Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Anasayfa > Tarihsel, Kültürel ve Karşılaştırmalı Çalışmalar > Budizm ve İslam > İslam ve Budizm Arasındaki Bazı Benzerlikler:Snjezana Akpınar ve Alex Berzin’le Söyleşi

İslam ve Budizm Arasındaki Bazı Benzerlikler:
Snjezana Akpınar ve Alex Berzin’le Söyleşi

Bazı kısımları düzenlenerek alıntılanan orijinal metin:
“The Dharma of Islam: A Conversation with Snjezana Akpinar
and Alex Berzin.”
Inquiring Mind (Berkeley, California), vol. 20, no. 1 (fall 2003).

Türkçe’ye çeviren: Güzin A. Yener

Batıdaki çoğu kişi İslam hakkında bilgisiz ve İslam’dan korkuyor. Yanlış bilinen bazı hususları giderme ve İslam’la Budizm arasındaki bağlantıyı keşfedebilme umuduyla Inquiring Mind, Alex Berzin ve Snjezana Akpınar arasında bir söyleşi hazırladı. Alex 29 yıl boyunca zaman zaman Kutsal Dalai Lama’nın tercümanlığını da yaptığı Hindistan’daki Dharamsala’da yaşadı. Şu anda Almanya’nın Berlin şehrinde yaşıyor ve Tibet Budist meditasyonu ve felsefesiyle ilgili dersler veriyor. Seminer vermek amacıyla çıktığı sayısız dünya turunda Budizm ve İslam arasındaki tarihi etkileşimi de araştırdı. Yazdığı online tarih kitabı The Historical Interaction between the Buddhist and Islamic Cultures before the Mongol Empire ’i [Moğol İmparatorluğu Öncesinde Budist ve İslam Kültürleri Arasındaki Tarihsel Etkileşim] hazırlamak için yaptığı araştırma ile Türkiye, Ürdün ve Mısır’daki üniversitelerde konferanslar verdi ve Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’d aki akademisyenlerle görüştü.

Snjezana Akpinar ise Budizm’i benimsiyor fakat çalışmaları İslam üzerine. Aslen eski Yugoslavya’n ın Hırvatistan Cumhuriyeti’nden geliyor ve ünlü bir Budist akademisyen olan babası da ileri yaşında Sri Lanka’ya giderek orada bir rahip oldu. Akpınar, haftalık programının yarısını Kuzey California’d a bir Çin Budist Manastırı olan City of Ten Thousand Buddhas’da [ Onbin Buddha’nın Şehri, çn.] Budistlere Batıyı öğretmekle ve öbür yarısını da Berkeley’deki Graduate Theological Union’da İslam ve karşılaştırmalı dinler üzerine dersler vererek Hıristiyanlara Doğu’yu öğretmekle geçiriyor.

Inquiring Mind: Alex, Budizm’i İslam dünyasına en çok tanıtanlar arasındasın. Bunu yaparken nelerin üzerinde duruyorsun ve bu nasıl karşılanıyor?

Alex Berzin: Benim yaklaşımım Müslüman dinleyicilerden bir şeyler öğrenmek üzerine. Onlara İslam’ın standart tarih içerisinde – ki basit bir şekilde Müslümanların Budist kültürlere gelerek her şeyi yok ettikleri belirtiliyor – oldukça yanlış bir şekilde temsil edildiğini düşündüğümü söylüyorum. Aslında Budizm ve İslam arasında oldukça uzun süren yapıcı bir etkileşim var. Yıkıcı taraflara bakarsak da bunların dini olmaktan çok ekonomik ve politik çıkarlar neticesinde gerçekleştiği görülüyor. Dolayısıyla bu tarihi etkileşimin açıklığa kavuşturulmasına yönelik sorular yöneltiyorum.

Doğal olarak, bu da Müslüman dinleyicileri Budizm hakkında soru sormaya yönlendiriyor. İslami ülkelerde ziyaret ettiğim bazı teoloji enstitülerindeki İslam akademisyenleri Tanrı tartışması hakkında konuşmakla oldukça ilgiliydiler. İslami bir ülke olan Endonezya’da deneyimlediklerime göre İslami bir dinleyici kitlesine “Budizm Tanrı’ya inanmıyor,” demenin bir yolu yok. Bu bütün kapıların bir anda yüzünüze kapanması demek. Endonezya’daki dini siyaset, kabul edilen beş dinin Tanrı’ya inanmak üzerinden yasal sayılması üzerine kurulu: Hinduizm, İslam, Protestanlık, Katoliklik ve Budizm. Endonezyalı Budistler, Budizm’in Tanrı’ya olan inancını Adibuddha’ya dayanarak açıklar. Bu yaklaşık olarak bin yıldan biraz fazla bir süre önce Endonezya’da yaygın olan Kalachakra (Zaman Döngüsü) öğretilerinden gelir. Adibuddha kelime anlamı olarak ilk ya da ilksel Buddha manasındadır. Endonezyalı Budistler Adibuddha hakkında tam bir kavrayışa sahip değildi ama bunu tam olarak anlayıp açıklamadan “İşte bizde Tanrı’ya eşdeğer olan bu,” dediler. Doğal olarak, Endonezya’ya gittiğimde oradaki Budistler Adibuddha’nın aslen ne demek olduğunu açıklamamı istediler. Onlara bunun sadece zihnin saf ışığı üzerinden anlaşılabileceğini anlattım. Bu herkeste görünümlerin ve algıladıklarımızın yaratıcısı olan şeydir, yani bir bakıma bir yaratıcıya benzer.

Adibuddha’nın bu genel yorumunu kullanarak, diğer ülkelerdeki İslam âlimleriyle bir diyaloga girebildim. Onlar da buna oldukça açık bir şekilde yaklaştı; çünkü İslam Allah’ı kişileştirmez. Benzer şekilde, her zihinde varolan bu yaratıcı güç – ki herkesin içinde bulunan yaratıcı bir tanrı olarak görülebilir – de kişileştirilmemiştir.

Tibet Budizmi’nin Nyingma, Kagyu ve Sakya ekollerinde açıklandığı gibi, Adibuddha kelimelerin ve kavramların ötesinde, tahayyül edilemeyendir. İslam âlimleri bununla kolayca bağlantı kurabildi. Ayrıca, bu öğretilerde içkin olarak bulunan temel sevgi ve şefkat ilkeleri de İslam âlimlerinin Budizm hakkında daha çok bilgi edinmeye açık olmasına yol açtı.

Tarihsel olarak Afganistan, Orta Asya ve Hint altkıtasında yaşayan Budistler Müslüman yöneticiler tarafından Kuran’da geçtiği şekildeki katı anlamıyla Hıristiyan ve Musevileri kapsayan “Kitap ehli”ne dâhil sayılmadı. Yine de, “Kitap ehli” ile aynı statü ve haklara sahiptiler. Bu bir tür vergi ödedikleri sürece kendi dinlerini sürdürmeye devam edebilecekleri anlamına geliyordu. Bu yüzden, Müslüman akademisyenlerle olan diyalogumda “Kitap ehli” ifadesiyle anlatılmak isteneni birlikte keşfetmeye çalıştık. Gine’de yaşayan Batı Afrikalı Sufi bir lider bir keresinde bana “Kitap ehli”n in bir şekilde dünyayı yaratan veya düzene koyan bazı soyut etik ve ahlaki ilkelere inanan kişileri temsil ettiğini söylemişti. Bu ille de Tevrat'i (Musa'nın Beş Kitaplar) kabul edenler anlamına gelmez. Ayrıca, daha sonra yaptığım araştırmalar sırasında beni etkileyen bir başka şey de bugünün Özbekistan ve Kuzey Afganistan’ı olan bölgelerde Budist metinlerin çevrildiği eski diller olan Eski Türkçe ve Soğd dilinde Dharma sözcüğünün Yunanca’dan alınan ve “yasa” anlamına gelen nom sözcüğü kullanılarak çevrilmiş olmasıydı. Dharma için kullanılan bu nom sözcüğü daha sonra Soğdca üzerinden Budist metinlerin çevrildiği Uygurca (Türkî bir dil) ve Moğolca gibi diğer Orta Asya dillerince de ödünç alınıp kullanılmıştır. Modern Moğolca’da “nom” yalnızca “Dharma” kelimesi yerine kullanılmaz, ayrıca “kitap” manasında, Dharma’yı içeren kitaplara gönderme yapan ek bir anlamı daha vardır.

IM: Peki, Budistlerin gerçekten de Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Musevilerin Tevrat'i gibi bir kitapları yok mu?

AB: Hayır, ama zaten bu “Kitap” meselesi dinlerarası diyalog ve uyum için önemli olan etik yasaları belirtir.

Snjezana Akpınar: Ben de benzer bir düşüncedeyim. Türklerin Müslüman olmadan önceki kültürüne dair pek çok öğenin babası sayılan Cengiz Han’ın fethettiği ve yönettiği toplulukları “kanun” anlamındaki yasa’ya dayanarak yönetmesini hatırlamak ilginçtir. Tabii bunlara dünyevi kanunlar demek daha doğru ama yasa kavramı Dharma’ya oldukça yakın bir kavram. Dünyayı döndüren ezeli ve ebedi yasayı temsil ediyor.

AB: Sanırım buradaki husus her iki dini takip edenlerin daha kolay iletişim kurabilmesi için ortak kullanılan bir terminoloji oluşturmaya ihtiyaç duymamızla ilgili.

SA: Evet. İslam Şeriatı bazı bakımlardan kulağa oldukça Budist gelebilir. Arapça şeriat, “büyük cadde” veya “sokak” anlamına gelir, insanların dünyadaki trafik daha iyi işlesin diye uymaya ihtiyaç duyduğu kanunlardır. Bunlar sadece insanların uyum içerisinde yaşayabilmesi için belirlenen parametrelerdir. Şeriata göre; içgüdülerimiz, kuşkularımız ve sezgilerimizle nasıl başa çıkacağımızı bilmemiz gerekir. Demek ki şeriat yalnızca bir kurallar bütünü değil; aynı zamanda hakikate yaklaşmak için gerekli yöntemler bütünüdür ki bu neredeyse bir tür meditasyon.

Tarikat yani “yol” ise genellikle şeriatın merkezi olarak tanımlanır. Şeriatı bir dairenin çevresi olarak düşünürseniz, tarikat sizi çemberin ortasına götüren yoldur. Şeriatı bir küre olarak düşünürseniz, tarikat sizi diğer kürelere bağlayan kürenin merkezidir. Tanrı’ya yani bilinmeyene, hiçliğe giden doğrudan yoldur.

Dolayısıyla İslami kavramlar arasında Budist olanlara oldukça benzeyenler vardır. Öncelikle çoğunun Orta Asya’dan geldiğini söylemek lazım; demek ki pek çoğu aslında Budizm’le ilgili bir yerlere bağlanıyor, tarihsel olarak da böyle bu. Budizm, İslam ve Hıristiyanlık arasındaki bağlantıları fark etmek gerçekten çok ilginç. Thomas Aquinas’ı inanç ve akıl ile ilgili kendi teolojisi hakkında yazmaya iten Büyük İslam teologu Gazali’nin ilahiyat üzerine yazdıkları olmuştu. Bu hususlar tüm Orta Asya’da hem Budistler hem de Budist olmayan tarafından etraflıca tartışılmış konulardır.

AB: “Uygun çaba” anlamına gelen cihad gibi kavramların da Budist öğretilere benzer bir bağlantısı var.

SA: Düşünüş şeklin cihad olabilir, yaptığın her şey cihad olabilir.

AB: Cihad teriminin çağrıştırdığı askeri nitelikler, Budist terminolojide de bulunur. Bu şaşırtıcı değil; ne de olsa Buddha’nın kendisi de asker ve yönetici kastından geliyordu. Uygun çabayı gösterdiği için Buddha rahatsız edici duygularla girdiği savaşı kazanan anlamında “Muzaffer” olarak adlandırıldı. Peki, bu savaş nerede gerçekleşti? Bu tamamen zihnin içerisindeydi ve cehalete, açgözlülüğe, bağlılığa, öfkeye ve nefrete karşı yapılan bir mücadeleydi.

Orta Asya ve Hindistan’da bulunan Sufi hareket ve Budizm arasında da karşılıklı birçok tesir mevcuttu. Sufizm’de mantraların tekrarlanışına benzer pratikler vardır. Sufilerin Tanrı’nın isimlerini zikretmesi gibi, Budistler de Manjushri’nin isimlerini zikreder. Ek olarak, hem Budistlere hem de Müslümanlara tanıdık gelen tavaf ve hac gibi pek çok uygulama vardır. Her iki dinde de cömertlik ve herkesin birbiri ile eşit olmasına büyük vurgu yapılır. Bazı münferit özelliklerle ilgili, kimin kimden etkilendiği veya birbirinden bağımsız ortaya çıkıp çıkmadığı hususunda ise kesin bir şey söylemek zordur.

SA: Hindistan ve Basra Körfezi arasında yüzyıllar içerisinde daima yakın temas oldu. Erken dönemlerde, Basra zenginleşen bir limanken ne zaman salgın bir hastalık ortaya çıksa Bombay’a doğru demir alınırdı; zira muson sayesinde oraya ulaşmaları çok kolaydı. Bu erken dönemden beri teolojik konularda alışverişte bulunulmuş olmalı.

AB: Yeni Abbasi halifeliğinin başkenti olan Bağdat kesinlikle Hintli mimarlar tarafından inşa edilmişti. IX. yüzyılın ikinci yarısında, Bağdat’ta “Bilgelik Evi” kurulmuştu ve Budist ve Hindu tercümanlar buraya davet edilerek çeşitli metinleri yerel dil olan Arapça’ya çevirmişlerdi. Demek ki büyük bir kültürlerarası temas vardı. Bilgi değiş-tokuşu yapılan bir diğer alansa bilimdi; özellikle de astronomi, astroloji ve tıp.

SA: Felsefe için de geçerli bu. İslam ile bağlantılı felsefe konuşulurken bana göre Batı’n ın yaptığı en büyük yanlış bunu her zaman Antik Yunan’a bağlaması; ancak felsefi kavramların çoğu aslen Yunanistan’dan değil, Hindistan ve Doğu’dan geldi.

AB: Müslüman ruhani liderlerle diğer dinlerin liderleri arasında kurulan diyalog hâlâ sürdürülüyor, özellikle de Kutsal Dalai Lama gibi liderler tarafından. Kutsal Dalai Lama bir keresinde benden iki din hakkında konuşmak üzere özellikle Batı Afrikalı siyah bir Sufi lideri bulmamı istedi. Böyle bir dini liderse neredeyse gökten düştü de çıktı karşıma. Daha önce de bahsettiğim ve kordiplomatik bir Alman arkadaşım sayesinde tanıştığım, Batı Afrika’da bulunan Gine’n in kalıtımsal Sufi lideri olan Dr. Tirmiziou Diallo’ydu bu kişi. Kutsal Dalai Lama ile buluşmasını ayarlamak için Dharamsala’ya kadar eşlik ettim ona. Her ikisinin de en çok ilgilendiği konu şefkatti. Sufizm’in Batı Afrika formunda temel ilkeler sevgi ve şefkat üzerinedir. Bu Sufi lider, Dalai Lama ile geçirdiği deneyimden o kadar etkilendi ki geçen Ekim ayında Avusturya’nın Graz şehrinde Dalai Lama’nın tertip ettiği Kalachakra inisiyasyonuna geldi.

SA: Kuran’ın her bölümü Merhametli ve Şefkatli Tanrı’nın adıyla başlar. Kuran’a temelde Tuvrat’in yorumlanışı olarak bakıyorum; zira Muhammed’in zamanında herkes Tuvrat’te anlatılanlara aşinaydı. Ama Muhammed’in Samilerin kadim geleneğine eklediği şey, ilahi kanunun içerisinde yer alan şefkat kavramıydı. Geleneksel “göze göz” deyimini geliştirerek Tanrı’nın şefkatli olduğunu işaret etti ve eğer siz de kendi içinizde aynı şefkati bulursanız, çok daha iyidir. Ama eğer bulamıyorsanız en azından tek bir gözü alın, fazlasını değil. Dolayısıyla, tüm Kuran’da kısasa kısas yani ceza yasasının tonunu düşüren bir taraf vardır.

Müslümanlar neden savaşır sorununa açıklık getiren güzel bir İslami hikâye vardır. Başta şunu söylemek gerekir, Muhammed şiddet yanlısı değildi, tıpkı Tanrı tarafından vahyedilmiş tüm diğer peygamberler gibi. Ama topluluğu gittikçe azalıyordu ve sürekli saldırı altındaydılar. En sonunda, takipçilerini mücadele etmemeleri konusunda daha fazla tutamayacağını gördü. Bu ünlü “Görüyorum ki bunu durduramayacağım, eğer savaşmak zorundaysanız savaşın. Ama yaptıklarınızın yükünün o andan itibaren sizin üzerinize olacağını unutmayın. Yaptıklarınızın sorumluluğundan mesul olmadığınız sürece dininiz de kusursuz olmayacaktır,” sözlerini söylediği zamandı. Bu öğretide karma yasası var aslında.

Kadir sözcüğü güç anlamına gelir. Genelde, Batı’da kadir sözcüğü kader olarak da anlaşılır. Ancak kader burada karma olarak da görülebilir. Muhammed’in şöyle devam ettiğine dikkat edin: “Düşmanınızı kılıcınız boğazında olarak dize getirdiğinizde sizden merhamet dilerse, eğer içinizde bir şefkat ifadesi bulabilirseniz yapılacak en iyi şey onu hemen orada affetmek ve düşmanı arkadaşa çevirmektir. Eğer içinizde o kişi hakkında bir nebze bile merhamet bulamıyorsanız o zaman devam edin ve onu öldürün. Ama o şefkati bulmaya çalışın; çünkü Tanrı’ya karşı sorumlusunuz.”

Çoğu erken dönem Müslüman aslında savaş meydanında Müslümanlığı kabul etmişti. Ama bundaki ana fikir kimin sağ bırakılacağı değil; o kişinin hayatını bağışlayanın daha iyi bir insan haline gelmesi üzerinedir.

IM: Peki, şu anda devam ettirilen İslami cihad içerisinde şefkat neye tekabül ediyor?

SA: Hiçbir şeye. Bugün, İslami geleneksel çizgiden kopan pek çok militan grup var. Bu Neo-Müslümanlar sıklıkla kutsal kitap olarak İslam’ın temeli olduğu halde Kuran’ın öğrenilmesine gerek olmadığını iddia ediyor. Onlara göre birinci ve ikinci bölümü öğrenmek yeterli, gerisini unutun. Bunu yaptığınızda inancı sakatlamış olursunuz.

AB: Müslümanlar arasında sadece çok küçük bir kesimin militan, fanatik ve köktendinci olduğunu belirtmekte büyük fayda var. Köktendinci fanatikler her dinde bulunur, buna Budizm de dâhildir.

IM: İslami öğretide intihar bombacılarına yol gösteren veya eylemlerini haklı gösteren bir taraf var mı?

SA: Her dinde olduğundan fazla değil, diye düşünüyorum. Vietnam Savaşı sırasında Vietnamlı Zen rahiplerin kendilerini yakmalarına bir bakalım. Budizm’in içinde bu eylemi tasvip eden hiçbir taraf yoktur. Tüm yaşamı onurlandırmanız ve saygı duymanız gerekir. Hıristiyanlıkta olduğu gibi İslam’ın içinde de şehitler var. İntihar bombacıları şehit olduklarını iddia ediyor ama kendilerini öldürüyorlar. Oysa ilk kural “Öldürmeyeceksin”dir, özellikle de kendini. Bu insanlar şehit falan değil, yalnızca “intiharcı”.

IM: Batı’daki pek çok Budist, İslam’ı özellikle Mevlana ve Hafız gibi Sufi şairlerin kâmil aşk ve Tanrı’ya adanma veya Tanrı’nın her şeyde zuhur etmesi gibi konuları vurgulayan dizeleri üzerinden tanıyor. İnsanlar bu şairleri ve bu tarz bir yaklaşımı sevse de, bahsettikleri insanı kendinden geçirten sevginin Batılı Budistlerin çoğunun kabul ettiği sessiz meditasyon ve içsel tahkikat gibi Budist uygulamalarda pek yeri yok gibi.

SA: Vecd uygulamaları yapmayan pek çok Müslüman da var. Bu tarz şiirlerin yapısı çok güçlü ve muhtemelen kökenleri de Hinduizm’e veya diğer Hint adanmışlık geleneklerine dayanıyor. Ama Orta Asya’da İslam ve Budizm arasında köprü kuran oldukça ilginç bir gelenek daha var. Çinliler bunu “ eşleşen beyitler” veya rubailer olarak adlandırıyor. Türkî dillerdeyse buna “zihnin içinde koşan” manasına gelen koşma denir. Bu bırakmanız gereken ama yine de yakaladığınız, siz yakaladıkça sizden kaçan bir düşüncedir. Bir beyit yazarsınız ve son mısrada tüm anlamını değiştiren, anlamı olmayan bir şey söylersiniz. Bu özünde bir koandır. Ömer Hayyam gibi ünlü şairlerden tutun, özellikle Orta Asya kökenli pek çok Sufi yararlanmıştır bundan. Türkiye’de ünlü bir halk ozanı ve bilinen bir Sufi olan Yunus Emre buna iyi bir örnektir. Çoğu şiiri mezarlıktaki bir kabir üzerine tefekkürle başlar ki bu meditasyonun bilinen bir formudur.

IM: Sufizm’de sessiz meditasyon var mıdır?

SA: Elbette, bu tarikatına bağlı. Bazı tarikatlar bağırır, çağırır, haykırır ve dans eder. Diğerleri sessizdir.

AB: Diğer taraftan, Sufi geleneklerinin çoğunda bulabileceğiniz adanmışlığı Mahayana Budist merkezlerinde uygulama yapan pek çok Batılı arasında da bulabilirsiniz. Çoğu Budist uygulayıcı biraraya gelerek ilahiler ve şarkılar söylemeyi sever, hatta bazıları güya “vajra-dansı” olan şeylerle uğraşır.

IM: Allah hakkında diğer dinlerde bulunan Tanrı kavramı ve ilgili Budist öğretiler üzerinden biraz daha bilgi verebilir misiniz?

SA: Karşılaştırıldığında İslami Tanrı kavramının Hıristiyan ve Musevi Tanrı kavramından en büyük farkı, Tanrı’nın bu dünyada olmayışıdır. Tanrı bu dünyanın tamamen ötesindedir. İslami açıdan bizlerde Tanrı’nın bir zerresi dahi bulunmaz. Bizler sadece Tanrı’nın bir halininin yansımasıyız. Eğer kalplerimiz temizse, o kalpler büyük hiç (bir şeyi) [orijinal metinde “NO (thing)” yani hiçbir şey/şey olmayan anlamında kelime oyunu var, çn.] yansıtan aynalar haline gelir.

AB: Budizm Allah’a veya genel anlamda Tanrı’ya atfedilebileceğiniz bazı öğeler barındırır ama bunların hepsini tek bir terimde toplamaz. Ancak, Budizm bizden tamamen ötede veya bizden ve evrenimizden tamamen ayrı, aşkın ve düalist bir ilke veya gerçeklik ileri sürmez. Budizm’d e her şeyi birarada tutan en yüce prensip “boşluk”tur [İng. voidness, çn.]. Bu boşluk hiçbir şeyin imkânsız, fantastik bir şekilde, her şeyden tamamen bağımsız olamayacağına, fakat tüm varlıkların ve şeylerin birbirine bağlı bir şekilde ortaya çıktığına vurgu yapar. Boşluk açısından bakıldığında, bazı Tibet gelenekleri bundan sözcük ve kavramların ötesinde, diye bahsetse de yine de bizden veya bizim dünyamızdan ayrı değildir; zira tüm varlıklar ve çevre birbirine bağlıdır ve kişinin hepsi üzerine ilgi ve şefkat duyması gerekir. Şefkat ayrık veya ötede değil, herkesin içinde içkindir.

SA: Allah’ın hiçlik [İng, nothingness, çn.] olduğunu söyleyebilirim. En temel İslam mantrası olan “La İlahe İllallah”ı zikrettiğinizde (Suudi Arabistan bayrağının üzerinde de bu yazılıdır), bu aslında sizi tekrar tekrar “Allah’tan başka Tanrı yoktur,” demeye davet eden bir çağrıdır ve bu da zikrin sonunda tek bir hece veya “lah” kalana dek sürer.

Lah” “hiç” anlamına gelir, yani bir olumsuzlama. Bu sayede Allah da Büyük “Hiç” olur. Allah tahayyül edemeyeceğiniz bir şeydir; çünkü her şeyin ötesindedir, lah sözcüğünün sonundaki büyük “ah” da hiçliği işaret eder. “La İlahe İllallah” diye tekrarladığınızda, tahayyül edilebilen şeylerin oluşturduğu katmanları birer birer soymuş olursunuz. Tekrarlamaya devam ederseniz, heceler sonunda sadece “ah” kalana dek eksilir ve geriye yalnızca , yani Tanrının saf nefesi kalır.

AB: Boşluk [İng. voidness, çn.] da bir tür olumsuzlama veya tasfiyedir – bu şekilde, şeylerin nasıl varolduğu ile ilgili tüm fantazileri geçersiz kılmadır [İng. nullification, çn.]. Bu da benzer şekilde Hint dillerindeki tüm sessiz harflerde içkin olan ve yazılmayan sesli harf “ a” ile temsil edilir. “ A” ayrıca Sanskritçe’de olumsuzluk ön ekidir. Dahası, tantrada zihinsel aktivitenin daha kabaca öğelerinin çözülmesi ve bununla ilişkili kafa karışıklığının, hum hecesinin parçalarının tüm görünümlerin temeli ve her şeyin birbirine bağlılığı olan zihnin saf ışığı kalana dek kendi içinde çözülmesi ile temsil edildiği bir imgeleme çalışması vardır. Boşluk aşkınlıkla alakası olmayan, fakat her şeyin varolduğu aşikâr olmayan derin bir hal olsa da, İslami öğretiyle diyaloga olanak tanıyan ve bu iki büyük dünya dininin birbirini daha iyi anlamasına yol açan benzerlikleri vardır.