Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Dalai Lama’nın Budizm’in Gerçekçi Yaklaşımına İlişkin Düşünceleri:
Batılı Eski Dharamsala Sakinlerine Konuşmalar

On Dördüncü Kutsal Dalai Lama
Hindistan, Dharamsala, 2 – 3 Kasım, 2010
Yazıya döken Sean Jones ve Michael Richards
Düzenleyen Luke Roberts ve Alexander Berzin
Açıklamalar köşeli parantezlerin içinde mor renkli olarak verilmiştir

Üçüncü Bölüm: Yirmi Birinci Yüzyılda Budizm

Nasıl Yirmi Birinci Yüzyıl Budisti Olunur

Tibetlilere olduğu gibi Çinlilere ve Japonlara ve ayrıca Ladakhlılara ve tüm Himalayalı Budistlere de hep dediğim gibi, artık yirmi birinci yüzyılda olduğumuza göre, yirmi birinci yüzyıl Budistleri olmamız gerek. Bu da modern eğitim, modern bilim ve diğer bu gibi alanların yanı sıra modern imkanlardan istifade etmek hakkında da daha çok bilgi sahibi olmak ve aynı zamanda Buddha’nın sonsuz özveri, bodhichitta ve birbirine bağlılık görüşü, pratityasamutpada [birbirine bağlı ortaya çıkma durumu] hakkındaki öğretilerine bütünüyle inanmak anlamına gelir. O zaman hem gerçek bir Budist olur hem de aynı zamanda yirmi birinci yüzyıla ait olabilirsiniz.

Geçenlerde Nubra’daydım [Ladakh] ve yolda öğle yemeği molası verdik. Bölgenin yerlileri, ki bazılarını yirmi otuz senedir tanırız, beni görmeye geldiler; biraz sohbet ettik. Onlara yirmi birinci yüzyıl Budistleri olmamız gerektiğini ve ayrıca etüt etmenin çok ama çok önemli olduğundan bahsettim. Sonra da onlara “Budizm nedir?” diye sordum. Onlar da “Buddham saranam gacchami. Dharmam saranam gacchami. Sangham saranam gacchami. [Buddha, Dharma ve Sangha’ya sığınırım.] Budur Budizm” yanıtını verdiler. Bu çok kolay. Sonra onlara Buddha, İsa ve Muhammed arasındaki farkların ne olduğunu sordum. “Fark yok” dediler. Bu doğru değildir. Bunlar insanlığın büyük öğretmenleri olmak anlamında aynıdırlar. Fakat öğretilere ilişkin olarak, felsefi anlamda, Budizm ve diğer dinler arasında büyük farklar vardır ama bu köylüler aynı olduklarını düşünüyordu.

Bu benim aklıma şu hikayeyi getiriyor: Bir seferinde Tibet’te bir lama öğretide bulunuyormuş ve insanlar ona “Üç Mücevher nerededir? Buddha nerededir?” diye sormuş. Lama bir süre sessiz kaldıktan sonra gökyüzünü işaret edip şöyle demiş: “Hah, Buddha uzaydaki billur bir saraydadır ve etrafı parlak ışıklarla sarılıdır.” Bu doğru değildir. Buddha en nihayetinde burada, kalplerimizdedir – Buddha doğası bu demektir.

Ben de burada sizinle Buddha-Dharma’nın [Buddha’nın öğretileri] gerçek temeline inmemiz gerektiğini paylaşmak istiyorum. Örnek olarak, ana yemek – pirinç veya un ya da Tibetliler için tsampa – ve yanında sebzeler bulunduğunu düşünün. Nefis sebzeler; sebzeler çok iyidir. Fakat ana yemek olmayınca, sadece birkaç sebzeden ibaret bir yemek – yalnızca birkaç garnitür – yetmez. İşte bunu anlamak önemlidir.

Geleneğin Gövdesi ve Dalları

Tibet Budizm’ini genellikle [Nalanda eski Hint manastır okulunun on yedi büyük ustasının öğretilerinin mirasçısı olması anlamında] saf Nalanda geleneği olarak açıklarım. Bu esas noktadır. Ayrıca, Ladakh’takiler de dahil olmak üzere, diğer Budist gruplarına ağaç gövdesi ve bunun farklı dalları analojisini anlatırım. Nalanda geleneği ağacın gövdesi gibidir. Daha sonra [Tibet] Nyingma, Sakya, Kagyu, Gelug, Kadam, Jonang [gelenekleri] gelir – bunların hepsi de ağacın dalları gibidir.

Geçenlerde bir Drugpa Kagyu merkezi olan Dorzong merkezindeydim. Rinpochelerinin genellikle sadece genç keşişlere değil, Tibetli ruhban olmayan öğrencilere yönelik olarak da çok iyi eğitim programları vardır. Dorzong Rinpoche’ye programlarını sordum ve bunun çok iyi bir program olduğunu gördüm. Ben de onlara ağaç gövdesini ve dalları anlattım ve birliğe ilişkin olarak, Sakya, Nyingma, Kagyu, Gelug, Kadam ve Jonang’ın tümünün nasıl köklere gittiğini söyledim. Aralarında fark yoktur ama dallara çok fazla vurgu yapıldığında oradaki buradaki ufak farklar çok fazla öne çıkar. Bu dallar önemlidir; burada bazı özel şeyler bulunur; örneğin dzogchen [büyük tamamlık] ve mahamudra [büyük mühür] ve Sakya lamdray [yol ve sonuçları] ve seltong-zungjug [birleşmiş (zihin) açıklığı ve boşluk ikilisi]. Bunların her biri iyidir ama hepsi gövdeye bağlıdır. Bu özel hususiyetler gövdenin temel öğretilerinin eksiksiz bilgisine ayrıca eklendiği zaman bu çok iyidir. O zaman tamam olur. Fakat temel öğretileri ihmal eder ve yalnızca bu dallara tutunursanız, o zaman eksik kalır ve ayrıca yanlış yorumlama tehlikesi bulunur.

Demek ki Nalanda ustaları gövdeyi oluşturur. Ben genellikle on yedi Nalanda ustası sayarım. Bunların metinleri temel Budizm’e ilişkin açıklamalardır. Diğerleri de dalları oluşturur.

Kuşkuculuğun Önemi

Gövde, yani temel Budist öğretileri için kuşkuculuk son derece temel öneme sahiptir. Şu anda Budist olduğumu düşünüyor ve umuyorum ama artık Meru Dağı’na inanmıyorum. Kozmosun, galaksilerin ve Büyük Patlamanın gerçek açıklamaları iki hakikat ve dört yüce hakikatte yatar. Buddha ve Budizm’in gerçek öğretisi budur.

Klasik metinlerin sunumu güvenin dört nesnesi etrafında yapılandırılmıştır. [Kişiye güven duymayın, öğretilerine duyun; sözlerine güven duymayın, sözlerin anlamlarına duyun; bunların yorumlanabilir anlamlarına güven duymayın, kesin anlamlarına duyun; (bunları anlamak için) bölücü bilincinize güven duymayın, derin farkındalığınıza duyun.] Klasik metinler bu kitapların gerçek hedef kitlesinin, ciddi okurlarının, kuşkucu bir tutuma sahip olmaları gerektiğini söyler. Kitabın içeriğinin kendi yaşamları bağlamında anlamlı olup olmadığını sorgulamaları gerekir. Nasıl bir geçici faydası vardır? Peki uzun vadede faydası nedir? Ciddi okurların kitabın öğretilerini benimsemeden önce metnin öneminin açıkça bilincinde olmaları gerekir.

Nalanda yaklaşımı tam da budur. Hedef kitlesini teşkil edenlerin kuşkucu olmaları gerekir. Kuşkuculuk sorgulamayı getirir; sorgulama soruşturmayı getirir; soruşturma yanıtları getirir. Tek mantıklı yaklaşım budur.

Meru Dağı ve Cehennem Alemlerinin Yeri Hakkındaki İnanışları Reddetmek

Kırk yıl önce Sar Ashram’dayken bir seferinde şöyle demiştim: “Buddha bu gezegene harita yapmak için gelmedi. O halde Meru Dağı’nın var olup olmadığı Budistlerin üstüne vazife değil. Bu önemsiz bir konudur.” İşte böyle. O halde Vasubandhu’nun [Abhidharmakosha, A Treasure House of Special Topics of Knowledge (Abhidharmakosha, Özel Konulardaki Bilgilerin Hazine Evi’ndeki)] açıklamasını reddetmekte özgürüz.Kelime anlamı ve simgesel anlam arasında bir ayrım yapmalıyız. Kalachakra’da Meru Dağı’nın ve tüm bunların baştan ayağa insan bedenini simgelediği söylenir. Buna benzer pek çok tantrik açıklama bulunur. O halde bu simgelerin belli bir anlamı, belli bir amacı vardır.

Cehennemlere, cehennemler kavramına gelince: Vasubandhu’nun Abhidharmakosha’da söylediklerinin kabul edilebilir olduğunu düşünmüyorum: Bodh Gaya’nın yirmi fersah altında [Tib. pagtse (dpag-tshad), San. yojana] sekiz farklı cehennem alemi bulunduğunu söyler. Pagtse bir kilometreden çok daha uzundur. Durmadan aşağı inerseniz, büyük olasılıkla cehennemleri Amerika’da bulursunuz! Fakat Amerika’nın bir cehennem olduğunu söylemek ayıptır. O halde bu gibi şeyleri reddetmek zor değildir.

Bir şeyi anlamanın üç yolu vardır: duyusal algı yoluyla, akıl yürütmeye dayalı çıkarım yoluyla ve metnin salahiyetine güvenmek yoluyla. Bu, [metin hususunda] üçüncü bir kimseye güvenmek demektir. İnsanlara genellikle bunun kendi doğum günümüz gibi olduğunu söylerim: Gerçek doğum günümüzü soruşturmamızın hiçbir yolu yoktur. Üçüncü bir kişiye güvenmemiz gerekir; söz gelimi, annemize. Üçüncü kişinin anlattıklarını kabul etmek için de öncelikle bu kişinin dürüst ve güvenilir olduğunu ve normal bir zihne sahip olduğunu kanıtlamamız gerekir. O zaman üçüncü kişinin bahsettiği bir başka alanı, soruşturabileceğimiz başka bir şeyi sınamamız gerekir. Bunu soruşturup doğru olduğunu öğrenirsek, bu kişinin doğru sözlü olduğunu ve yalan söylemesi veya rol yapması için sebep olmadığını biliriz. O zaman bu kişinin diğer söylediklerini de kabul ederiz.

O halde demek ki bizim anlayışımızı aşan ve hiçbir şekilde deneyimlemediğimiz esrarengiz fenomenler olabilir. Bu fenomenleri bizzat deneyimlediklerini söyleyen kişiler varsa, yazdıklarına bakıp diğer hususlara ilişkin olarak güvenilir olup olmadıklarını anlayabiliriz. Öylelerse, bu üçüncü kişinin bizim muhakememizi aşan şeylere ilişkin açıklamalarına güvenebiliriz. Budist literatürdeki bazı açıklamalar için bu türde bir yaklaşımı benimsememiz gerekir.

Pramana – mantık ve epistemoloji – uyarınca [farklı kanıtlama ve çürütme türleri vardır. Örneğin, bir çürütme türünde gözlemlenebilir olması icap eden ama gözlemlenebilir olmayan fenomenler söz konusudur]. Söz gelimi, Abhidharmakosha’ya göre, güneş ve ay Dünya’dan eşit uzaklıkta bulunur ve Meru Dağı’nın etrafında dönmeleri sonucu gece ve gündüz meydana gelir. Görünüşe göre, Meru Dağı’nın gölgesini bilfiil deneyimleriz [geceleyin] ama gölgesini deneyimliyorsak, dağı da görmemiz icap eder. Eski zamanlarda Hindistan’da Vasubandhu’nun Meru Dağı’nın var olup olmadığını görüp anlama olanağı yoktu ama artık uzay araçlarımız olduğu için görebilmemiz gerekir. Meru Dağı varsa, görmemiz gerekir ama göremediğimize göre, var olmadığını söyleyebiliriz.

O halde, kanıtlamaya çalıştığınız fenomenleri gözlemleyebilmeye dayanan veya bunun tersinin gözlemlendiği durumlara ilişkin çürütmeler vardır. Dignaga ve Dharmakirti bunları kendi metinlerinde açıkça ortaya koyar. O halde kendi Budist epistemolojimizi kullanmak suretiyle, Meru Dağı’nın var olmadığı kolaylıkla kanıtlanabilir. Böyle şeyleri çürütmek kolaydır.

Bir seferinde Güney Hindistan’da öğrenci keşişlerin bir araya geldiği büyük bir toplantıda – yanılmıyorsam on binden fazla öğrenci keşiş vardı (belli başlı tüm manastır kurumlarının öğrencileri toplanmıştı) – bilimin önemi hakkındaki görüşlerimden ve modern bilimi öğrenmemiz gerektiğinden bahsettim. Daha sonra Meru Dağı’na ve onun gibi şeylere inanmadığımı söyledim. Sonra da dedim ki, “Ama lütfen benim hiççi olduğumu düşünmeyin.” İlk gün verdiğim öğreti daha ziyade Budist bilimi ve Batı bilimi arasındaki ilişki hakkındaydı. İkinci gün ise Budist öğretilerini anlattım. İlk gün öğretilerim konusunda daha yenilikçi davrandım; ikinci gün ise geleneksel dinî eğitim yöntemlerini izledim. Yani sonuçta böyle şeyleri çürütmek sorun değildir.

Guruya Adanmışlığın Potansiyel Tehlikeleri

O halde şimdi köklere inersek, adanmışlığın önemine özel bir vurgu yapılmaz. Fakat mahamudra veya dzogchen gibi dallara giderseniz, guru-yoga çok önemlidir. Bu durum esasında bu lamalardan bazılarını şımartır; sonra bu lamaların merkezleri de tarikatlara dönüşür. Neden? Temel Budist öğretileri unutulduğu ve yalnızca bu dallara yoğunlaşıldığı için.

Kagyu ekolünün ana figürü Marpa’nın baş öğretmeni Naropa’yı ele alalım. Naropa Nalanda kurumunun büyük alimlerinden biriydi. Daha sonra dilenciye ya da sadhuya benzeyen dış görünümüyle Tantrayana pratik etti. Naropa’nın bunları pratik etme potansiyeline sahip olmasının sebebi Nalanda geleneğinde mevcut bulunan tüm önemli metinleri çalışmış olmasıydı. Fakat şu anda Batı’daki bazı uygulayıcılar – Tibetliler ve Ladakhlılar arasındaki kimi uygulayıcılar da aynı şekilde – Buddha-dharma’nın daha temelini bilmeden lama ne söylerse onu yapıyorlar. Lama “Batı doğudur” bile dese, uygulayıcı “Ah, demek ki doğu buymuş” diye düşünüyor. Bu, Nalanda geleneğine aykırıdır.

Temel Budizm bilgisi konusunda hakikaten yetkin olan kişi elbette yalnızca yüksek bir tahtta oturan – yüksek tahtta oturan benim gibi – ama gerçek deneyimi son derece sınırlı olan bir lamadan farklıdır. Şimdi belki de benim bu lamaları bir parça kıskandığımı düşüneceksiniz! Fakat benim deneyimime göre, bence bu lamaların bilgisi doğru ve tam değil ve tek yaptıkları da bu dalları öne çıkarmak. Bu da pek çok yanlış anlamaya mahal verir. Bunu anlamak önemlidir.

Budizm’i Batı’ya Uyarlamak

Batılı bir Budizm’e sahip olma fikrinde kesinlikle bir sorun yoktur, hem de hiç. Biliyorsunuz, Budizm esasen Hindistan’dan gelmiştir. Daha sonra farklı bölgelere ulaştığında yerel kültürel geleneklerle karışmış ve Tibet Budizm’i, Çin Budizm’i, Japon Budizm’i olmuştur: bunun gibi bir şey.

Bizim Tibet manastırlarında kullanılan bazı müzik enstrümanları Nalanda geleneğinden değil, Çin tarafından gelir. Gyaling (Tib. rgya-gling) [Tibet zurnası veya obuası] denilen bir enstrüman vardır ve kelime anlamı “Çin flüdü”dür. Bu manastırlardan bazılarında bu enstrümanı çalanlar da Çinli gibi giyinir. Saçma, değil mi? Bu, Budizm’in bir parçası değildir; yalnızca kültürel bir durumdur. Aynı şekilde, Batılı Budist cemaatinde de modern enstrümanlar kullanabilir ve bir Batı ezgisiyle dua edebilirsiniz. Bu mümkündür. Bunda bir sorun yoktur.

Bununla beraber, dört yüce hakikat ve özveri ile buna benzer diğer fikirlere gelince: Biliyorsunuz, Budizm duygulara dair bir dindir ve günümüzün insan duyguları 2.600 yıl öncesinin insan duygularıyla aynıdır. İnsanların duyguları sanırım son üç veya dört bin yıldır aynıdır ve gelecek birkaç bin yıl boyunca da aynı kalacaktır. On bin veya yirmi bin yıl sonra yeni bir beyin şeklinin evrimleşmesiyle pek çok şey farklı olabilir. Fakat bu çok ilerisidir. Kendi neslimiz, ikinci nesil, üçüncü nesil için öğretilerde değişiklik yapmaya gerek yoktur zira insan beyni aynı insan beyni, insan duyguları da aynı insan duygularıdır. Bunu bilim insanlarına, beyin uzmanlarına da sorabilirsiniz; şöyle diyeceklerdir: “Beyin en azından gelecek birkaç yüzyıl boyunca değişmeyecek. Bir fark olmayacak.” Böyle şeyler söyleyeceklerdir. O halde temel Budist öğretisinin özgün olması gerekir.

Bir seferinde Fransa’dayken Yeni Çağ’dan bahsettim – buradan bir şey alırsınız, şuradan bir şey alırsınız, şuradan da başka bir şey alırsınız ve nihayetinde özgün olmayan bir şey elde edersiniz. Bu iyi değildir. Gerçek Nalanda geleneğini muhafaza etmek gerektiğine inanıyorum. Bu çok önemlidir. Fakat kültürel yönleri değişebilir.

İleri Seviyeli Öğretileri Yanlış Anlama Sorunu

Şimdi artık biraz yapıcı bir eleştiride bulunacağım. Batı’da yalnızca azıcık bir bilgiye sahip olup, “Ah işte bütün bilgiye sahibim!” diye düşünenlere rastladım. Bu kişiler daha sonra kendi sınırlı bilgileri ve yanlış fikirleri sebebiyle kafalarından öğreti uydururlar. Elbette böyle şeyler olması Tibetliler arasında, bilhassa bu büyük felsefi metinleri çalışmayanlar arasında da mümkündür.

Sizinle paylaşabileceğimi düşündüğüm bir örnek var. Büyük bir depremden hemen sonra San Francisco’ya gitmiştim. O zamanki şoförüm Dışişleri Bakanlığı’ndan değildi. Araba özel bir arabaydı; şoför de Dharma merkezinin mensuplarından biriydi ve dzogchen pratik ediyordu. Ona laf arasında “Büyük deprem olduğunda ne hissettin?” diye sordum. O da dedi ki, “Ah bu dzogchen pratik etmek için harika bir fırsattı çünkü bir şoktu, hem de büyük bir şok.” Fakat hiçbir düşüncenin bulunmadığı şok durumunda olmak – gerçek dzogchen pratiğinin böyle bir şey olduğunu düşünüyorduysa, o zaman bu çok kolay bir şey olurdu: bir darbe alın, dzogchen pratik edin! Dzogchen o kadar kolay değildir. Ben bizzat dzogchen pratik ettim. Bu zor, hem de çok zordur.

Bir söz vardır: “Azıcık bir bilgi çok tehlikeli bir şeydir.” Bunda gerçek payı var; o yüzden dikkatli olun. Etüt edin. Ayrıca bir lamanın anlattıklarına güvenmeyin; bu özgün kitaplara güvenin. Bu önemlidir. Sözlerime güvenmeyin. Nagarjuna, Aryadeva ve tüm bu Budist ustaların yazdığı özgün metinleri çalışın. Öğretiler bu alimler tarafından yüzyıllar içerisinde sınanmıştır. Arya Asanga diğer bazı filozoflarla birlikte tartışmalarda bulunmuş ve yazmıştır. Söz gelimi, Nagarjuna’nın yazdıklarından bazılarını Arya Asanga biraz eleştirmiştir; daha sonra başka bir usta da Arya Asanga’nın eserlerini analiz edip eleştirmiştir. Bu büyük ustalar tarafından yazılmış bu büyük metinler yüzyıllar boyunca denenmiş ve sınanmıştır; bu yüzden güvenilirdirler.

Ayrıca bir de doha, yani ruhani şarkılar [hünerlere vakıf olmuş ustaların spontan ruhani şarkıları] bulunur. Naropa veya Tilopa gibi bu çok bireysel uygulayıcılar Nalanda geleneğini çok derinlemesine çalışmışlardır. Daha sonra, pratik yapmak suretiyle, manastır yaşamı da dahil, dünyevi yaşamdan bütünüyle vazgeçmiş ve bütün yaşamlarını dilenci ve yogi olarak sürdürmüşlerdir. Sonra kendi deneyimlerine dayanarak, kendi derin anlayışlarına ve basit kelimelerine uygun olarak bu şiirleri bestelemişlerdir. O halde bir kimse yalnızca temel geleneği biliyorsa [ve bundan başka bir şey bilmiyorsa], bunları yanlış anlama tehlikesi bulunur.

İnsanlık Adına mı yoksa Budizm Adına mı Hareket Etmeliyiz?

Geçenlerde Bihar Eyaleti’ndeki Patna’daydım. Bir Budist tapınağı olan dev bir vihara inşa etmişlerdi. Farklı Budist ülkelerden kimi kutsal emanetler almışlar; ben de onlara bazı kutsal emanetler sundum. O merasimde siyasi lider, Buddha’nın inayeti sayesinde Bihar Eyaleti’nin hızlı bir şekilde kalkındığından bahsetti. Ben de tanıdığım ve yakın bir dostum olan bu kişiye şöyle dedim: “Buddha’nın inayeti Bihar Eyaleti’nin kalkınmasına yardımcı olabilseydi, burası çok daha önce kalkınırdı çünkü Buddha’nın inayeti zaten oradaydı. Etkili bir siyasi lider olmadıktan sonra kalkınma da olmaz. Buddha’nın inayetinin insan elinden gelmesi gerekir.”

Duanın gerçek bir etkisi yoktur. Tabii ki dua etmek çok iyi bir şeydir ama bir şey yapmakla aynı şey değildir, öyle değil mi? Gerçek bir etki elde etmek gerçek bir eylemde bulunmayı gerektirir. İşte bu yüzden Budizm sürekli “Karma, karma” der. Karma, “eylem” anlamına gelir. O zaman demek ki faal olmamız gerekir.

Eyleme inanç eşlik etmelidir: “Ben neredeyse yedi milyar insandan bir tanesiyim. Neredeyse yedi milyar insanın iyiliği ve refahını ciddiye alarak düşünmekten sorumluyum.” Böyle bir şey demek gerekir. Bir Budist duası okuduğumuzda, hep bunun tüm hissedebilen varlıklar için olduğunu söyleriz. Hiçbir Budist yalnızca Tibetliler için dua etmez. Asla bu şekilde dua etmeyin. Yalnızca bu dünya için de dua etmemek gerekir – sonsuz dünyalar, sonsuz hissedebilen varlıklar vardır. Sonra da bunu uygulamaya koymamız gerekir; yoksa duamız riya olur. Büyük bir “biz” diyerek dua etmek ama gerçek karmamızın, gerçek “eylem”lerimizin güçlü bir “biz” ve “onlar” hissine dayanması riyakarlıktır.

O halde, eylemlerimiz insanlık adına mı yoksa Budizm adına mı ifa edilmelidir? Temel insan değerlerini Budist öğretilere dayanarak teşvik etmeye çalışırsanız, bu son derece dar-görüşlü bir yaklaşım olur ve evrensel olamaz. Hindistan’ın bin yıllık geleneğinde tüm dinlerde çoğulculuk bulunuyordu ve bu gelenek sekülerdi – diğerlerinden üstün tutulan tek bir din yoktu; tüm dinlere saygı vardı. Yerel dinlerin yanı sıra, belli başlı tüm dünya dinleri de bir noktada Hindistan’da yerleşti. Böylece, en az son iki bin yıldır belli başlı tüm dünya dinleri bu ülkede bir arada yaşamıştır. Bu gerçek sebebiyle, burada doğal olarak seküler bir etik gelişmiştir. Bu çok iyidir. O kadar çok din vardır ki dinî inanca yaslanamayız. Dolayısıyla, tek pratik ve gerçekçi yol dine hiç dokunmadan, yani yalnızca seküler etiği temel almaktır.

Ben kendini bütünüyle Budizm’e adamış bir Budistim. Biri Budizm’e ilgi duyduğunda bazen mutlu olurum ama asla Budizm’i yaymaya çalışmam. Dinî inanç bireyleri ilgilendirir. Seküler etik tüm insanları ilgilendirir. O halde bizler de Budist cemaati olarak – Budist günlük yaşamlarımızda yaptıklarımızın yanı sıra – daha çok bu eksende düşünmeliyiz.

Hristiyan kardeşlerimizin yaptıkları çalışmaları gerçekten takdir ediyorum. Bütün gezegende eğitim konusunda en büyük katkıyı yaptıklarını düşünüyorum. Bunu yapan başka bir din görmezsiniz. Yakın zamanlarda Hindistan’da Ramakrishna Hareketi de [yaygın eğitim alanında] bir şeyler yapmaya başladı ama diğer bütün dinî gruplar kendi tapınaklarından çıkmayıp yalnızca para toplar. Gördüğünüz gibi, daha iyi, daha sağlıklı bir toplumun teşvik edilmesi konusunda faal olmamız gerekiyor. Bu anlamda, Hristiyan kardeşlerimizin insanlara muazzam bir hizmette bulunduğunu düşünüyorum.