Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Anasayfa > Tarihsel, Kültürel ve Karşılaştırmalı Çalışmalar > Budizm ve İslam > İslam’a Budist bir Bakış

İslam’a Budist bir Bakış

Alexander Berzin
Kasım 2006
Kapsamlı dipnotlar ile ilk kez yayımlandığı yer:
Islam and Inter-faith Relations:
The Gerald Weisfeld Lectures 2006
[İslam ve Dinlerarası İlişkiler: Gerald Weisfeld Dersleri 2006],
Düzenleyenler: Lloyd Ridgeon ve Perry Schmidt-Leukel.
Londra: SCM Press, 2007, s. 225-51
Türkçe’ye çeviren: Yeşim Özben

Giriş

Küreselleşme ve küresel ısınma sorunlarının giderek yaygınlaşmasına ilişkin endişelere karşılık, On Dördüncü Dalai Lama'nın "evrensel sorumluluk" dediği şeyin önemi giderek daha çok anlaşılmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma ve yaşamı sürdürme, ulusların, kültürlerin, dinlerin ve bireylerin bu evrensel sorunların çözümünde sorumluluğu paylaşmalarına bağlıdır. Bu gibi işbirliğinin başlıca temellerinden biri karşılıklı anlayıştır. Başka kültürlere ilişkin eğitim yoluyla, umuyoruz ki gelecekteki olası herhangi bir "medeniyetler çatışması"nın felaket niteliğindeki etkilerinden kaçınmamız mümkün olacaktır.

Bu medeniyetlerden ikisi Budist ve İslam dünyalarıdır. Bu iki medeniyet, tarih boyunca, birbiriyle hem yapıcı hem de sorunsal biçimlerde etkileşimde olmuştur. İkisi arasında yaşanan çatışmalarda, askerî birlikleri harekete geçirmek için dinî doktrin kullanılmış olabilir. Ancak daha derinlikli bir analiz, bu çatışmaların ardındaki sebeplerin merkezinde esasen ekonomik, siyasi ve stratejik askerî hususların yattığını ortaya koymaktadır.

Şu anda dünyada geleneksel Budist ve İslamî grupların birlikte yaşadığı çok az sayıda bölge vardır. Bibirlerine karışmış olarak yaşadıkları – Tibet, Ladakh ve güney Tayland gibi – bazı bölgelerde, bu etkileşim diğer kültürel ve ulusal grupların eylemlerinden öylesine güçlü etkilenmiştir ki, Budist-Müslüman topluluğuna özgü hususları daha geniş dış kapsamlarından ayırarak anlamlı bir şekilde yalıtmak mümkün değildir. Malezya ve Endonezya gibi diğer bölgelerde, Budist nüfuslar denizaşırı Çinlilerden oluşmakta olup, bunlar ile yerli Müslümanlar arasındaki etkileşim birincil olarak ekonomik faktörlerle belirlenmektedir. Kısaca, dinî doktrin farkları günümüz Budizm-İslam ilişkilerinde büyük bir rol oynamıyor gibi görünmektedir.

O halde Budist-Müslüman diyalogunu geliştirmenin amacı nedir? İki din arasındaki doktrin farkları daima olacaktır ve elbette, karşılıklı olarak kasıtsız bir kusura mahal vermemek için bilinmeleri ve tanınmaları gerekmektedir. Bununla beraber, herkesin mutlu olmak ve acı çekmemek dileklerini paylaşması ve hepimizin birbirimizle bağlantılı olduğumuz gibi – ortak temel insani değerleri keşfetmek ve olumlamakla, sadece Budist ve Müslüman değil, tüm toplumların mensupları kaynaklarını biraraya getirmek suretiyle, çabalarını küresel önem arz eden acil sorunları çözmeye odaklayabilir.

Burada kısaca Peygamberden sonraki ilk bin yıl boyunca Budist-Müslüman etkileşiminin tarihini gözden geçirerek, Hint-Tibet Budist geleneğinin İslam’a ilişkin o zamanki bilgi düzeyine ve bu geleneğin İslam’la uyum içerisinde veya sorunsal olarak belirlemiş olduğu noktalara odaklanacağız. Sorunsal noktalar, herhangi bir işbirliğinin reddine olanak vermemek amacıyla karşılıklı hoşgörü gerektiren hususlardan bazılarını ifade etmektedir. Diğer taraftan, ortak noktalar ise, karşılıklı saygıyı geliştirmek ve çabaların koordinasyonunu sağlamak amacıyla güçlendirilebilecek bazı pozitif temelleri ileri sürmektedir. İki dinin MS 1256 ve 1295 yılları arasında İran'da Moğol hükümdarların İslam’ı benimsemeden önce Tibet Budizm’ini himaye edip yaydıkları İlhanlı dönemindeki etkileşiminin anlatımı bu makalenin kapsamını aşmaktadır. Bunun yanı sıra, Uygur Budistlerinin MS on birinci ve on dördüncü yüzyıllar arasında Doğu Türkistan'daki kendi bölgelerinde (günümüz Sincan, Çin) İslamın gelişimine verdikleri yanıtın analizi de burada hariç tutulmuştur.

Budist ve İslam Dünyaları Arasındaki Etkileşime Tarihsel Bakış

Shakyamuni Buddha MÖ 566 ve 485 yılları arasında Kuzey Orta Hindistan'da yaşarken, Muhammed MS 570 ve 632 yılları arasında Arabistan'da yaşamıştır. Bu sebeple, Budist literatürü Hindistan'da geliştiği yıllar boyunca İslam’a veya öğretilerine hiçbir gönderme içermez. Buna karşın, Peygamberin zamanından sonra dahi, Budist kaynakların İslam inancının öğretilerine yaptıkları göndermeler çok kısıtlıdır. İki halk arasında meydana gelmiş herhangi etkileşim diğerinin inançlarına ilişkin çok az bilgiye dayanmaktadır.

Emevî ve Abbâsî Egemenliği Altında Budistler

Buddha'nın zamanını takip eden ilk yüzyıllarda, Budist öğretileri Hint alt kıtasından günümüz Afganistan'ı, doğu İran, Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan'a kadar yayılmıştı. Hem ruhban olmayan hem de ruhban Budist toplulukları burada gelişip serpilmiştir. Bu bölgeler, Peygamberin zamanından otuz yıl sonra, Emevî ve daha sonra Abbâsî Halifelikleri ile Arap İslam egemenliği altına girmeye başladığında, Budistler zımmî statüsüne geçmiştir. Bu, Müslüman olmayanlar olarak kendi dinlerini izlemelerine izin verildiği, ama aralarındaki ruhban olmayan kesimin ek bir baş vergisi ya da cizye ödemesi gerektiği anlamına gelmektedir. Birkaç kere zulme uğradıkları olmuş olsa da, bunlar kısa süreli olmuş ve Budistlerin yıkılan manastırlarını yeniden inşa etmelerine izin verilmiştir. Ancak, zımmî statüsünde yaşayan Budist toplum, görünüşe göre İslam’a pek ilgi göstermemiş ve bu konuda yazılı belge üretmemiştir.

Bu bölgelerdeki pek çok Budist de bu dönemde İslam’ı benimsemiştir. Bunların din değiştirmelerinin sebepleri bölgeden bölgeye ve kişiden kişiye değişmektedir. Ancak, görünüşe göre, başlıca faktörler, dinî inanç veya kılıç zoruyla din değiştirmekten ziyade, ekonomik ve siyasi sebeplere bağlı olmuştur. Bilindiği kadarıyla, dinini değiştiren bu kimseler tarafından din değiştirmelerinin – doktrin veya diğer hususlara bağlı – sebeplerinin anlatıldığı yazılı belgeler bulunmamaktadır.

Bağdat'taki Budist Alimler

Budist ve Müslüman alimler arasındaki en erken temas MS sekizinci yüzyıl ortalarında, Abbâsî döneminde başlamıştır. Bu dönemde Halife olan Mansur Bağdat'ta, Yunan ve Hint kültürleri literatürünün, bilhassa bilimsel konularda, araştırılması ve tercümesine yönelik, Bilgelik Evi anlamına gelen bir Beyt'ül Hikmet kurmuştur. Oğlu Halife Mehdi, bu programın parçası olarak, Hindistan'dan ve Afganistan, Belh'teki devasa Nava Vihara Manastırı'ndan Budist alimleri davet etmiştir.

Bağdat'taki Budist keşişlerin Bilgelik Evi ile gerçekten resmî bir bağları olup olmadığını söylemek güçtür. Ancak, bu dönemde İslam alimleri ile tartışmalarda bulunmuş oldukları söylenebilir. Bunun kanıtlarını MS onikinci yüzyıl İsmailî tanrıbilimci Şehristânî'nin dönemin İslam alimlerinin Budizm hakkındaki görüşlerini de kısaca anlattığı, İslamın farklı dinsel ve kültürel gruplarla ilişkisine ilişkin bilimsel bir eseri olan Milel ve Nihal'de (Ara. Kitab al-Milal wa al-Nihal) görmek mümkündür. Ne var ki incelemenin esas konusu Yunan düşüncesi olduğu için, Budizm incelemesi çok derinlikli değildir.

Benzer şekilde, Bağdat'daki Budist alimler de görünüşe göre İslami doktrinlere fazla ilgi göstermemiştir. O sırada günümüz Afganistan'ı ve Hint alt kıtasındaki Budist ruhban okullarındaki keşişler çeşitli Budist olmayan Hint inanç sistemleriyle ilgili münazaralarda bulunmakla beraber, Müslüman alimlerle benzer münazaralar olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Ne o zaman ne de daha sonra, Sanskrit Budist felsefi eserlerinde İslami inançlardan söz edilmektedir.

Hint Alt Kıtasında Budist Manastırların Yok Edilmesi

Hint alt kıtasının çeşitli dönemlerdeki işgalleri sırasında, önce MS sekizinci yüzyılın ilk yarısında Emevî güçleri, daha sonra MS onbirinci yüzyılın başından onüçüncü yüzyılın ortasına değin Abbâsîler altındaki muhtelif İslami Türki vasal devletlerin orduları tarafından pek çok Budist manastırı yıkılmıştır. Manastırların bu yıkımı bir daha telafi edilememiş, her ne kadar alt kıtadaki pek çok Budist bunu takiben İslam’ı benimsemiş olsa da, çoğunluk genel Hindu halkın arasına karışmıştır.

Türki akınları görünüşe göre temel olarak dinî bir iddiadan ziyade askerî, siyasi ve ekonomik gerekçelerle gerçekleşmiştir. Bununla beraber, Müslüman, Budist anlatıları ile Batının tarihsel anlatılarında yer alan bu seferlerdeki vahşet ve dini fanatizm tasvirlerini görmezden gelmek imkansızdır. Yıkımların sebepleri ne olursa olsun, zamanın Budist literatürü İslami öğretilere ilişkin Budist görüş hakkında başka hiçbir bilgi ortaya koymamaktadır.

Beşinci Dalai Lama altında Tibet'teki Müslümanlar

Bir grup Keşmirli Müslüman göçmen, MS on yedinci yüzyıl ortalarında ana vatanlarındaki açlık salgını sebebiyle, beşinci Dalai Lama'nın siyasi yönetimi döneminde Tibet, Lhasa'ya yerleşmiştir. Beşinci Dalai Lama, dinî hoşgörü politikasının parçası olarak, Müslümanlara özel ayrıcalıklar tanımıştır. Müslümanlara cami ve mezarlık için arazi vermiş, iç işlerini denetlemek için beş üyeden oluşan bir komite seçmelerine izin vermiş, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları Şeriat kanunlarına göre çözmelerine olanak sağlamış ve bunları vergiden muaf tutmuştur. Bu ayrıcalıklar Budistlerin Tibet'teki Müslüman toplumunun özerkliğine saygısını ifade etmekle beraber, bu dönemde dinlerarası diyalog oluştuğuna dair herhangi bir kanıt sunmamaktadır.

Sonuç

Bu araştırmadan çıkarılabilecek sonuç, Hint-Tibet Budist dünyası İslam dünyasıyla Peygamberden sonraki ilk bin yıl boyunca pek çok vesile ile hem barışçıl hem sorunsal bir takım temaslarda bulunmuşsa da, Budistlerin İslam’ın öğretilerini öğrenmek konusunda pek çaba göstermemiş olduklarıdır.

İslam Hakkındaki Klasik Budist Görüşü için Kaynak Olarak Kalachakra Literatürü

Bu dönemde İslami doktrinlere Budist kaynaklarda gönderme yapılan tek yer Sanskrit Kalachakra literatürüdür. Zaman döngüsü anlamına gelen Kalachakra, tüm varlıkların mümkün olduğunca fayda sağlayabileceği bir şekilde aydınlanma kazanmak amacına yönelik bir Mahayana Budist tantrik uygulama sistemidir. Üç paralel zaman döngüsü tasvir eder: dışsal, içsel ve alternatif. Dışsal döngüler gezegenlerin hareketi, astrolojik düzenler ve yabancı güçler tarafından yapılan periyodik işgaller de dahil olmak üzere, tarihsel döngüleri ifade eder. Temel metinler, bu işgallerden bahsederken, Hindu bir kitleye seslenmektedir. İçsel döngüler biyolojik ve psikolojik ritimleri ifade eder. Alternatif döngüler ise, dışsal ve içsel döngülerin kontrolündeki varlığı aşmaya yönelik yinelemeli meditasyon pratikleridir.

Kalachakra literatüründeki İslami göndermeler büyük ihtimalle MS onuncu yüzyılda kısmen günümüz Afganistan'ındaki Budist manastırlarda, kısmen de tantranın ana vatanı Uddiyana'da (kuzey batı Pakistan) ortaya çıkmıştır. Her iki bölge de bu dönemde Hindu Şahi yönetimi altında bulunuyordu. Bu yüzyılın sonunda, bu literatür Hint alt kıtasına ulaşmış ve burada, Keşmir'de muhtemelen Gazneli istilalarının (MS 1001-1025) deneyimleriyle birleşmiştir. Bundan kısa süre sonra bu literatür Tibet'e aktarılmıştırşa da, her zaman Hint-Tibet Budist geleneğinin görece ikincil bir özelliği olarak kalmıştır. Bu sebeple, Budist bilgisinin İslami düşünceye hakimiyeti hakkında daima duruma uygun bir perspektifi korumak gerekmektedir. Budistler, İslami öğretilere ilişkin olarak çoğunlukla bilgi sahibi olmamıştır.

Kalachakra Literatüründe Gönderme Yapılan Başlıca İslami Biçim olarak Multan İsmailî Şiiliği

Budizmin geçmişte İslam hakkındaki görüşüne dair yanlış anlamalara mahal vermemek için, Kalachakra literatüründe betimlenen İslami biçimi belirlemek önemlidir. Metinler bir bütün olarak İslam’a ya da kesinlikle bugün yaygın ve çeşitli biçimleriyle anlaşıldığı ve uygulandığı şekliyle İslam’a göndermede bulunmamaktadır. Metinler, daha özel olarak, gelecekte Şambala Krallığı - Kalachakra öğretilerinin geliştiği dağlık bölge – için işgal tehdidi oluşturacak yabancı bir halktan bahsetmektedir. Bu gelecek akıncıların inançlarının tasvirlerinden anlaşıldığı kadarıyla, erken dönem doğu İsmailî Şii geleneğinin takipçileri oldukları düşünülmektedir.

Bu hipotezi destekleyen başlıca kanıt İhtişamlı Kısaltılmış Kalachakra Tantra kısım I.153'ten (bsDus-pa’i rgyud-kyi rgyal-po dus-kyi ‘khor-lo, Skt. Laghu-Kalachakra-tantra-raja) gelmektedir. Bu mısra gelecek işgalcilerin sekiz peygamberinin bir listesini sunmaktadır: "Adem, Nuh, İbrahim ve diğer beşi – Musa, İsa, Beyaz Giyimli, Muhammed ve Mehdi... Sekizinci kör olandır. Yedinci açıkça Mekke topraklarındaki Bağdat şehrine gelecektir, ki (Mekke) bu dünyada asura’nın (kast) bir kesiminin güçlü, acımasız mleccha'lar biçimini alacağı yerdir."

Bu liste yedi peygamberden oluşan standart İsmailî listesi ile buna ek olarak Beyaz Giyimli'den oluşmaktadır. Beyaz Giyimli'nin MS üçüncü yüzyılda Maniheizmin kurucusu olan Mani olduğu ileri sürülebilir. Ancak, erken İsmailî düşünürlerin sözde "Maniheist İslam"dan bir ölçüye kadar Mani etkisi almış olmaları ihtimal dahilinde olmakla beraber, İsmailî tanrıbilimciler Mani dinini sapkınlık olarak kınayan genel İslamî görüşe katılıyorlardı.

Kalachakra listesinde sekiz peygamber sıralanmasının olası sebeplerinden biri, ondan hemen önce gelen I.152 mısrasında adları sayılan Vişnu'nun sekiz cisimleşmesiyle paralel kurmak olabilir. Bu, peygamberlerin takipçilerine asura kastının mensupları olarak gönderimde bulunulmasından çıkan sonuçtur. Budist kozmolojisinde bir nevi kıskanç yarı-tanrılar olan asuralar, Hindu tanrılarının rakipleridir ve sürekli bunlara savaş açarlar. Hindu tanrısı Vişnu'nun sekiz cisimleşmesi varsa, o halde bunlarla rekabet edecek sekiz asura peygamberi olması gerekir.

Mısraya ilişkin erken bir Hint yorumu olan "Padmini" Denilen Zor Konular Hakkında Yorum’a (İng. A Commentary on Difficult Points Called “Padmini”) (Padma-can zhes-bya-ba’i dka’-‘grel, Skt. Padmani-nama-panjika) göre, bu mısranın bir diğer açıklaması Beyaz Giyimli'nin Muhammed'in bir başka adı olduğudur. Her halükarda, Kalachakra literatüründe bu peygamberlerin takipçilerini ifade etmek için kullanılan Sanskrit terimleri, bu İsmailî grubun yerini koyutlamamıza yardımcı olmaktadır. Bunların MS onuncu yüzyılın ikinci yarısında günümüz Pakistan'ının kuzey Sind bölgesinde yer alan Multan İsmailîleri oldukları anlaşılmaktadır.

Kalachakra literatürü işgalcilere düzenli olarak mlechha (kla-klo) olarak göndermede bulunmakta olup, bu isim Büyük İskender'den itibaren ve Kuşanlar ve Heftalit (Avar) Hunları da dahil olmak üzere, Hint alt kıtasını işgal eden yabancı akıncılara verilen Sanskritçe isimdir. Bu terim Hint dili dışında anlaşılmayan diller konuşan halkları ifade etmektedir. Mleccha'lar acımasız işgalci ordularıyla tanınırlar. Bu işgalciler için kullanılan bir diğer yaygın terim, Arapça tayy (çoğul: tayayah, tayyaye) veya Farsça formu tazi'nin Sanskritçe fonetik yazılımı olan " Tayi"dir. Tayiler İslam öncesi Arap kavimlerinin en güçlüsü olup, Tayy'id ve " Tazi" Farsçada Arap anlamına gelen kelimeye dönüşmüştür. " Tazi", İran'ın Arap işgalcilerini (söz gelimi son Sasani hükümdarı III. Yezdigirt tarafından) ifade etmek için kullanılan terimdi.

Multan Krallığı, merkezi Mısır'da bulunan, İsmailî Fâtımî Devleti'nin vasal bir devletiydi. Abbâsî İmparatorluğu'nu her iki yanından çevreleyen Fâtımîler ve bunların Multanlı tebaası İslam dünyasında egemenlik kurmak hevesleriyle önemli bir işgal tehdidi oluşturuyordu. Dolayısıyla, Kalachakra metinlerinde bahsi geçen yabancı işgalcilerin bu Multanlı İsmailîleri ifade etmesi makul bir olasılıktır. Bu sonuç, Kalachakra literatürünün Hindu Şahi yönetimi altındaki, zamanın Multan ve Abbâsî bölgeleri arasına sıkışmış Afgan ve Uddiyana bölgelerinden çıkmış olmasıyla da uyumlu bir çıkarımdır.

Kalachakra'da Tayi İnançlarının Tasviri

Kalachakra metinleri Tayi mlechha'larının bazı âdet ve inançlarından bahseder. Bu inançların bir çoğu bir bütün olarak İslam için temel niteliktedir. Bazıları zamanın İsmailî düşüncesine özgü görünürken, diğerleri bu düşünceyle çelişir. Bu çelişki belki de Kalachakra literatürünü derleyenlerin Multan'daki İsmailî inançları hakkındaki bilgilerinin yetersiz olmasından ve dolayısıyla anlatımlarındaki eksiklikleri de İslamın karşılarına çıkan diğer biçimlerinden derlenen bilgilerle tamamlamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Bir diğer olasılık, bu çelişkinin zamanın başlıca İsmailî düşünürü ve Fâtımî Devleti'nin de güçlü bir destekçisi olan Ebu Yakub es-Sicistani'nin teolojik görüşlerinin henüz Multan'da yaygınlaşmamış olmasından kaynaklandığı yönündedir. Es-Sicistani'nin eserleri o dönemde doğu İsmailî bölgelerinde egemen olan resmî Fâtımî doktrinini teşkil etmekle beraber, bu olasılık yine de mümkündür.

Her halükarda, Kalachakra'da betimlenen Tayi inançlarının tarih boyunca Asya'nın bütün Budist nüfusunun İslam hakkındaki görüşünü temsil ettiğini düşünme hatasına düşmememiz gerekir. Bu tanım belirli bir düzleme, belirli bir zamana ve belirli bir siyasi-tarihsel bağlama aittir. Bununla beraber, Kalachakra'da anlatılanların önemi bakidir çünkü, yazarın bildiği kadarıyla, bunlar herhangi bir şekilde İslami inançları ele alan tek klasik Budist metinleri toplamasını teşkil eder. Bu sebeple de İslam’a dair klasik bir Budist görüşü bilfiil ortaya koyan birincil kaynak olarak bu metinler eşsizdir.

Yaradılış ve Allah'a İtaat

İhtişamlı Kısaltılmış Kalachakra Tantra, kısım II.164cd şöyle der: “Ortaya çıkan, hareket eden ve etmeyen her şey Yaradan tarafından yaratılmıştır. O'nu hoşnut etmek, Tayilerin kurtuluşu olacak ve cenneti getirecektir. Rahman'ın insanlar için anlamı budur.” Allah'ın sıfatlarından biri olan “Rahman,” Arapça "şefkatli olan" anlamına gelmektedir.

Pundarika bu mısraları Kusursuz Işık: "İhtişamlı Kısaltılmış Kalachakra Tantra"'nın Açıklamalı İzahı [İng. Stainless Light: A Commentary Explaining “The Regal Abridged Kalachakra Tantra,”] (bsDus-pa’i rgyud-kyi rgyal-po dus-kyi ‘khor-lo’i ‘grel-bshad dri-ma med-pa’i ‘od, San. Vimalaprabha-nama-laghu-Kalachakra-tantra-raja-tika) adlı eserinde daha da detaylandırır: “ Şimdi, Tayi mlechha’ların ifadelerine gelirsek, yaratıcı Rahman işlevsel, hareket eden ve etmeyen tüm fenomenleri ortaya çıkarır. Tayiler, yani beyaz giyimli mlechha’lar için özgürleşmenin saiki Rahman'ı hoşnut etmektir ve bu insanların kesinlikle daha yüksek bir yeniden doğuşa (cennette) ulaşmalarını sağlar. Onu hoşnut etmezlerse, (yeniden doğacakları) cehennem vardır. Tayilerin ifadesine göre Rahman'ın öğretileri bunlardır. Bu pasajda, Tayilere beyaz giyimli denilmesi belki de Müslüman hacıların Mekke'ye Hacca giderken düz beyaz urbalar giymelerinden kaynaklanmaktadır.

Es-Sicistani'ye göre, Allah, buyruğu veya Sözü ile, evrensel "aklı"yaratmıştır. Evrensel "akıl" sonsuz, hareketsiz, değişmez ve kusursuz bir temel varlıktır. Bu herşeyi kuşatan farklılaşmamış bir evrenseldir ve bir bakımdan (ç.n. batı felsefesindeki) evrensel "ruh/akıl"a benzer, ama varlık biçimindedir. Bu evrensel "akıl"dan kendi gibi sonsuz olan evrensel bir "ruh" vücut bulmuştur ama daima hareket halinde ve kusurludur. Evrensel "ruh" içerisinde, doğanın fiziksel dünyası ortaya çıkar. Evrensel "ruh"un iki karşıt eğilimi vardır: hareket ve hareketsizlik. Fiziksel gerçeklik içerisinde, hareket biçimi, hareketsizlik ise maddeyi yaratır. Madde durağan ve sabittir, biçimleri ise sürekli hareket halinde ve değişim içerisindedir.

Dolayısıyla, belki de es-Sicistani'nin yaradılış açıklamasına referansladır ki İhtişamlı Kısaltılmış Kalachakra Tantra, "Ortaya çıkan, hareket eden ve etmeyen her şey Yaradan tarafından yaratılmıştır" der. Evrensel bir "akıl" ve evrensel bir "ruh" kavramları İsmailî düşüncesinde daima önemli bir yer tutmakla beraber, İslam’ın diğer biçimlerinde görülmezler.

Ancak, es-Sicistani için Allah'ı hoşnut etme – genel olarak İslam’daki anlamıyla Şeriat kanunlarına itaat etme veya, genel olarak Şii ve daha sonra İsmailî anlamında, imamların nesebinin şaşmazlığını tanıma – insanların "cennette daha yüksek bir yeniden doğuşa" ulaşmalarını sağlamaz. Onun için cennete gitmenin yolu farklı bir açıklamadan geçer.

Es-Sicistani için, evrensel "ruh" fiziksel madde ve biçim dünyasına inen bireysel, birbirinden farklı ruhları ortaya çıkarır. Her bir bireysel insanın içindeki bireysel ruh evrensel "aklın" bireysel bir bölümünü uygunlaştırır; bu bölüm dolayısıyla kısmi ve sınırlıdır. Cennete gitmenin yolu bireysel bir ruhun fiziksel dünyanın hazlarına sırtını çevirerek, bunun yerine evrensel "aklın" saf dünyasına yönelmesini sağlayan ayrımı yapmasıdır. Bireysel bir ruh, bu suretle hakikat ve yanlış, iyi ve kötü arasındaki ayrımı öğrenir.

Sünnet, Ramazan Orucu ve Helal

Pundarika, Görkemli En Derin İbadet'te [İng. The Glorious Deepest Service] (dPal don-dam-pa’i bsnyen-pa, San. Shriparamartha-seva), şu açıklamayı yapar: “Diğerlerine göre, (cennette) daha yüksek bir yeniden doğuşun yolu kişinin penisinin ucundaki derinin kesilip alınması ve günün sonunda ve gecenin başında yenmesidir. Tayilerin yaptığı kesinlikle budur. Kendi karmalarıyla (eceliyle) ölen sığırların etini yemeyi sevmezler. Bunun yerine, kesilip öldürülenleri yerler. İnsanlar için (cennette) daha yüksek bir yeniden doğuşun başka yolu yoktur.”

Pundarika bu mısranın ikinci bölümünü Kusursuz Işık'ta daha da vurgular: “Satırla, mlechha Tanrı'sının mantrası Bismillah ile sığırın boğazını keser, daha sonra öldürülüp kesilen sığırın etini Tanrı'larının mantrası ile yerler. Kendi karmalarıyla (eceliyle) ölen sığırların etini yemezler.” "Bismillah", "Allah'ın adıyla" anlamına gelir.

Bu pasajlar sünnet, Ramazan Orucu sırasında yalnızca güneş battıktan sonra yemek ve helal perhiz kurallarıyla ilgili emirlere itaate ilişkin genel İslami âdetleri ifade etmektedir.

Etik, Dua ve Tanrı Heykellerine karşı Emirler

Görkemli Kalachakra Tantra'ya Ek Tantra'nın Özü'nde [İng. The Essence of the Further Tantra of the Glorious Kalachakra Tantra] (dPal dus-kyi ‘khor-lo’i rgyud phyi-ma rgyud-kyi snying-po, San. Shri-Kalachakra-tantrottaratantra-hrdaya), şöyle denmektedir: Kadınları peçe takanların öğretilerine bağlı kalmakla... Tayi atlı göçebeleri savaşta gördükleri bütün tanrı heykellerini istisnasız yok ederler. Tek bir kastları vardır, hırsızlık yapmaz, doğruyu söylerler. Temizdirler, başkalarının karılarından uzak dururlar, belirli sofu uygulamalarını benimserler ve kendi karılarına sadık kalırlar. Budist olmayan Tayiler (mu-stegs-pa, Skt. tirthika) (önce) kendilerini yıkamış olarak, sonra zifiri karanlık gecede ve öğle vakti, alacakaranlıkta, ikindide ve güneş dağların üzerinden yükseldiğinde kendi istedikleri bir zamanda (her gün) beş kere biat eder, yerde yüzleri kutsal topraklara dönük olarak secdeye yatar ve sadece dünyanın üzerindeki gök aleminde ' Tamas’la olanların Tanrısı'na sığınırlar". Tamas, Hint Samkhya felsefi sisteminin evreni böldüğü üç kurucu özellikten bir tanesidir (yon-tan gsum, San. triguna). İhtişamlı Kısaltılmış Kalachakra Tantra, kısım I.153'e göre, Musa, İsa, Mani, Muhammed ve Mehdi peygamberler " Tamas’ı olanlardır".

Burada, Kalachakra metni ayrıca tüm Müslümanlara ortak olan inançları da açıklar: "put" niyetinde heykeller yapmamak, İslamda tüm insanların eşitliğini onurlandırmak, katı etik kurallarına uymak ve günde beş kere dua etmek.

Kalachakra Metinlerinde Söz Edilen Sorunsal Noktalar

Kalachakra literatürü, Tayi öğretilerinin dinî uyumu engelleyebilecek iki sorunsal özelliğine işaret eder. Ancak, bu literatürün söz konusu sorunsal özelliklerin gelecek bir Tayi işgali için sebep teşkil edeceğini söylememesi dikkate değer bir husustur. Kalachakra zaman döngüleri görüşünde işgaller periyodik olaylardır ve İhtişamlı Kısaltılmış Kalachakra Tantra, kısım II.48-50'ye göre, bunların her kişinin aklının rahatsız edici duygular ve tutumlarla peridoyik olarak işgal edilmesinin yansımaları ve temsilleri olarak anlaşılması gerekmektedir. Ayrıca, bu sorunsal noktalardan hiç biri, genel olarak İslama dair olmak bir yana, Multan İsmailî düşüncesine dahi özel noktalar değildir. Bunlar diğer dinlerle de ortak olan noktalardır.

Hayvanların Kurban Olarak Kesilip Öldürülmesi

Kalachakra metinlerinin sorunsal bulduğu birinci özellik aynı şekilde zamanın Hinduları arasında da görülüyordu. Bu sorun sığırların Tayi Tanrısı Bismillah adına kesilip öldürülmesine ilişkindir. Bu sebeple Pundarika, Kusursuz Işık'ta helal öldürme yönteminin, Vedik ayinde olduğu gibi, Tanrı'ya kurban etme anlamına geldiği yanılgısına düşer. Hindu bir kitleye seslenen Pundarika, şöyle der: "Sizler (Tayi) öğretisini muteber kabul edersiniz, çünkü kutsal (Vedik) yazılarınızda 'Kurban için sığırları kullanın' diye yazar."

Budist öğretileri hayvan kurban etmeyi şiddetle yasaklar. Buddha'ya göre, hissedebilen varlıklar aklı olan herhangi bir yaşam formunda – gerek insan gerek hayvan – tekrar tekrar yeniden doğar. Dolayısıyla, kurban edilecek herhangi bir hayvan kişinin önceki bir yaşamda annesi olmuş olabilir. Kalachakra metinleri helal öldürme yöntemini kurban şeklinde yanlış yorumlayarak hac seferindeki hacıların koyunları dinî göreneklere göre kurban etmelerinden hiç söz etmese de, kurban amacıyla öldürme hususu o zamanlardan günümüze değin Budizm ve İslam arasında sorunsal bir alan olmayı sürdürmektedir.

Budist doktrinde kurban amacıyla öldürmeye ilişkin bu sorunlu nokta, bununla beraber, bu uygulamanın İslamdaki varlığıyla sınırlı değildir. Bu uygulama bunun yanı sıra bazı Hinduizm biçimlerinde de vardır. Hatta bu sorun yerel göreneklerle karışmış bazı Budizm biçimlerine kadar uzanır. Söz gelimi, Hindistan Bodh Gaya'da, Ocak 1975'te Dalai Lama tarafından yapılan Kalachakra inisiasyon ayininde Dalai Lama uzak Himalaya bölgelerinden gelen Budistlerin her türlü hayvan kurban etme uygulamasını bırakmaları gerektiğine dair kesin nasihatlerde bulunmuştur.

Modern zamanlarda Budistler artık helal öldürme yöntemini kurban pratiği ile eş tutmayı bırakmış gibidir. Söz gelimi, Tibet'te komünizm öncesi dönemde, yerli Müslümanların hayvanları helal yöntemle öldürmelerine izin verilmekle kalınmamış, ayrıca pek çok Tibetli göçebe de besi hayvanlarını öldürülmek ve et olarak satılmak üzere Müslüman kasaplara getirmişlerdir. Aslında çoğu Tibetli en iyi et yemeklerinin Müslüman restoranlarında sunulduğunu düşünüyor ve bunların müşterisi olmak konusunda tereddüt veya kaygı duymuyordu.

Öte-yaşam

Kalachakra metinlerinde bahsi geçen, iki inanç sistemi arasındaki ikinci sorunsal alan, ahiret veya öte-yaşamın tabiatına ilişkindir. İhtişamlı Kısaltılmış Kalachakra Tantra kısım II.174 şöyle der: "(Sonsuz) bir öte-yaşam sayesinde, kişi daha önce bu dünyada yapmış olduğu karmik eylemlerin (sonucunu) deneyimler. Eğer durum bu ise, insanların bir yaşamdan diğerine karmalarını tüketebilmeleri gerçekleşmeyecektir. Samsara'dan çıkış ve özgürlüğe giriş, sınırsız varoluş açısından bile mümkün olmayacaktır. Bu düşünce, diğer gruplarca reddedilmesine rağmen Tayiler arasında gerçekten de var gibi durmaktadır."

Pundarika Kusursuz Işık'ta bu konuyu ayrıntılandırır: “Tayi mleccha’ların ifadesine göre ölen insanlar Rahman'ın kararına göre yine insan bedenleriyle, mutluluk veya acı deneyimleyecekleri daha yüksek bir yeniden doğuşta (cennette) veya cehennemde hayat bulurlar.”

Bu pasajda, tüm insanların insan bedenlerinde dirilerek Allah tarafından yargılanacağı Ahiret Gününe ilişkin genel İslam inancı ifade edilmektedir. İnsanlar, geçmişteki eylemlerine dayanarak, insan bedenlerini muhafaza ederek, ya cennette sonsuz mutluluğa ya da cehennemde sonsuz azaba mahkum olacaktır. Ancak, es-Sicistani'nin ifade ettiği şekliyle İsmailî öğretisi insan bedeninin ölümden dirilmesini reddeder. Es-Sicistani'ye göre, cennet mutluluğu veya cehennem azabı bireysel ruh tarafından, hiçbir fiziksel yönü olmaksızın, salt ruhsal olarak deneyimlenir.

Budizm ise, karma öğretileri yoluyla, kişinin rahatsız edici duygular ve tavırların sebep olduğu karmik eylemlerinin gücüyle, yinelenen yeniden doğuş (San. samsara) deneyimini ileri sürer. Öfke, açgözlülük, bağlılık veya davranışsal sebep sonuç zincirleri konusunda saflığın sebep olduğu yıkıcı eylemler bir cehennemde veya hayalet ya da bir hayvan olarak yeniden doğuşla sonuçlanır. Saflığın sebebi cehalet veya yanlış anlama olabilir. Yapıcı ama hâlâ gerçekliğe dair saflıkla ilişkili olan eylemler ise bir insan, bir asura ("anti-tanrı") olarak veya bir cennette yeniden doğuşa yol açar. Herkesin deneyimleyebileceği bu yeniden doğuş türlerinin her biri – bir cennette veya cehennemde yeniden doğuş da dahil – o aleme özgü beden türüne sahiptir. Kişi bir cennet veya cehennemde insan bedeniyle yeniden doğamaz.

Budizm ayrıca herhangi bir karmik eylemin karmik sonucunun yalnızca sınırlı bir süre için mutluluk veya azaba dönüştüğünü öğretir. Karmik sonuç olgunluğa ulaştıktan sonra ise tükenir. O zaman kişi bir cennet veya cehennemdeki yeniden doğuşta ölür ve yine başka bir samsarik alemde yeniden doğar. Budist bakış açısından, bir cennet veya cehennemde yeniden doğuş sonsuz olamaz. Ancak, kişinin yinelenen samsarik yeniden doğuşları, kişi kendini gerçek sebeplerinden tamamen kurtarmadığı sürece, birbiri ardına sonsuza kadar sürer. Ayrıca, bir cennetteki yeniden doğuşun mutluluğu bile bir çeşit azaptır çünkü asla tatmin etmez ve eninde sonunda son bulur.

Böylelikle, Budizmin öğretisine göre kişi kendini rahatsız edici duygular ve tavırlardan kurtardığı takdirde, bir cennette, bir cehennemde, bu dünyada veya başka bir yerde sürekli samsarik yeniden doğuşuna yol açan karmik eylemlerde bulunmayı bırakır. Aynı şekilde kişi o zamana kadar birikmiş olan karmik sonuçlardan da kurtulur. Böylelikle, gerçeklik hakkında herhangi bir saflıkla yapılmamış olan yapıcı eylemler temelinde, kişi sonsuz, huzurlu, neşeli bir nirvana durumuna, yani yinelenen samsarik yeniden doğuştan özgürlüğe kavuşur. Ne Ahiret Günü ne Yargıç vardır. Sürekli samsarik yeniden doğuş bir ceza, nirvana'ya ulaşmak ise ödül değildir. Davranışsal sebep sonuç arasındaki ilişki tamamen mekanik bir biçimde işler, ilahi bir müdahale yoktur.

Hayvan kurban etme hususunda olduğu gibi, öte-yaşamın ve sonsuz bir cennet veya cehennemin tabiatına ilişkin sorunsal alan Budizm ve İslam arasındaki bir farkın ortaya konmasıyla sınırlı değildir. Hem bir yanda Budistler ve Hindular arasında, hem diğer yanda Müslümanlar ve Hristiyanlar arasındaki sorunsal noktalardan biridir.

Kalachakra Literatürüne göre Mleccha Tayileri ile Savaş

İhtişamlı Kısaltılmış Kalachakra Tantrakısım I.158-166'de, Şambala'nın dinlerinin kuruluşundan 1800 sene sonra mlechha Tayileri tarafından işgali ve bunların Şambala orduları tarafından savaşta yenilmesi anlatılır. Ne var ki bir sonraki bölümde (II 48-50ab), metin savaşın içsel muadilini meditasyon yöntemleri açısından açıklar. Bu mısralar (II.50cd) şöyle son bulur: " Mleccha’ların tanrısıyla savaş kesinlikle cisimleşmiş varlıkların bedeninin içerisindedir. Öte yandan, (savaşın) dışsal (düzeyi) aslında aldatıcı bir biçimdir. (Böylelikle,) Mekke'nin durumunda mleccha’larla savaş (esasında) bir savaş değildir."

Onbeşinci yüzyılda yaşamış Tibetli tefsirci Kaydrubjey (mKhas-grub rje dGe-legs dpal-bzang), Gerçekliğin Tabiatının Aydınlanması, "Kusursuz Işık"ın Ayrıntılı Açıklaması, Büyük "Görkemli Kalachakra Tantra" Tefsiri'nde (dPal dus-kyi ‘khor-lo’i ‘grel-chen dri-ma med-pa’i ‘od-kyi rgya-cher bshad-pa de-kho-na-nyid snang-bar byed-pa) şöyle der: "İkinci bölümdeki bu açıklama birinci bölümde bunu örneklendiren savaş tasvirinin nihai anlamıdır. Kişinin kendi bedeninin hayati noktalarının delinmesinden kaynaklanan yogaya uygulanmalıdır... Metinde bu (dışsal düzeyin) aldatıcı bir biçim olduğu söylendiğinde, bunun anlamı ilk bölümdeki savaşın maksadının bu ikinci bölümde betimlenen şey olduğudur. Ayrıca, aldatıcı bir biçim gibi bir vücuda gelme olan bir savaş şeklini göstermek dışında, (maksadı) (insanların) mleccha’lara karşı savaşmak ve onları öldürmek suretiyle büyük zarara yol açacak şekilde davranmamalarıdır."

Böylelikle, her ne kadar Kalachakra literatürü yüzeyde Budistler ve Müslümanlar arasındaki büyük bir savaşı öngörüyormuş gibi görünse de, metinler ve tefsirler savaşın yalnızca kişinin kendi rahatsız edici ve yıkıcı zihin yapılarının güçlerine karşı yapılan içsel bir savaşın temsili olarak anlaşılması gerektiğini açıkça göstermektedir.

Her Sistemdeki Ortak ama Farklı Yorumlanan Noktalar

Budizm, yöntemleri konusunda dirayetli olan ve bundan herkesin faydalanmasını dileyen Buddha'nın öğretisini farklı zihniyetlere uygun olacak şekilde pek çok farklı şekilde öğrettiğini ileri sürer. Dolayısıyla, Buddha diğer inanç sistemlerinde ileri sürülen belirli savlara koşut öğretiler sunmuştur. Budizm ve söz konusu diğer sistemlerin bu öğretilerde parmak basılan noktalar konusunda farklı anlayışları olmakla beraber, yine de aralarındaki ortaklık dinî uyum, anlayış ve barışçıl işbirliği için temel oluşturabilir nitelikte olmuştur. Kalachakra literatürü de bu noktayı göstermektedir.

Ondokuzuncu yüzyılda yaşamış Tibetli tefsirci Mipam (Mi-pham ‘Jam-dbyangs rnam-rgyal rgya-mtsho), Vajra Güneşinin Aydınlanması, "Görkemli Kalachakra Tantra"'nın Anlamının Açıklaması: Bölüm (Beş)'in Tefsiri, Derin Farkındalık [İng. Illumination of the Vajra Sun, Clarifying the Meaning of the Words of “The Glorious Kalachakra Tantra,” Commentary to Chapter (Five), Deep Awareness] (dPal dus-kyi ‘khor-lo’i rgyud-kyi tshig don rab-tu gsal-byed rdo-rje nyi-ma’i snang-ba Ye-shes le’u’i ‘grel-chen) adlı eserinde şu açıklamayı yapar: “ Mleccha’ların sahip olduğu iki (felsefi görüş) vardır. Dış fenomenlerin atomların toplamından oluşan bir doğaya sahip olduğunu ve kişinin benliğinin varolmasının da geçici olarak vücut bulan veya samsara içinde vücut bulmaya devam eden bir tarafı olduğu görüşündedirler. Varılacak gayenin meyvesiyse tanrıların mutluluğuna ulaşmaktır. Bunun dışında başka bir türde nirvana ileri sürmezler.”

Atomların Doğası

Mipam, Buddha'nın maddenin atomlardan oluştuğunu söylediği belirli bir metin göstermez. Ancak, işgalcilerin görüşlerini dört Hint Budist felsefe ekolünün ilerici bir sunumuyla birlikte tartışmak suretiyle, Mipam Tayilerin savlarının Budist sunumlarına uygun düştüğünü ima eder. Hinayana Budizm’i nin Vaibhashika ve Sautrantika ekollerinin bölünmez, parçasız atomlar teorisinden bahsederken, aynı zamanda atomların sonsuz şekilde bölünebilir olduğu görüşünde olan Mahayana Budizm’inin Chittamatra ve Madhyamaka ekollerinin söylediklerini de aktarır.

Aynı şekilde, MS onuncu yüzyılın ortalarından önce İslam içerisinde gelişmiş felsefi görüşler arasında, atomların bölünmezliğini ileri süren bazı yazarlar olmuştur. Bunlar arasında Şii Mu'tezile mezhebinden kelâmcılar Hakem ve Nazzam ile Sünni tanrıbilimci Ebu Hasan Eş'ari bulunur. O dönemde olduğu gibi daha sonrasında da diğer İslami tanrıbilimcilerinin çoğunluğu ise atomların sonsuzca bölünebilir olduğunu savunmuştur. Ne var ki es-Sicistani atomların bölünebilirliği hususunda pek açık değil gibidir.

Ancak, Budistler ve Müslümanlar atomların bölünemezliğini reddetmek için oldukça farklı savlar kullanmışlardır. Budistler atomların en azından yönelimli olarak parçaları veya yanları olmamasının mantıksız olduğunu ileri sürmektedir; aksi takdirde iki atomun birleşmesi imkansız olurdu. İki atomun birleşmesi için yalnızca bir yandan birleşmeleri gerekir, ki bu durumda, en azından zihinsel olarak, yönelimli parçalara bölünebilirler. Başlıca İslami sava göre, atomlar bölünmez olsaydı, bu durum Allah'ın güçlerinin sınırlı olduğu anlamına gelirdi. Allah herşeye kadir olduğuna göre, bir atomu da sonsuzca bölmesinin mümkün olması gerekir.

Kişilerin veya Ruhların Doğası

Mipam şöyle devam eder, “Onların mizaç ve düşüncelerini bilen Buddha onların (işgalciler) kabul edebileceği sutra’lar öğretti. Örneğin, Sorumluluk Taşımak ile İlgili Sutra'da [İng. The Sutra of Carrying Responsibility] (Khur ‘khu-ba’i mdo), Buddha (kendi eylemlerinin) sorumluluğunu taşıyan kişilerin varolduğundan, bu kişilerin ruhlarının kalıcı veya geçici olduğu hakkında bir şey söylemeden bahsetmiştir. Bu hususlar onların (Tayilerin) iddiaları karşısında gerçektir. Buddha'nın ifade ettiği anlam ise kişilerin karma’nın sorumluluğunu taşıyan benliklerinin devamlılığı üzerinden varolmaya devam ettiği ama bunun da sadece devamlılığa yapılan bir atıftan ibaret olması ve doğası gereği ne kalıcı ne de geçici olduğudur.

Budist Görüş

Budizm sonlu ama sayılamaz sayıda bireysel kişiler ve zihinsel devamlılıklar olduğunu öğretir. Bireysel bir kişi bireysel bir zihinsel devamlılığa yapılan bir atıftır ve bu şekliyle, benzer davranışın yinelenen biçimlerinin bir devamlılığına atfedilebilen bir alışkanlık gibidir.

Her bireysel kişinin devamlılığı, her bireysel zihinsel devamlılık gibi, sonsuzdur ama sabit değildir. Bu devamlılıklar, başı ve sonu olmamak anlamında, sonsuzdur. Bununla beraber, bir andan diğerine değişmek anlamında, sabit değildirler. Her kişi, her an farklı birşey yapar, zihniyle farklı bir nesneyi kavramak gibi.

Her kişi saflığın etkisi altındayken karmik eylemlerde bulunur ve bu eylemlerin sorumluluğunu taşır. Bu eylemlerin karmik mirası, sürekli yeniden doğuşlar yoluyla, olgunlaşıp kişinin samsarik mutluluk veya ızdırap deneyimine dönüşür. Kişi gerçekliğe dair doğru bir sürekli farkındalığı muhafaza edebilirse, bu mirasların olgunlaşmasını deneyimlemek durumunda kalmaktan kurtulacaktır. Böylelikle, o kişinin samsarik varoluşunun sürekliliği sonsuza kadar kesintiye uğrar ve kişi özgürlüğe, yani nirvana'ya ulaşır. Bununla beraber, söz konusu kişinin ve o kişinin atfedildiği zihinsel devamlılığın sürekli değişen sürekliliği sonsuza kadar, nirvana'ya ulaştıktan sonra dahi, devam eder.

Kısaca, Kalachakra'nın ait olduğu Budizm dalı olan Mahayana Budizmine göre, bireysel bir kişi sabit olmak anlamında sürekli değildir; ayrıca geçici olmak anlamında süreksiz de değildir. Dahası, bireysel bir kişinin samsarik varoluşu sonsuz olmak anlamında sürekli olmadığı gibi, bireysel bir kişinin nirvanik varoluşu da geçici olmak anlamında süreksiz değildir.

Es-Sicistani'nin İsmailî Görüşü

Es-Sicistani ayrıca kişilerin – bu durumda ruhların – eylemlerinin sorumluluğunu taşıdığını ve ne sürekli ne de süreksiz olduğunu ileri sürer. Bununla beraber, bu savların metafizik temeli Budist görüşünkinden oldukça farklıdır. Evrensel "ruh" sabit olmak anlamında sürekli değil, sürekli hareket ve akış halindedir. Ancak, geçici olmak anlamında süreksiz de değil, sonsuzdur.

Es-Sicistani'ye göre, insanların tüm bireysel ruhları aynı evrensel "ruh"un parçaları veya bölümleridir. Bireysel bir ruh bir insan bedenini terk ettiğinde, geçici bedensel varoluşu da sona erer. Farklılaşmamış evrensel "ruh"a geri döner ve Ahiret Gününe kadar artık başka bedensel yeniden doğuş yaşamaz. Yine de, bedenden ayrılmış bireysel bir ruh bir şekilde bireyselliğini muhafaza eder. Diriliş ve kıyamet vakti geldiğinde, bireysel ruh, bedendeyken bireysel bir akılla kurduğu ilişki sayesinde, hakikate dair yeterince rasyonel bilgi edinmişse, sonsuz cennetin zihinsel hazlarına ulaşır. Bireysel ruh bedendeyken bedensel şehvetin ağlarında takılı kalmış ve hakikate dair rasyonel bilgiye ulaşmamışsa, cehennemde sonsuz zihinsel azaplar çeker.

Bu sebeple, bireysel ruh sonsuza kadar bedende kalmaması anlamında, sürekli değildir. Ancak, diriliş ve kıyamet gününden sonra, bedendeyken yaptığı eylemlerinin sorumluluğunu taşımak suretiyle, sonsuza kadar devam etmesi anlamında, süreksiz de değildir.

Yaradanın Doğası

Budizm, kendi yarattığı evrenin içinde olanları yöneten, kadir-i mutlak bir yaratıcı ileri sürmez. Ayrıca evrenin veya bireysel varlıkların mutlak bir başını veya sonunu da ileri sürmez. Bununla beraber, Kalachakra literatürü her varlık içerisindeki sonsuz, bireysel bir aydınlık-ışıklı ruhtan mütemadiyen bahseder. Ruhun bu en derin düzeyi, her varlığın önceki davranışından kaynaklanan karmik sonucun gücüyle, bu bireyin bireysel ve öznel olarak deneyimlediği hem samsarik hem nirvanik varoluşun tüm görünümlerini yaratır. Ruhun bu aydınlık-ışıklı düzeyi her varlığın aydınlanmış bir Buddha olmasına olanak veren tüm potansiyellere sahip olduğundan, Kalachakra literatürü buna birinci veya ilksel bir Buddha anlamına gelen Adibuddha der. Buddha’lığın ilk ve en derin kaynağı olması anlamında "birinci"dir.

Endonezyalı Budistler, Endonezya devletinin felsefi temelini yapılandıran beş pancasila ilkesinin ilkine – yani bir ve tek olan Tanrı'ya inanç – uymak amacıyla, Adibuddha'nın Tanrı'nın Budist muadili olduğunu söylemişlerdir. Adibuddha, Allah gibi kadir-i mutlak bir yaradan veya yargıç olmamakla beraber, her bireyin aydınlık-ışıklı ruh düzeyi es-Sicistani'nin savunduğu şekliyle Allah'ın bazı özelliklerini paylaşır. Kişinin Allah'ı veya Adibuddha'yı bilmek için ondan tüm nitelikleri olumsuzlaması ve sonra bu olumsuzlamayı da olumsuzlaması gerekir. Her ikisi de kelimelerin ve kavramların ötesindedir. Es-Sicistani'nin durumunda, bu süreç Allah'ın mutlak aşkınlığını tesis ederken, Kalachakra'da bu süreç aydınlık-ışıklı ruhun varoluş veya yokluk hakkında kavramlar oluşturan tüm düzeylerinden yoksundur. Ayrıca, Allah'ın asla grafik bir temsili olamayacağını savunan genel İslami görüşten farklı olarak, Adibuddha geleneksel olarak dört yüzlü, yirmi dört kollu Kalachakra-Buddha figürüyle temsil edilebilir.

[Bkz: İslam-Budizm Diyalogu.]

Özet

Özetle, Budist Kalachakra literatürünün ve İsmailî tanrıbilimci es-Sicistani'nin metafizik açıklamalarına yüzeysel olarak bakarsak, iki sistem bir kişi veya ruhun ne sürekli ne süreksiz olduğu ama eylemleri için etik sorumluluk taşıdığı konusunda hemfikirdir. Her iki sistem de etik davranış ile hakikat bilgisinin sonsuz mutluluğa – bu mutluluk ister nirvana'da ister sonsuz cennette olsun – ulaşmaktaki vazgeçilmez rolünü vurgulamaktadır. Bu ortak noktalar bugün Budizm-İslam işbirliği ve uyumunu geliştirmek için kullanılabilecek türde bir yaklaşıma işaret etmektedir.

Güncel Budizm-İslam Etkileşimi

Günümüzde Budist ve Müslüman nüfusların birlikte veya birbirine çok yakın yaşadığı ve birbiriyle etkileşimde bulunduğu yedi büyük bölge vardır. Bunlar Tibet, Ladakh, güney Tayland, Malezya, Endonezya, Burma/Myanmar ve Bangladeş'tir. Ancak, bu yedi bölgenin her birinde iki grup arasındaki etkileşim birincil olarak dinî inançlardan ziyade, ekonomik ve siyasi faktörlerden etkilenmektedir.

Tibet

Yerel Tibetli Budist nüfus ile yüzyıllarca yıllık geçmişi olan Keşmirli Müslüman yerleşimci toplumu arasındaki ilişkiler, beşinci Dalai Lama'nın politikaları temelinde, ahenkli bir şekilde sürüp gitmiştir. Günümüzde, bu Müslüman topluluğun mensupları – Tibet'in hem içinden hem de dışından – diğer Tibetli gruplar tarafından tamamen Tibetli olarak kabul edilmekte ve Hindistan'da sürgünde bulunan Tibetliler için de vazgeçilmez bir rol oynamaya devam etmektedirler.

Diğer yandan, Tibetli Budistler ile Çinli Hui Müslümanları arasındaki ilişkilerde önemli sorunlar yaşanmıştır. Bu iki grup, şu anda Çin Halk Cumhuriyeti'nin Çinhay ve Kansu eyaletleri arasında bölünmüş olan geleneksel kuzey doğu Tibet bölgesi Amdo'da yüzyıllar boyunda yanyana yaşamıştır. Zaman zaman Hui savaş beyleri bu bölgenin bazı bölümleri üzerinde şiddetli kontrol uygulamış olmakla beraber, burada yaşayan Budistler ve Müslümanlar bir modus vivendi geliştirmiştir. Ancak, son on yıllarda, ÇHC Hükümeti Tibet'i ekonomik fırsatlar diyarı olarak tanıtmıştır. Bunun sonucunda, önemli sayıda Hui tüccarı, sadece Amdo'da değil, Orta Tibet'te de (Tibet Özerk Bölgesi) geleneksel Tibet bölgelerine yerleşmiştir. Tibet yerlileri bu yeni gelenlere yabancı rakipler gözüyle bakmakta ve dolayısıyla fazlasıyla içerlemektedir.

[Bkz: Çin'deki Hui Müslümanlarına Tarihsel Bir Bakış. Ayrıca Bkz: Hui Müslümanlarının Tibetliler ve Uygurlarla Olan İlişkileri, 1996.]

ÇHC içerisindeki geleneksel Tibet bölgelerinde yaşayan hem Budist hem de Müslüman gruplar dinlerini pratik etmek konusunda önemli kısıtlamalar ile karşı karşıyadır. Bilhassa Orta Tibet'te, ruhban olmayan toplulukların din eğitimine hemen hiç erişimi yoktur. Dolayısıyla, iki grup arasında çıkan çatışmalar dinsel farklılıklardan kaynaklanmamaktadır. Sorun yeni yerleşimcilerin Müslüman olması değil, Çinli olması ve yerli halkın ekonomik refahı için tehdit unsuru teşkil etmeleridir. ÇHC yetkililerinin kontrolü sağlamak için kültürel farklılıkları teşvik edip istismar ettiği mevcut durumda dinî diyalog ve işbirliği yürütmek son derece güçtür.

[Bkz: Çin'de Budizmin ve İslamın Durumları, 1996.]

Ladakh

Ladakh, Tibetli Budist halkıyla, hali hazırda Hindistan'ın Cemmu ve Keşmir eyaletinin parçasıdır. Eyaletin Keşmir bölümünde Ladakhlıların Müslüman komşularının dikkati öncelikli olarak Pakistan'a katılmak, Hindistan'da kalmak veya bağımsız bir devlet olmak sorununa ilişkin Hindu-Müslüman siyasi çatışmasına yoğunlaşmış durumdadır. Ayrıca, Keşmir ve Tibet arasındaki, Ladakh'tan geçen geleneksel ticaret yolu Tibet'in Çin Komünist kontrolü altında olması sebebiyle kapalıdır. Dolayısıyla, Keşmirli Müslüman tüccarların artık Tibet'teki Budist toplulukla ve hatta oradaki giderek büyüyen Müslüman toplulukla da teması kalmamıştır.

Ladakh'taki Budistler ve Müslümanlar arasındaki itilaf çoğunlukla kalkınma yardımına yönelik rekabetten beslenmektedir. Yaşayan Budist geleneği artık Tibet'te sürdürmek mümkün olmadığından, Batılı turistler geleneksel bir ortamda pratik edilen Tibet Budizm’ine tanık olmak için Ladakh'a akın etmektedir. Artan turist trafiğiyle, Hint ve uluslararası acentelerin sponsor olduğu kalkınma projeleri başlamıştır. Eyaletin Keşmir bölümünde durum böylesine dengesiz olduğu için, oradaki kalkınma projelerine çok daha az yoğunlaşılmıştır. Doğal olarak, pek çok Keşmirli Müslüman Ladakh'a giden yardım projelerinden dolayı buraya içerlemektedir. İnsanların Budist-Müslüman inançları arasındaki diyalogun bu soruna çözüm bulma konusunda önemli bir rol oynayabileceğine pek inançları yok gibidir.

Güney Tayland

Güney Tayland'ın nüfusu esas olarak, Malezya'daki Müslümanlarla ortak yönleri Tayland'ın geri kalanındaki Budist kesimle olduğundan daha fazla olan Müslümanlardan oluşur. Buradaki itilaflar Müslümanların daha fazla siyasi özerklik isteğine ilişkindir. Dinsel hususların pek önemi yok gibi görünmektedir.

Burma/Myanmar

Burma/Myanmar, Arakan'daki Kuzey Rakhine Eyaleti nüfusunun üçte biri Müslüman olup, geri kalanı Budist’tir. Bu iki grup farklı etnik kökenlere mensup olup, farklı diller konuşurlar. 1991 ve 1992 arasında, bu Müslümanların Rohingyalar olarak bilinen çeyrek milyon kadarı mülteci olarak Bangladeş'e kaçmıştır. Ancak, hükümet baskısı ve ayrımcılıktan dolayı kaçmışlardır. Kendini resmi olarak Budizm’le ilişkilendiren ve tanıtan askerî hükümet, Müslüman kesimi yabancı yerleşimciler olarak kabul etmektedir. Bu sebeple, bunlara vatandaşlık vermemekte, hareketlerini kısıtlamakta ve eğitim olanakları ile mesleki olanaklarını sınırlandırmaktadır. 1995 yılında, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği bu Müslüman mültecilerin %94'ünün gönüllü yurda dönüşünü sağlamıştır. Bunlar hâlâ insanlık yardımı almakta ve yalnızca çok yavaş bir şekilde bazılarına hükümet kimlik belgeleri verilmektedir. Ne var ki Budistler tarafından düzenlenen Müslüman karşıtı ayaklanmalar hala baş göstermektedir. Müslümanlar bunların hükümet tarafından tahrik edildiğini ve desteklendiğini iddia etmektedir. Bu iki dinsel ve etnik grup arasındaki gerginliğin çoğu ise İngiliz sömürge yönetimi altında Budist olmayanlara yapılan tercihli muameleden kaynaklanmaktadır. Güncel askerî hükümetin Budistlere yönelik tercihli muamelesi buna tepki olarak görülebilir. Hükümet politikasında bir değişiklik olmaksızın, Burma/Myanmar'daki Budist-Müslüman gerginliklerinin salt dinî diyalog ile çözülmesi olası görünmemektedir.

Bangladeş

Nüfusun yüzde biri Budist olup, büyük çoğunluğu Müslümandır. Budistler esas olarak Chittagong Bölgesi ile Chittagong Dağlık Bölgesinde yaşamaktadır. 1988 yılında, Bangladeş Anayasasında ülke için "İslami yaşam tarzı" ilan eden bir değişiklik onaylanmıştır. O zamandan beri, hükümet içerisinde dinî ve seküler hizipler arasındaki gerilim artmıştır. Ancak bu durum 2001'den beri, "Teröre Karşı Savaş"la birlikte, oldukça kötüleşmiştır. Afganistan ve Irak'ın Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgali Bangladeş'te İslami köktenciliği kışkırtmış, bu da Budistler de dahil olmak üzere, Müslüman olmayan azınlıkların daha çok zulme uğramasına yol açmıştır.

Malezya ve Endonezya

Hem Malezya hem Endonezya'nın nüfuslarının çoğunluğu yerli Müslümanlardan oluşup, aralarında çoğu denizaşırı Çinliler ve bazı Güney Doğu Asyalılardan mütevellit Budist azınlıklar yaşamaktadır. Müslüman ve Budist gruplar kendi dinî geleneklerine kesin çizgilerle bağlıdırlar. Esasında, Malezya'da, etnik Malayların İslam’dan Budizm’e dönmeleri ve hatta Budist bir öğreti veya törene dahi katılmaları katı kurallarla yasaklanmıştır. Ne var ki, her iki ülkede de gruplar arasındaki başlıca çatışmaların daha ziyade ekonomik rekabetten kaynaklandığı görülmektedir.

Sonuç

Tibet, Ladakh, güney Tayland, Burma/Myanmar, Bangladeş, Malezya ve Endonezya'da Budistler ve Müslümanlar arasında iyi ilişkiler ve diyalogun geliştirilmesi ve güçlendirilmesi önemli ve kesinlikle son derece faydalıdır. Bunun itilafların ekonomik ve siyasi sebeplerini çözme olanağı sınırlı olmakla beraber, iki grup arasındaki gerginlikleri çözebilir veya hafifletebilir. Öyleyse Budistler ve Müslümanlar arasında karşılıklı anlayış ve işbirliğini geliştirmenin başlıca odak noktası, bugün Budist ve Müslüman kesimlerin bilfiil yanyana yaşadığı durumların bağlamı dışından iki inancın dinî liderlerinin çabalarına bağlıdır.

Kutsal Dalai Lama'nın İslam ve Dinlerararası Uyum Konusundaki Tutumu

On Dördüncü Kutsal Dalai Lama, yıllar boyunca, dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan dinlerarası diyalog etkinliklerinde çok sefer Müslüman dinî liderlerle biraraya gelmiştir. Dalai Lama'nın bu konudaki mesajı açıktır. Dalai Lama'nın 8 Ekim 2006'da Hindistan, Yeni Delhi'deki Yabancı Muhabirler Basın Klübü'nde yaptığı bir basın konferansı sonrasında, France-Press Ajansı şu raporu geçmiştir: "Dalai Lama, İslam’ın bir şiddet dini olarak resmedilmesine karşı uyarıda bulundu ve Müslümanların 11 Eylül saldırılarından beri Batıda haksız yere şeytan gibi gösterildiğini söyledi. Dinî hoşgörüyü teşvik eden dünyanın en etkili Budist lideri, Pazar günü 'Batı ile Müslüman dünyası arasında bir medeniyetler çatışmasından bahsetmek yanlış ve tehlikelidir," dedi. Müslüman terorist saldırıları insanların İslam hakkındaki görüşlerini çarpıtmış, İslamın şefkate dayalı bir din olmaktan ziyade, radikal bir din olduğunu zannetmelerine yol açmıştır... Tüm dinlerde köktenciler bulunur ve '(Müslümanlar hakkında) genellemede bulunmak yanlıştır. (Teröristler) sistemin bütününü temsil edemez.' ...Dalai Lama kendisine İslam’ın savunucusu rolünü biçtiğini, çünkü insanların bu dine ilişkin görüşlerini yeniden şekillendirmek istediğini söyledi.

Dalai Lama, 10 Ekim 2006'da Çek Cumhuriyeti, Prag'da gerçekleştirilen ve Forum 2000'in sponsorluk ettiği "Küreselleşmenin Riskleri: Dinler Bir Çözüm Sunuyor mu Yoksa Sorunun Parçası mı?" başlıklı konferansta da bu temayı yinelemiştir. Burada şöyle demiştir: "Geçmişte de, günümüzde olduğu gibi, din adına ayrımlar yapılmıştır ve bunları aşmak için farklı dinler arasında sürekli bir diyalog geliştirmemiz gerekir... Dininizin Tanrı'dan geldiğine gerçekten inanıyorsanız, o zaman diğer dinlerin de Tanrı tarafından yaratıldığına inanmanız gerekir."

Dalai Lama burada Kuzey Amerika İslam Toplumu genel sekreteri Dr. Sayyid M. Syeed'in sözlerini yankılıyordu. Dr. Syeed, 15 Nisan 2006'da California, San Francisco'da gerçekleştirilen ve Dalai Lama'nın da katıldığı "Şefkat Aydınlatan Yüreklerin Buluşması" başlıklı bir dinlerarası etkinlikte, "Kuran Müslümanlara Allah'ın istediği bu olsaydı tüm insanlığın tek bir dine mensup insanlardan oluşmuş olacağını öğretir" demişti.

Kalachakra İnisiasyon Töreninin Budist-Müslüman Uyumu için bir Merkez olarak Güncel Rolü

Gelişen Budist-Müslüman diyalogunun önemli bir doğal sonucu da Kalachakra inisiasyon töreninin bu diyalog için bir merkez olarak oynamış olduğu roldür. Söz gelimi, Prens Sadruddin Ağa Han, onur konuğu olarak, Dalai Lama'nın Temmuz 1985'te İsviçre'de yaptığı inisiasyon ayinine katılmıştır. Merhum Prens, İsmailî Şiilerin Nizari kolunun şimdiki ruhsal lideri olan IV. Kutsal Prens Kerim Ağa Han'ın amcasıydı. Yedi sene sonra, Batı Afrika'da Gine'nin kalıtsal Sufi lideri Dr. Tirmiziou Diallo, Dalai Lama'nın Ekim 2002'de Avusturya, Graz'da gerçekleştirdiği inisiasyon törenine katılmıştır.

Bunun yanı sıra, Dalai Lama'nın Ocak 2003'te Budist aleminin en kutsal mekanı olan Hindistan'daki Bodh Gaya'da gerçekleştirdiği inisiasyon ayini sırasında, Dalai Lama ana stupanın yanında yer alan yerel camiyi ziyaret etmiştir. Ziyaretin Hindistan, Dharamsala, Orta Tibet Yönetimi Bilgi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından hazırlanan resmi raporuna göre, "Kutsal Dalai Lama, caminin imamı ve camiye bitişik bir din okulunun papazı olan Mauluna Muhammed Shaheeruddin tarafından karşılanmıştır. Öğretmenlere ve öğrencilere seslenen Kutsal Dalai Lama, farklı dinlere inansak da temelde aynı insanlar olduğumuzu söylemiştir. Tüm dinî gelenekler bize iyi bir insan olmayı öğretir. Öyleyse, bunu gerçekleştirmek de kendi çabalarımıza bağlıdır."

Budist-Müslüman İşbirliği için Temel olarak Evrensel Sorumluluk

Dalai Lama sıklıkla, ister Budistler ve Müslümanlar arasında ister tüm dünya dinleri arasında olsun, dinlerarası işbirliğinin her grubun dinî çerçevesi içerisinde kabul edilebilir olan evrensel hakikatlere dayanması gerektiğinin altını çizmiştir. Bu gibi hakikatlerden ikisi herkesin mutlu olmayı dilemesi ve hiç kimsenin acı çekmeyi dilememesi ile tüm dünyanın birbiriyle ilişkili ve birbirine bağlı olmasıdır. Kalachakra literatürünün kişilerin eylemlerinin etik sorumluluğunu taşıdıkları yönündeki ortak Budist-İslami öğretiye ilişkin sunduğu örnek gibi, bu iki düsturun iki dinde farklı felsefi açıklamaları bulunur. Budizm bu iki noktayı mantık açısından açıklarken, İslam bunları Tanrı'nın yaratılarının eşitliği açısından açıklar. Yine de, evrensel sorumluluk politikasını destekleyen her iki dinde de benzer duygulara ses verildiğini görürüz.

MS sekizinci yüzyıl Budist ustası Shantideva, Bodhisattva Davranışına Haiz Olmak [İng. Engaging in Bodhisattva Behavior] (Byang-chub sems-dpa’i spyod-pa-la ‘jug-pa, San. Bodhisattvacāryāvatāra) adlı eserde, kısım VIII 91'da şöyle yazar: “Nasıl ki bedene, eller gibi bölümlere ayrılan pek çok parçasına karşın, bir bütün olarak bakmak, özen göstermek gerekiyorsa, aynı şekilde, yolunu şaşıran varlıklar arasındaki farklılıklara rağmen, mutluluk ve acıya ilişkin olarak, onlar da mutlu olmayı istemekle benimle eşittirler ve böylece bir bütün oluştururlar.”

Benzer şekilde, Numan bin Beşir el-Ensârî tarafından muhafaza edilmiş bir hadiste Peygamberin şunu söylediği kaydedilmiştir: "İnananların karşılıklı sevgi, alaka ve kardeşliğe ilişkin benzerlikleri aynı bir bedenin benzerliğidir; herhangi bir uzvu ağrıdığında, uykusuzluktan ve ateşten bütün beden ağrır."

Bu gibi öğretiler ile beraber sadece Budist ve Müslüman ruhani liderlerin süregelen çabaları değil, aynı zamanda iki din toplumunun mensuplarının katılımı yoluyla da, Budistler ve Müslümanlar arasında olduğu gibi genel olarak tüm dünya dinleri arasında dini uyum oluşturma amacı umut vadetmektedir.