağımın Dharamsala'dan kalkmasına olanak vermedi. Tanrı istemedi diyebiliriz [gülüşmeler]! Oraya bir mesaj göndererek çırılçıplak gelen o uygulayıcılarla tanışmak istediğimi söyledim. Bana bu insanlardan bazılarının karlı dağlarda yıllar ve hatta on yıllar boyunca hiçbir şekilde örtünmeden kaldıkları söylendi, yani belli bir deneyimleri olması lazım. Bizlerin ısı toplamak ve üretmek için özel bir tür tekniğimiz var; o olmadan karda hayatta kalamazsınız. Bu insanlarla gerçekten tanışmak istiyordum ama hava izin vermedi!

Bu yüzden size bu organizasyonu gerçekleştirmek için gösterdiğiniz çabalardan dolayı çok teşekkür ediyorum ve bu tarz yeni buluşmaları sabırsızlıkla bekliyorum; reklam için değil, sadece farklı gelenekler, bunların gerçek öğretileri ve etkileri, vs. hakkında daha derin bir bilgi edinmek amacıyla.

Dr. Elahé Omidyar Mir Djalali: Bugünun etkinliği tarihî bir öneme sahip olup umarız Kutsal Dalai Lama'nın kılavuzluğunda yapılan pek çoğunun ilki olur. Bu etkinliğin gerçekten de tüm dinler arasında içten diyalog için yalnızca bir başlangıç olması umuduyla. Kutsal Dalai Lama'ya nazik katılımı için ve University of Maryland ile her bir katılımcıya tek tek teşekkürlerimi sunuyorum; ayrıca dinleyicilere Kutsal Dalai Lama’nın kılavuzluğundan faydalanmak üzere burada oldukları ve bu anlamlı paylaşımı zevkle dinledikleri için teşekkür ediyorum.

Roshan Enstitüsü, Budizm ile Sufizm arasındaki bu ilk buluşmanın hatırası olarak Kutsal Dalai Lama için bir armağan hazırladı. Bu bir İran şiirinin el yazması ve şöyle diyor…okuyabilir miyim? [Farsça okuyor].

Tercümesi: "Kalp kelimeler, kinayeler ve tezlerden başka, yüz bin biçimde konuşmayı bilir". Her şey kalpte bitiyor.