Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Anasayfa > Budizmin Dünyadaki Yeri > Budizm'e Giriş > Sosyal Hizmet Yolunda Etiğin Rolü

Sosyal Hizmet Yolunda Etiğin Rolü

Alexander Berzin
Rusya, Kalmukya, Elista, Nisan 2010
Türkçe’ye çeviren: Yeşim Özben

Dediğiniz gibi, Kalmukya beni yaşayan Budizm geleneğiyle tanıştıran büyük Geshe Wangyal’ın memleketidir. Dolayısıyla onun memleketine gelmekten daima büyük bir onur ve mutluluk duyuyorum.

Bugün benden sosyal hizmet yolunda etiğin rolünden bahsetmem istendi; elbette, başkalarına yardımcı olabileceğimiz çeşitli meslekler edinmek istiyorsak, bu son derece önemli bir konudur. İster bilfiil sosyal hizmetlerde, isterse de eğitim veya sağlık hizmeti alanında olsun, etik bunun çok önemli bir yönünü teşkil eder. Kuşkusuz, başkalarına yardımcı olmaya çalışırken onlara zarar vermekten kaçınmalı ve en iyi yöntemleri bilmesek de elimizden gelen her şekilde yardımcı olmaya çalışmalıyız çünkü yardımcı olmaya çalıştığımız herkes elbette farklı bir bireydir ve bir kişi için uygun düşen şey bir başkası için uygun olmayabilir. Dolayısıyla, herhangi bir sosyal işte çalışmak muazzam bilgi sahibi olmayı ve başkalarına karşı duyarlı olmayı gerektirir; tüm bunların temeli de etiktir.

Etik Öz Disiplin

Budizm’de etikten etik öz disiplin anlamında bahsedilir. Bir etik sistemini bilfiil eyleme geçirmek için kuşkusuz disiplin sahibi olmamız gerekir. O halde bu ikisi birbiriyle yakından ilişkilidir. Burada bahsettiğimiz disiplin, kanunu veya disiplini zorla başkalarına uygulatmaya çalışan polis gibi olmak değil, daha ziyade, bu disiplini kendimize yöneltmek demektir; bu da elbette tembellik ve kayıtsızlık ile disiplin sahibi olmanın önündeki her türlü engelin üstesinden gelmeyi gerektirir. Bu da demektir ki uymamız gereken etik ilkeleri biliyor ve bunları bilfiil uygulamak için gereken motivasyonu taşıyor olsak bile, yine de bunu gerçekten eyleme dökmek konusundaki olası tüm güçlükleri yenmemiz gerekir. O halde bu etik konusu son derece geniş kapsamlı bir konudur ve bunu etkin bir şekilde pratiğe dökmek için kendimizi üzerinde eğitmemiz gereken pek çok farklı yönü vardır.

Budizm’de etik öz disiplin üçe ayrılır. Birincisi yıkıcı davranışlardan kaçınma disiplinidir. Yıkıcı davranışlar gerçek fiziksel eylemlerle sınırlı olmayıp, konuşmamızı, başkalarıyla iletişim kurma tarzımızı ve ayrıca tutumumuzu, düşünme tarzımızı da içerir. Bir kimseye yardımcı olmak için yapılması gereken her şeyi yaptığımız halde, zihnimiz onun hakkında her türlü çirkin düşünceye sahip olabilir. O halde bundan kaçınmak için de etik disiplin gerekir.

İkinci türde disiplin, yapıcı davranışlarda bulunma disiplinidir ve bu da öncelikli olarak başkalarına yardımcı olabilmek için becerilerimizi geliştirmek amacıyla kendi yaptıklarımıza ilişkindir. Bu da etüt etmek, alıştırma yapmak, mesleğimizde nitelikli olabilmek için gerekli olan her türlü şeyi yapmak anlamına gelir. Bu, kariyerimizde sürekli güncel olanı takip etmek ve yalnızca yıllarca önce öğrenmiş olduklarımıza güvenmemek demektir. Sürekli araştırmaya ve alanımızda gelişen yeni yöntemleri öğrenmeye devam etmek de müthiş bir disiplin sahibi olmayı gerektirir. Bu esasında o kadar da kolay bir iş değildir çünkü bütün gün çalışıyoruzdur ve başkalarına yardımcı olmak son derece yorucu bir iştir; güncel olanı takip etme işi de mesai sonrası yapmamız gereken bir şeydir.

Üçüncü türde etik öz disiplin ise bilfiil başkalarına yardımcı olmaya ilişkin disiplindir.

O halde yıkıcı davranışlardan kaçınmak, yapıcı, eğitici davranışlarda bulunmak ve bilfiil başkalarına yardımcı olmak; bunlar Budizm’in vurguladığı üç etik öz disiplin alanıdır ve bence bunlar sosyal hizmetin tüm alanları için oldukça önemlidir. Şimdi bu üçüne biraz daha yakından bakalım.

Yıkıcı Davranışlardan Kaçınmak ve Yapıcı Davranışlarda Bulunmak

Yıkıcı davranışlardan kaçınmak. Yıkıcı davranış nedir? Yıkıcı davranışlar Budist öğretilerde motivasyonu rahatsız edici bir duygu veya rahatsız edici bir tutum olan bir eylem türü olarak tanımlanır ve bedene, dile veya düşünceye ilişkin olabilir. Bunun başkaları üzerindeki etkilerine gelince, bundan emin olamayız çünkü bazen iyi bir motivasyonla yaptığımız herhangi bir şey, yaptığımız bir hatadan dolayı, bir başkasına zarar verebilir. Örneğin, bir kimseye yardımcı olmaya çalışırız ama karşımızdaki tavsiyemize kulak asmaz; bu gibi şeyler olabilir.

Öfkenin Etkisi Altında Hareket Etmek

O halde kesin olarak söyleyebileceğimiz şey, motivasyonumuz yıkıcı veya rahatsız ediciyse, eylememizin de yıkıcı olduğudur. Söz gelimi, öfkenin etkisi altında hareket edebiliriz. Örneğin, davranışından veya yaşam tarzından rahatsız olduğumuz bir kimseye sosyal hizmet amacıyla yardımcı olmaya çalışırken, ona bağırıp çağırırız: “Öyle yapma! Uyuşturucu kullanma dedim!” veya bu tarz herhangi bir şey olabilir. Fakat onlarla baş ederken öfkeyle hareket ediyoruzdur. Bu yalnızca karşımızdakine yapabileceğimiz en iyi yardımın ne olacağını net bir şekilde düşünmemizi engellemekle kalmaz, insanlar genellikle duyarlı olduğundan, karşımızdaki kişi öfkemizi sezebilir ve ona karşı öfkeliysek genellikle çok kötü bir şekilde tepki verir. Bu o kadar kolay bir iş değildir çünkü sosyal işler muazzam bir sabır gerektirir. Başkalarına yardımcı olmaya çalışır, onlara iyi tavsiyelerde bulunuruz, vs. ama onlar kulak asmaz. O zaman biz de elbette hüsrana uğrarız çünkü sabırsız davranırız ve sabrımızı kaybedince karşımızdakine öfkelenmemiz, onu azarlamamız ve ona bağırıp çağırmamız da kolaylaşır. Yahut sağlık hizmetlerinde çalışıyorsak, “ İlacını neden almıyorsun? Senin sorunun ne?” şeklinde tutumlarımız olabilir. Çok kolaylıkla çileden çıkarız.

Başkalarına Karşı Şefkat Geliştirmek

Bu gibi durumlarda gerçekten şefkat geliştirmemiz; bu zavallı kişinin zihninin karışmış olduğunu, çok zor bir durumda bulunduğundan iyi tavsiyeleri bile dikkate alamadığını düşünmemiz gerekir. Daha dirayetli bir yöntem geliştirmek, bu kişiyi davranışlarını değiştirmeye ikna etmenin bir yolunu bulmak için üzerinde gerçekten çalışabileceğimiz tek şey kendimizizdir. Fakat öfke, hüsran ve sabırsızlığa kapılırsak, bu duygular karşımızdakiyle nasıl daha iyi iletişim kurabileceğimizi düzgün bir şekilde düşünmenin önünde son derece büyük bir engele dönüşür.

Bağımlılığın Etkisi Altında Hareket Etmek

İkinci türde rahatsız edici duygu bağımlılık ve arzudur. Sonuçta hepimiz insansız. Arzularımız vardır. Bazı kişilere karşı çekim hissederiz. Bu, örneğin hastalarımız gibi, yardımcı olmaya çalıştığımız kişilere karşı cinsel çekim hissetmek şeklinde veya küçük bir çocuğa karşı “Ne tatlı, ne güzel çocuk,” vs. hisleriyle, anaç veya babacan bir çekim hissetmek şeklinde olabilir. Her halükarda, bu bizi karşımızdakine yardımcı olmak için bazen sert olmamız gerektiğinde ona karşı gereken sertliği göstermekten alıkoyabilir. Yahut bu kişiye karşı böylesi bir çekim duyduğumuzdan, onunla birlikte daha çok vakit geçirmek için bir anlamda bilinçli veya bilinçsiz olarak onu kendimize bağımlı kılarız. Bundan kaçınmamız gerekir. Elbette bu kolay değildir çünkü, dediğim gibi, insanız ve tabii ki kendi üzerimizdeki hakimiyetimizi kaybeder ve tabii ki bazı kişilere karşı çekim hissederiz.

İtidal Geliştirmek

Budist eğitimde her daim vurgulanan husus itidal geliştirmek olup, yardımcı olmaya çalıştığımız kişiye karşı ne çekim ne itim hissetmek veya yardıma gerçekten ihtiyacı olan bazı kişileri görmezden gelmemek (buradaki üçüncü varyant budur), herkese karşı açık, eşit bir tutuma sahip olmak anlamına gelir. Bu da yardım etmesi kolay kişilere, yardım etmesi güç kişilere, birlikte olması zevkli kişilere ve birlikte olması tatsız kişilere karşı da aynı şekilde açık, eşit bir tutum benimsemek demektir. Bunu geliştirmenin yöntemi hepimizin eşit olduğunu görmektir: Herkes mutlu olmak ister, kimse mutsuz olmak istemez; tıpkı benim gibi. Herkes kendisine ilgi gösterilsin, bakılsın ister; aynı benim istediğim gibi. Kimse görmezden gelinmek istemez.

Aslında düşünüyorum da bazı kimseler yalnızca rahat bırakılmak ister. Yardımımızı istemezler. En zoru bu kişilerdir. Ayrıca bu yüzden kendimizi reddedilmiş hissetmeyip bunu kişisel olarak almamak da gerçekten zor bir iştir. Bilhassa bakım evlerindeki yaşlıları düşünün; ilaçlarını almaya veya yapmaları gereken başka şeylere gelince, işbirliğine pek yanaşmazlar. Fakat yardımımızı istemiyor ve rahat bırakılmak istiyor olsalar bile, yine de onları görmezden gelmekle kalmamalı, onlara karşı da eşit bir tutuma sahip olmalıyız.

“Herkes mutlu olmak ister, kimse mutsuz olmak istemez” diye düşünmekten bile daha etkili olan bir şey de herkesi akrabamız veya en yakın arkadaşımız olarak görmektir. Bakım evindeki bu kimse annem veya babam olabilirdi; o yüzden onu görmezden gelmek ya da ona kötü muamele etmek istemem. Şöyle de düşünebiliriz: “Bir gün o bakım evinde olan ben olacağım; o zaman kimsenin beni görmezden gelmesini veya bana kötü muamele etmesini istemem.” Yahut çocuklarla çalışıyorsak, “Bu benim çocuğum olabilirdi” diye düşünebiliriz. Akranlarımızla ise, “Bu benim erkek veya kız kardeşim ya da yakın bir dostum olabilirdi” deriz. Bu da herkesin aynı oranda önemli olduğuna dair daha eşit ve açık bir tutum geliştirmemize yardımcı olur.

Naifliğin Etkisi Altında Davranmak

Bir diğer rahatsız edici zihin durumu naifliktir. Naiflik söz gelimi beraber çalıştığımız bir kimse hakkındaki her şeyi öğrenemeyecek kadar meşgul olduğumuzdan, bu farkındalık yoksunluğumuz, durum karşısındaki naifliğimiz sebebiyle, o kimseyi nasıl idare edeceğimizi bilememektir. Unutmayın, herkes farklı bir bireydir, herkesin kendi hikayesi, kendi geçmişi vardır ve gün boyunca onca hasta veya danışanla uğraştığımız için hiçbirine ilgi gösterecek zamana sahip olmamak gerçekten kolay değildir. Bununla beraber, iş durumumuz ne olursa olsun, her bir bireyle ilgilenmek için ne kadar zamana sahip olursak olalım, bu kimseyle ilgili mümkün olduğunca çok şey öğrenmek önemlidir. Bir kimse hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, ona o kadar iyi yardımcı olabiliriz. Fakat umursamıyorsak veya aşırı yorgun ya da tembelsek, bir kimseye yardımcı olma becerimiz son derece sınırlı olur. O halde çalışırken sürekli ben ve benim kişisel sorunlarım şeklinde düşünmemeli, karşımızdakine gerçekten önem vermeliyiz. Bu da işimizi etkisiz kılacak, işimiz için yıkıcı veya zararlı olacak şekilde düşünmekten kaçınmayı gerektirir. “Of, evde şu sorunum var, bu sorunum var” diye düşünürsek, dikkatimizi sorumlu olduğumuz kişiye veremeyiz.

Aşırı Duygusal ve Duyguların Etkisi Altında Hareket Etmek

İşimizin etkisini azaltacak pek çok zihin ve duygu durumu vardır. Az önce bahsettiğim rahatsız edici duyguların yanı sıra, kimilerinde görülen aşırı duygusal olma durumu söz konusudur. Aşırı duygusal olup kuvvetli hislerin etkisine kapılırsak, örneğin bir kazada yaralanmış kişilerle, vs. çalışırken, söz gelimi kendimiz de ağlamaya başlar ve söz konusu kişiye yardım edemeyiz. Bu, iki aşırı uç arasında çok hassas bir dengeyi tutturmak gerekir. Bu iki aşırı uçtan biri duygusal olarak soğuk olmak, hiçbir şey hissetmemektir. Diğeri ise, her şeye aşırı duygusal bir tepki vermek, bunun sonucunda gerçekten işimizi yapamaz duruma gelmektir.

Donup hiçbir şey hissetmemek gibi bir aşırılığa kaçmamak için unutmamamız gerekir ki insan temasına herkes sıcaklıkla yanıt verir. Kimse makine gibi biri tarafından tedavi edilmek istemez. Örneğin hastanede yatan bir kimseye gülümsemek, yalnızca elini tutmak gibi şeyler işinize sıcak ve insani bir dokunuş katar ve bu başkalarına yardımcı olmak için son derece önemlidir.

Öte yandan, aşırı duygusalsak, bu aşırı duygusallığın esasında yalnızca kendimizle ilgilenmek olduğunu idrak etmemiz gerekir: “Of artık dayanamayacağım. Bu çok fazla. Bu korkunç bir şey.” Burada esasında kendimizi düşünüyoruzdur. Gerçekte karşımızdakini düşünmüyoruzdur. Buna karşılık olarak kendimiz nasıl hissettiğimizi düşünüyoruzdur. Çocuğumuzun canı yandığında histerik olup sürekli ağlayıp durursak, çocuğa bile yardımcı olamaz ve hatta onu korkuturuz. Çocuğumuzu sakinleştirmek için bizim de sükunetimizi kaybetmememiz ve (diyelim ki bir yerini kestiyse ve kestiği yer çok kanıyorsa) ona yardım etmek için yapmamız gerekeni net bir şekilde düşünebilmemiz gerekir.

Şu anda bahsettiğim tüm bu hususlar yapıcı davranışlarda bulunmaya dair etik öz disiplin kategorisine girer. Diğer bir deyişle, bahsettiğimiz bu türde aşırı uçlara kaçmamak için bize yardımcı olacak bu yöntemler konusunda kendimizi eğitmemiz gerekir. Yapıcı davranış yalnızca sürekli bir eğitim değil, aynı zamanda başkalarına etkili ve dengeli bir biçimde yardımcı olmak için gereken duygusal becerileri geliştirmek üzere kendi üzerimizde de çalışmak demektir. Budizm de bu alanda bize yardımcı olabilecek çok çeşitli yöntemler sunar.

Başkalarına Yardımcı Olmak

Tembelliği Yenmek

Üçüncü türdeki etik öz disiplin olan başkalarına yardım etme konusuna gelince, bunu yapabilmek için elbette tembelliğimizi yenmemiz gerekir. Tembelliğin pek çok yönü vardır. Bunlardan biri başka şeylerin dikkatimizi dağıtmasıdır. Örneğin, “En sevdiğim televizyon programı başlıyor; onu izlesem iyi olacak çünkü gerçekten de kalkıp sana yardım etmektense onu izlemeyi tercih ederim” diye düşünürüz. Yahut oldukça önemsiz şeylerin dikkatimizi dağıtmasına izin vermek de bir tür tembelliktir. “Kalkıp işe gitmektense biraz daha yatakta yatmayı tercih ederim.” Bu tembelliktir, değil mi?

Tembelliğin bir diğer şekli de yapılacak işleri sürekli ağırdan alarak şimdi yapmayıp hep daha sonraya ertelemektir. Herhangi bir iş yapmamız gerekiyorsa, herhalde hepinizin bildiği gibi, o iş sürekli birikip büyüdükçe büyür. Önümüze, örneğin e-posta gibi, bilgisayarımıza veya masamıza gelen işleri zamanında halletmezsek bunlar giderek sürekli büyüyerek sonunda bizi çığ gibi ezer ve yapacak o kadar çok şey olduğundan hiçbir şey yapamaz hale geliriz. Yoğun ve zorlu bir meslek seçtiysek, işleri yarına erteleyemeyiz. Her günün işlerini o gün halletmemiz gerekir.

Elbette bu şevkle sebat etmeyi gerektir. Sebat, yorulduğumuzda bile yaptığımız işe devam etmek, o işi bitirmektir. Fakat artık gerçekten de durup dinlenmemiz gereken bir an vardır çünkü artık işimizle veya başkalarıyla etkin bir şekilde ilgilenemez oluruz; gerçekten de çok yorgun düşeriz. Uzun bir süre boyunca yaptığımız işe devam edebilmek için en önemli ilkelerden biri ne zaman dinlenmemiz gerektiğini bilmek ve suçluluk hissetmeksizin dinlenebilmektir. Fakat bu tabii ki aşırıya kaçıp kendimize bebek muamelesi yaparak dinlenmenin dozunu kaçırmak demek değildir. Yalnızca çalışmaktan daha keyifli diye dinlenmek de bir tür tembelliktir.

Dinlenmek ayrıca bizi neyin rahatlatacağını ve enerjimizi tazeleyeceğini yeterince iyi bilmeyi de gerektirir. Bu bazıları için kestirmek veya uyumak şeklinde olabilir. Bazıları da dışarı çıkıp biraz temiz hava alır veya yürüyüşe çıkar. Yine bazıları da dinlenmek için film veya televizyon izler. Başkaları yemek yaparak dinlenir. Her birimizin rahatlatıcı bulabileceği o kadar çok şey vardır ki: okumak veya herşey olabilir, fark etmez. Önemli olan kendimizi tanımak ve ne zaman dinlenmemiz gerektiğini ve neyin bizi rahatlatacağını bilmek ve buna ek olarak, yeterince dinlendiğimizde, kalkıp tekrar işe koyulacak disipline sahip olmaktır.

Bizi tekrar iş başı yapmaktan alıkoyan şeylerden biri de “Hiç içimden gelmiyor” diye düşünmektir. Buna karşı motivasyonumuz üzerinde çalışmamız gerekir. Başkalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Yaptığımız şey başkalarına yardımcı olmaktadır. Yardıma ihtiyacımız olduğunda, güvendiğimiz kişinin aşırı meşgul veya yorgun olmasından ya da bize yardım etmek için önce seyrettiği televizyon programının bitmesini beklemesinden hoşlanmayız. Nasıl ki yardımına ihtiyaç duyduğumuz birinin bu şekilde davranmasından hoşlanmıyorsak, bize güvenen kişiler de bu şekilde davrandığımızda bizim için aynısını hissederler. Bu çok önemli bir Budist yöntemdir: kendimizi karşımızdakinin yerine koymak ve biri bize bizim ona davrandığımız gibi davranıyorsa bizim kendimizi nasıl hissedeceğimizi düşünmek.

İki türdeki tembellikten, yani önemsiz şeylerin dikkatimizi dağıtmasına izin vermek ve işleri sürekli ertelemek şeklindeki iki tembellikten bahsettik. Üçüncü türdeki tembellik ise yetersizlik hissidir: “Yeterince iyi değilim. Bunu yapamayacağım. Bu çok fazla.” Bu büyük bir engeldir. Gerçekten de bir kimseye yardım etmek için ne yapacağımızı bilemeyebiliriz. Bunlar olabilir. Aslında söz gelimi sosyal hizmetlerde çalışıyorsak, bu sık sık başımıza gelebilir. Fakat “Ben yetersizim, bir işe yaramam” diye düşünüp kendimizi psikolojik ve duygusal olarak paralamak hiçbir işe yaramaz çünkü bir tür tembelliktir. Daha çok uğraşmadığımız ve yalnızca “Yeterince iyi değilim” diye düşünmekle yetindiğimiz için tembelliktir.

Hiçbirimiz Buddha değiliz, en azından şimdilik. Dolayısıyla da başkaları için en iyisinin ne olduğunu bilmeyiz. Hata yaparız, insanız. Fakat önemli olan denemeye devam etmek, tembellik yüzünden vazgeçmemektir. Ayrıca, etkili bir çözüm üretemiyorsak, yardım etmek konusunda danışabileceğimiz birileri varsa onlara danışmak gerekir. Bakım sunduğumuz kişilere yardımcı olmak için sorumluluk almamız gerekmekle beraber, “Ben kutsal cankurtaranım ve herkesi kurtaracağım” diye düşünerek aşırıya kaçmaktan da kaçınmamız gerekir. Bu kolaylıkla herkesi kendimize bağımlı ve minnettar kılmaya yönelik bilinçsiz bir güdüye dönüşebilir: karşımızdakini kurtarmışızdır ve bu yüzden ona biz değil de bir başkası yardım edecek olsa kıskançlık ve hasetle dolarız. Fakat motivasyonumuz gerçekten de karşımızdakinin faydalanması ve yardım görmesiyse, o zaman kimin yardım ettiğinin bir önemi kalmaz. Bu kişiye gerçekten yardım edemediğimizi görürsek – yani bunu gerçekten nesnel olarak görürsek – gururlu davranmamamız ve gururumuzun bizi ona bizden daha iyi yardımcı olacağını düşündüğümüz bir başkasını önermekten alıkoymasına izin vermememiz gerekir.

O halde motivasyonumuzu yeniden olumlamak Budizm’de tekrar tekrar vurgulanan son derece önemli bir yöntemdir. Burada herhangi türde bir sosyal hizmetlerde çalışmaktaki motivasyonumuz karşımızdakine sorunu konusunda yardımcı olmak, problemi ne olursa olsun ondan kurtulmasını sağlamaya çalışmaktır. Bu, bunu yapanın illa ki kendimiz olacağı anlamına gelmez ama aynı zamanda, dediğim gibi, sorumluluk alırız: “En iyi şekilde yardımcı olabilmek için elimden geleni yapacağım."

Sevecen Tutum Geliştirmek

Etik büyük oranda sevecen tutum dediğimiz şeye sahip olmaya bağlıdır: “Davranışımın başkaları üzerindeki etkisini umursuyorum.” Mesele yalnızca işimizi yapmak, maaşımızı almak ve başkalarını veya yaptığımız şeyin gerçekten de yardımcı olup olmadığını umursamamak değildir. Davranışımızın kendimiz üzerindeki etkisini de düşünmemiz gerekir. Bu sevecen tutum neden-sonucu gerçekten anlamaya ve ciddiye almaya dayanır. Belli bir şekilde, belli bir motivasyonla hareket ederiz ve bunun da belli türde bir etkisi olacaktır ve bir etkisi olduğuna da bütünüyle inanıyoruzdur. Bir konuda ciddi olmak ve onu umursamak budur. Yaptıklarımızın gerçekten de hem başkaları üzerinde hem de kendi üzerimizde etkisi vardır.

O halde başkalarına yardımcı olmaya ilişkin etik disiplin olan bu üçüncü türdeki etik disiplinde en önemlisi sevecen tutuma sahip olmaktır. Fakat sevecen tutum yapıcı davranışların ve bu tür etik disiplinin de temelinde yatan tutumdur: Örneğin, “İşimde etkili olmayı umursuyorum; dolayısıyla eğitimime ve alıştırmalarıma devam etme disiplinini edineceğim” deriz. Bu sevecen tutum aynı zamanda yıkıcı davranışlardan kaçınmaya yönelik etik disiplinin de temelinde yatan tutumdur. “ Davranışımın başkaları ve kendim üzerindeki etkisini önemsediğim için, zarara yol açmak istemiyorum.” Daha spesifik olarak: “Öfke, çekim, naiflik veya kıskançlığın etkisi altında hareket ederek zarara yol açmak istemiyorum,” vs. deriz. Gurur ise “Nasıl yardım edeceğimi bilmesem de, bilir gibi yapıyorum” demektir.

Bu sevecen tutuma sahip olmak için temel bir değer anlayışına, etik değerlere sahip olmamız ve iyi niteliklere ve bunlara sahip olanlara karşı da saygı duymamız gerekir. Diğer bir deyişle, kendi alanımız olan başkalarına yardım etme işinde kusursuz olanlara karşı hayranlık besleriz; ister Rahibe Teresa’yı ister bir başkasını düşünelim, bu kişiye büyük bir hayranlık ve saygı duyarız; onu kendimize örnek alırız. Bize kendi alanımızda esin verecek, hayranlık besleyip örnek alabileceğimiz bir figüre sahip olmak son derece önemlidir. Bu kimseyle gerçekten tanışmış olup olmadığımızın bir önemi yoktur. Fakat bu kişiye hayranlık besleriz çünkü bir değer anlayışımız vardır. Bu kişinin yaşamının değerli olduğunu ve ona saygı duyduğumuzu düşünürüz. Ayrıca kendimiz de onun gibi olmak için gereken temel işlevsel malzemelerin hepsine sahip olduğumuzu idrak ederiz. Budist öğretilerde Buddha doğası etmenleri diye bahsedilen de budur. “Bir bedenim var. İletişim kurma becerim var. Kalbim ve hislerim var. Zekam var: bir şeyleri anlayabilir, çözebilirim. Becerilerim var. Öğrenme yetim var.” O halde kendi içimizde tüm bu niteliklere sahibiz. Bunlar bizim işlevsel malzememizdir. Böylece bu esin verici figürler gibi olabileceğimizin idrakına vararak kendimize saygı duyar, öz haysiyet geliştirir ve böylece davranışımızın etkisini gerçekten umursar ve etik öz disiplin pratik edebiliriz. “Elbette her zaman daha iyisini yapabilirim. Elbette yardımcı olabilirim” diye düşünür ve bunu olumlu bir değer kabul ederiz.

İşte sosyal hizmet yolunda etiğin rolü hakkında, Budist öğretilere dayanarak düşündüklerim bunlar. Çalışmalarınızda seçtiğiniz alan buysa, bu gerçekten de olumlu bir şey yapmak, yaşamınızla müthiş bir katkıda bulunmak için harika bir fırsat sunar. Bu türde bir iş yapmak yaşamı çok anlamlı ve değerli kılar çünkü gerçekten de başkalarına faydamız dokunur. Yaşadığım yer olan Almanya, Berlin’de bu tür işlerde çalışan birkaç öğrencim var. Öğrencilerimden biri ağır zihinsel engelli kişilere yönelik bir bakım evinde çalışıyor. Down sendromu gibi sorunları olan çocuklara bakıyor, onların yaşamlarına yardımcı olmaya çalışıyor. Bir başka öğrencim de engelli yaşlılarla çalışan bir hemşire. Bunlar harikulade mesleklerdir. Kuşkusuz müthiş bir sabır, müthiş bir disiplin gerektirir ama buna değer. Ayrıca tabii ki güçlü bir etik anlayışına sahip olmak gerekir. Bu yüzden yaşamınızda seçtiğiniz istikamet buysa size hayranlık duyuyorum.

Teşekkür ederim.

Sorular ve Yanıtlar

Dilerseniz sorularınız için veya tartışmak için vaktimiz var.

Profesör Petr Tsedenovich Bitkeev: Sevgili öğrenciler, bugün burada Dalai Lama’nın samimi bir öğrencisi olan, ruhani öğretmenimiz Dr. Alexander Berzin’den biraz bahsetmek istiyorum. Alexander Berzin ruhani öğretmenimizdir. Bugün son derece doğru şeyler söyledi çünkü günümüzde dünyada yaşanan acıların sebebi yaşamlarımızda, toplumumuzda, arkadaşlarımızla ilişkilerimizde etik disiplini elden bırakmış olmamızdır ve bu pek çok farklı alanda da karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden bugünkü konuşmayı gerçekten çok severek dinledim ve ben de bu konuda birkaç kelime söylemek istiyorum çünkü sizin konuşmanız farklı şeyleri göz önünde bulundurarak doğru bir şekilde hareket etmek gerektiğini gösteriyor. İki şey söylemek istiyorum: Birincisi, hepimiz kendi içimizde motivasyon, çeşitli beceriler, canayakın tutum, yardımseverlik gibi farklı niteliklere sahibiz. Yahut tam tersi: bencil olmak, yalnızca kendini düşünmek ve başkalarını düşünmemek gibi niteliklere de sahibiz. O halde bugün dünyamızda gördüğümüz şeyler ve bunların bize düşündürdükleri bunlardır.

Doğu Asya’da o tsunami olduğunda ve Rusya’da... Bütün mesele bu durumlarda insanların genellikle yalnızca kendilerini düşünmesi ve başkalarını düşünmemesi. Bu doğru olmasaydı, tüm bu felaketler sırasında bu kadar çok kişi zarar görmezdi. Söz gelimi, bir tür doğal afet olduğunda, insanlar etik davranıp birbirini bilse, örneğin Japonya’daki gibi, diyelim ki hırsızlık yapmazlar. Televizyonda Japonya’da zenginlerin evlerinde otururken kapılarını açık bıraktığını ve kimsenin hırsızlık yapmadığını görüyoruz; kimse bir şey almaya çalışmıyor çünkü gerçekten de kuvvetli bir etik anlayışı geliştirmişler. Televizyonda gördüğümüz bu. Bazıları, tsunami olduğunda kaçmaya çalışıyor, diğerleri yardım etmeye uğraşıyordu ama sonunda oradaki herkes öldü.

İşte yaşamımızda bu gibi farklı durumlar yaşarız. Çok büyük bir öğretmen olan amcam Iharamba Bovaev demişti ki Tanrı tapındığımız biri değildir; Tanrı yıkıcı davranmaktan kaçınmak ve yapıcı davranmaktır; temelimiz budur. Öğretmenimiz Alexander Berzin de bugün bize bu ilkelerden söz etti.

Alexander Berzin’i buraya büyük öğretmenler ilk kez geldiğinden beri, belki de 20 yıldır tanıyorum. Bu öğretmenlerden ilki Bakula Rinpoche’ydi, ondan sonra Kutsal Dalai Lama geldi, sonra da Alexander Berzin. Alexander Berzin konuşmalar yaptı ve insanlar yaptığı konuşmaların çok anlamlı, çok doğru olduğunu gördü ama bunlar aynı zamanda yöntembilimsel olarak da çok doğru olup toplumumuzu ve herkesin kişisel olarak kendisinde söz konusu olan durumu son derece iyi yansıtan konuşmalardı. Bu son derece kıymetli bir şey. Alexander Berzin o zamanlar gençti ve saçları ağarmamıştı; onu herkes severdi. Pek çok kişi onu büyük bir guru gibi izlerdi.

Bundan bir yıl önce Alexander Berzin buraya davet edildiğinde, Kalmukya’ya gelerek Budizm hakkındaki uluslararası bir konferansa katıldı. Bu konferansta Moskova’dan, St. Petersburg’dan, Rusya’nın farklı şehirlerinden, Moğolistan’dan, vs. pek çok büyük bilim insanı bulunuyordu. Kendi de Alexander Berzin’in takipçilerinden olan oğlum Mingyan Bitkeev verilen bursu kazandı ve bu bursla bir teşkilat kurdu. Böylece bu konferans yapıldı ve konferansta yapılan sunumlar konferansın kitabında yayımlandı ve ben de oğlumla beraber, Alexander Berzin’in resimleri de dahil olmak üzere, bazı materyeller yayımlatmaya karar verdim. Burada konferanstaki çeşitli katılımcıların ve Alexander Berzin’in de olduğu resimleri görebilirsiniz; son sayfada da kendi resmi var. Kabul ederseniz, ona olan büyük saygımın göstergesi olarak bu dergiyi kendisine takdim etmek istiyor ve gelecekte tekrar gelmesini ve bizimle birlikte olmasını diliyorum; böylece verdiğiniz öğütlerle bizim neslimize ve gelecek nesle de ilham kaynağı olacaksınız. Haksız mıyım?

İşte resmi görüyorsunuz. Kutsal Dalai Lama. Bu resimde yanınızdaki kişi de…

Alex: Geshe Lhakdor.

Profesör Bitkeev: Bence bu sizin için de ilginç olacak, ruhani öğretmenimiz. Alexander Berzin’e ve Kalmukya’ya olan ilgisine derin saygı duyuyorum. En kısa zamanda yine gelmenizi diliyorum.

Alex: Geleceğim.

Profesör Bitkeev: Bence çok doğru ve aynı zamanda da çok etkileyici bir tercümeydi. Teşekkür ederim.

Alex: Teşekkürler. O halde sorularınızı alalım lütfen.

Soru: Derin bir saygı duyduğumuz hocamız Alexander Berzin’e teşekkür ederim. 90’lı yılların başında yaptığınız konuşmalara katılmıştım ve buraya geldiğiniz için size çok teşekkür ederim. Ruhani mürşidiniz Geshe Wangyal’ı hatırlıyorum; en sevdiği meditasyonun ölüm ve gelip geçicilik meditasyonu olduğunu öğrendim. Onun yaptığı başlıca pratiklerden biri buydu. Ben de sizden onun “ Yaşam ölüme hazırlıktır” sözü hakkında yorum yapmanızı rica ediyorum. Buna katılıyor musunuz?

Alex: O halde sorunuz Geshe Wangyal’ın yaşam ölüme hazırlıktır derken vurguladığı şeyle ilgili.

Budist pratikte sıklıkla kıymetli bir insan yaşamına sahip olmaktan bahsederiz; bu yaşamda bizi kendi üzerimizde çalışmaktan ve kendimizi ruhani bakımdan geliştirmekten gerçekten alıkoyacak her türlü korkunç koşuldan özgürüzdür. Yaşamımızın çalışma ve pratik etme fırsatlarıyla nasıl da dolu olduğunu görüp bunun değerini anlarız. Bunun kendilerini geliştirmek için ellerinden pek bir şey gelmeyen onlarca başka şeye – yalnızca insanlara değil, hayvanlara da – kıyasla ne kadar nadir bir şey olduğunu anladığımızda, yaşamlarımızı anlamlı kılmak, sahip olduğumuz fırsatları değerlendirmek, yaşamımızı boşa harcamamak için çaba göstermek isteriz.

Ölüm meditasyonu ölümün bir gün hepimizi bulacağı gerçeğine odaklanır. Ölmenin sebebi doğmuş olmaktır. Ölümün gerçek nihai sebebi yalnızca ölüme yol açan koşulun, durumun kendisidir; fakat ölmemizin sebebi doğmuş olmamızdır. Doğmuş olmasaydık, ölmezdik. Ne var ki kimse ne zaman öleceğini kesin olarak bilemez. Her an ölebiliriz. Bunun için hasta olmamız gerekmez. Yaşlı olmamız da gerekmez. Herkesin bildiği gibi, her an bir kamyonun altında kalabiliriz.

O zaman “Ölüm vakti gelip çattığında bana ne yardımcı olabilir?” diye düşünürüz. Tüm yaşamımızı mümkün olduğunca maddi servet, para gibi şeyler biriktirmeye çalışmakla harcamışsak, ölüm vakti geldiğinde bunların hiçbir yararı olmayacaktır. Ne kadar şöhretli olursak olalım, bir işimize yaramayacaktır. Tüm sevdiklerimizle birlikte olmak dahi ölüm vakti geldiğinde bize yardımcı olamaz. Budizm’de deriz ki, “Doğarken de yalnızsın, ölürken de.” Bu, yaşamın gerçeğidir.

Ölüm vakti geldiğinde bize yardımı olacak, bizi avutacak olan tek şey anlamlı bir yaşam sürmüş olmamız, sahip olduğumuz bu kıymetli insan yaşamından tam olarak faydalanmış olmamız olacaktır. Bu, dünyada turist olmuş olduğumuz ve gördüğümüz tüm o yerlerin listesini çıkarabileceğimiz anlamına gelmeyip, ne gibi olumlu nitelikler, ne gibi olumlu alışkanlıklar geliştirmiş ve güçlendirmiş olduğumuza ilişkindir. Bu, gelecek yaşamlarımıza ilişkindir. Budizm yeniden doğuşa inanır. Sahip olacağımız yetenekler, kişiliğimizin temel özellikleri, tüm bunlar önceki yaşamımızda geliştirdiğimiz alışkanlıklar temeline dayanır. Söz gelimi, insan olarak yeniden doğma şansına sahip olmuşsak, bu şans ve bu yaşamda yaptıklarımız bizim gelecek yaşamımızda nasıl bir kişi olacağımızı etkileyecektir.

Ruhani yol çok uzun bir yoldur. Tüm rahatsız edici duygularımızı, zihin karışıklığımızı ve bencilliğimizi, vs. yenmek muazzam bir zaman alır. Tüm bunları yalnızca bu yaşamda tamamlayabileceğimizi düşünmek mantıklı değildir; bu çok iyi olurdu ama olması çok zordur. O halde bu yaşam, bir anlamda, ruhani yolda devam edebilmek için hazırlık niteliğindedir. Gelecek yaşamlarımızda ruhani gelişimimizde daha çok yol katetmek için daha da iyi bir temele sahip olmak amacıyla hep daha fazla olumlu nitelik, daha çok anlayış, vs. geliştirmek isteriz.

Bu, bu yaşamın ölüm (yani ölüm ve sonrası) için hazırlık olduğunu söyleyen sözün oldukça Budist bir yorumudur. Fakat pek çoğumuz yeniden doğuşu pek anlayamaz veya buna inanmayız. Yaşamımızın ölüm için hazırlık olduğu sözü yine de anlamlıdır çünkü pek çoğumuzun yaşlandıkça karşı karşıya kaldığı soru şudur: Benden geriye ne kalacak? Bu dünyayı gelecek nesiller için daha iyi bir dünya, daha iyi bir yer yapmak konusunda benim ne katkım oldu? Örneğin çocuk yapmış, onları eğitmiş olabiliriz; onlar da gelecekte bunu devam ettirirler. Bir düzeyde böyle düşünebiliriz. Fakat ailemizden daha geniş bir ölçekte de düşünebilir ve yaşamımızla doğrudan veya dolaylı olarak yardım etmiş olabileceğimiz çeşitli kişileri düşünebiliriz. İç huzuruyla, gerçekten de anlamlı bir yaşam sürmüş, olumlu bir katkıda bulunmuş olmanın rahatlığıyla ölebilirsek, öldüğümüzde huzurlu olur ve hiçbir pişmanlık duymayız. O halde, daha da doğrudan sonucunu düşünürsek, yaşamımızı nasıl sürmüş olduğumuz ölürken sahip olduğumuz zihin durumumuz üzerinde son derece etkili olacaktır. Korku dolu veya panik içinde bir zihin durumuyla mı öleceğiz yoksa yaşamımızın anlamlı olmuş olduğuna dair bir sükunet ve tatmin hissiyle mi?

Budist alıştırmalardan biri, birkaç dakika içinde öleceğinizi hayal etmektir. Yaşamınızla ilgili pişmanlıklarınız var mı? Yaşamınızı dişe dokunur bir şekilde geçirmiş olduğunuzu düşünüyor musunuz? Her an ölebileceğimiz için, ölümün her an gelebilecek olduğu gerçeği karşısında duygusal olarak hazır olmak ve pişmanlık duymamak önemlidir.

Soru: Örneğin kuşku gibi rahatsız edici zihin durumlarıyla baş etmemize yardımcı olabilecek Budist yöntemler var mıdır?

Alex: Kuşku mu? Bir düşüneyim.

Tercüman: Önyargı dolu olmak gibi.

Alex: Kuşku derken önyargıdan mı bahsediyorsunuz? Kuşkulu derken: “Bu kişi acaba bana zarar verecek mi veya canımı yakacak mı?” Kuşkulu olmaktan kastınız böyle birşey mi?

Katılımcı: Aşırı hassaslık gibi bir şey. Onun gibi bir şey. Aşırı duyarlı olmak.

Alex: Aşırı duyarlılık.

Katılımcı: Ön sezi gibi.

Alex: Peki. Ön sezi. Aşırı duyarlılık. Bu biraz paranoyaya doğru gidiyor; sürekli “Herkes bana karşı. Gerçek niyetleri ne acaba?” gibi şeyler düşünmek. Burada iki husus söz konusudur. Birincisi bizi bir kimsenin bize karşı olduğunu, bize zarar vereceğini düşünerek kaygılanmaya iten özgüvensizliktir. Özgüven eksikliğidir. Diğeri ise aşırı duyarlılık, aşırı tepkiselliktir.

Özgüvensizliğin üstesinden gelmek için pek çok düzeyde çaba gösterebiliriz. Bir tanesi genel olarak yaşamda olan biten her şeyle baş etme becerimize güvenmektir. Shakyamuni Buddha’nın sunduğu örneği burada çok faydalı buluyorum. “Buddha’yı da herkes sevmiyordu, o zaman kendimden ne bekliyorum ki? Herkesin beni sevmesini mi bekliyorum?” Bu tamamıyla gerçek dışıdır. Herkesi memnun etmek imkansızdır. Buddha bile bunu yapamamıştı, o halde benim de herkesi memnun etmeyi ve herkesin beni sevmesini beklememem gerekir. Elimden gelenin en iyisini yaparım – iyi niyetli davranırım – bunu sevip sevmemeleri de onların sorunudur. Ben bunu çok faydalı buluyorum. Ayrıca tabii ki ne kadar çok alıştırma yaparsak, yaşlandıkça o kadar deneyim kazanır ve genel olarak kendimizi biraz daha güvende hissederiz. Gençken, henüz ergenken, başkalarının onayına ihtiyaç duymak, insanların sizi sevmesini istemek, vs. anlamında daha da özgüvensiz hissetmek oldukça doğaldır.

Sahip olduğumuz iyi nitelikleri yeniden olumlamamız gerekir. Bu, kusurlarımızı yadsımak veya görmezden gelmek demek değildir ama bu kusurları gereğinden fazla ön plana çıkarırsak, o zaman çok ama çok büyük bir özgüvensizlik hissederiz. Fakat kimse yalnızca kusurlara sahip değildir; hepimizin iyi nitelikleri de vardır ve kendimize her daim bunları hatırlatmak önemlidir. Bu, iyi niteliklerimizle gurur duymak ve kibirle dolmak demek değil, belli bir öz güvene sahip olmak demekir.

Aşırı duyarlı olmak, aşırı tepki göstermek, şu veya bu yüzden çok fazla can sıkıntısı yapmak söz konusu olduğunda şöyle düşünmemiz gerekir: “Bunun kimseye bir faydası yok.” Bu bizim yaşamla baş edebilmemizi engeller ve etrafımızdaki herkese rahatsızlık verir. Söz konusu olabilecek tüm durumlarda, başkalarını ne kadar çok düşünürsek olaylara verdiğimiz duygusal tepkiler anlamında o kadar düşünceli, o kadar sakin oluruz. Burada genellikle anne örneğine başvurulur. Bir annenin herhangi bir şeye fena halde canı sıkılabilir ama çocukların yardıma ihtiyacı varsa – örneğin onlara yemek yapılması gerekiyorsa – sıkıntısını yener ve çocuklarına yardım etmek için ne gerekiyorsa onu yapmaya koyulur.

Soru: Bilincimizi arındırmak ve zihnimizin açık olduğu bir mertebeye erişmek için gizil düzeyde feragat geliştirmeliyiz. Bu yorum sizce doğru mu yoksa pek o kadar doğru değil mi?

Alex: Kendimizi geliştirmek için feragat geliştirmemiz gerekir mi? Evet, kesinlikle.

Budizm’de feragat sorunlardan ve sorunların sebeplerinden özgür olma kararlığı olup, bunlardan vazgeçmeye hazır olmak anlamına gelir. Güvensizlik ve aşırı tepkisellik örneğine ilişkin olarak da, o halde, bir anlamda bu duygulardan feragat etmemiz gerekir: bunlar üzerinde çalışarak geliştirmek istediğim şeyler; şunlar da kurtulmak istediğim şeylerdir.

Tabii ki bunlardan vazgeçmek kolay değildir. Yani arzularımızdan. Bazı şeyleri hasretle arzularız ve bazı şeylere karşı çekim hissederiz: “Ah, işte mükemmel eşimi buldum,” vs. Bu gibi şeyler fena halde çekicidir ve bunun bize en büyük mutluluğu getireceğini ve bunun gerçekten yapabileceğimiz bir şey olduğunu düşünürüz ama gerçekçi olmamız gerekir. Mükemmel eş, beyaz atlı prens veya prenses maalesef peri masalıdır ve gerçek dünyada karşılığı yoktur; kimse böyle değildir. O halde, biraz acı verici de olsa, iğneyi batırıp bu fantezi balonunu patlatmamız gerekir; tıpkı Noel Baba’ya inanmayı bırakmak gibi, bundan da feragat etmeliyizdir. Sürekli bir kimseye mükemmel prens veya prenses hayalimizi yansıtmak, sonra da bu imkansız ideale erişemedikleri için onlara öfkelenmek sendromundan kurtulmaya kararlı olmamız gerekir. Bunlardan feragat ederiz çünkü bunların yalnızca acılara ve sorunlara yol açtığını anlarız.

O halde Budist eğitimde feragat elbette çok çok önemli, çok merkezi bir temadır. Bu, sevgi dolu ilişkilerden veya dondurma yemekten vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Bununla ilgisi yoktur. Bu, acı çekmekten ve acıların sebeplerinden vazgeçmek demektir.

Soru: Benim sorum tam olarak Budizm hakkında değil, yaşam tarzıyla ilgili çünkü çok uzun dönemler boyunca – göçebelerden bahsediyorum – göçebe bir yaşam tarzı benimsedik. Kibitkalarda yaşadık ve şehirlerin ne olduğunu hiç bilmedik. Şimdiyse yaşam birdenbire değişti: standart apartman dairelerinde yaşamaya başladık. Doğadan koptuğumuzu ve bunun bilincimizi etkilediğini, algımızı, duygularımızı etkilediğini görüyoruz çünkü akrabalık ilişkileri de zayıfladı, birdenbire birbirimizi iyi anlamaz olduk çünkü artık televizyon gibi onlarca zihin dağıtıcı şey var. Budizm bu soruya yanıt verebilir mi?

Alex: Bu çok güzel bir soru.

Tercüman: Önce tercüme edeyim mi?

Alex: Evet. Lütfen Rusçaya tercüme edin. Bilmiyorsanız, söyleyeyim: kibitka göçebe insanların içinde yaşadığı ve bozkırlarda dolaştığı, arabalı çadırlardır.

Bu kibitkalarda, kağnıların üzerindeki çadırlarda yaşayan insanlar bozkırlarda bir otlaktan diğerine, bir çayırdan diğerine dolaştığından, sizin de belirttiğiniz gibi, bu şekilde birlikte seyahat eden aile ve topluluk çok yakın ilişkilere sahipti; hem birbirleriyle hem de doğa ve diğer hayvanlarla çok yakın bir ilişki içindeydiler. Bu sebeple, bu türde yaşamın gerektirdiği değerler de uyumu, herkesin birlikte yaşamasının ve yaşam için şart olan sorumlulukları anlamasının gerekliliğini vurguluyordu. Şimdi ise, yerleşik yaşam tarzımızda, durum elbette ki çok farklıdır.

Fakat Budizm’de gerçekten de günümüzdeki yaşam tarzımızdan kaynaklanabilecek kusurların üstesinden gelmeye yardımcı olacak çeşitli yöntemler bulunur. Birbirimize bağlı olduğumuzun takdir edilmesine çok büyük önem verilir. Bu durum bozkırlardaki göçebe toplulukların durumunda olduğu kadar aşikar olmayabilir. Fakat uygulayabileceğimiz alıştırmalardan biri, evimizdeki her şeye bakıp bunların üretimi için harcanan çabaları ve bunları yapmak için katkıda bulunan insanları, hatta doğadaki elementlere kadar bunların evimize kadar gelmesini sağlayan her şeyi düşünmektir. Yiyecek durumunda bile – yalnızca onu yetiştirenler değil, taşıyanlar da kimlerdir? Yolları kimler yapmıştır? Yiyeceği taşıyan kamyonları kimler üretmiştir? Kamyonların yapımında kullanılan metal nereden gelmiştir? Kauçuk, petrol nereden gelmiştir? Yemeklerimizi gazla veya elektrikle pişiriyorsak, bunlar nereden gelmiştir? Aynı şekilde, tüm bu süreçlerde yer alan insanları düşünür ve böylece tamamen inanılmaz sayıda başka kişinin ve şeyin katkısına bağlı olduğumuz gerçeğini idrak eder ve bunun değerini anlarız.

Ayrıca davranışlarımız çevreye de etki eder. Bu durum küresel ısınmayla giderek daha da açık bir şekilde görülmektedir. Küresel ısınma doğal yaşamı da etkilemektedir. Balıklar sürekli azalmaktadır. Burada bir grup göçebe olarak seyahat eden insanlarla bizim şehir hayatımızı yaşayan insanlar arasındaki tek fark, bu birbirine bağlı olma durumunun bozkırda çok daha aşikar, çok daha dolaysız olması, bu yüzden de anlamanın daha kolay olmasıdır. Bu birbirine bağlı olma durumu yine de... bu hâlâ geçerlidir; sadece o kadar aşikar değildir. Bunu gerçekten analiz etmemiz ve üzerinden düşünmemiz gerekir. O zaman bu analiz ve düşünce temelinde, yalnızca bozkırdaki küçük grubun değil, bütün gezegenin uyum içerisinde yaşamını sürdürmesi için şart olan sorumluluk duygusunu geliştirebiliriz.

Bence gerçekten de muhteşem ve faydalı bir şey, burada Kalmukya’da bozkırdaki göçebe geleneğine sahip olmanızdır. Dolayısıyla, bu kadar zorluklarla dolu bir tarih boyunca bir halk olarak yaşamınızı sürdürebilmiş olduğunuz gerçeği gerçekten de bütün toplumun yararı için birlikte çalışmayı ve birlikte yaşamayı bilen bir halk olduğunuzu gösteriyor. Bu da tüm topluma ve böyle bir mirasa sahip bu türdeki bir toplumun mensubu olmaya dair bir öz değer hissi veriyor.

Bu da bizi etik öz disiplinin daha önce bahsetmediğim bir diğer yönüne getiriyor; davranışımızın saygı duyduğumuz kişiler üzerindeki etkisini düşünmek. Diğer bir deyişle, diyelim ki Kalmuk toplumuna mensupsam ve bir suç işler, çok bencilce, korkunç bir şekilde davranırsam, bu davranış genel olarak Kalmuk halkına nasıl yansır? Kalmuklara dair çok kötü bir izlenim verir. O halde mirasımdan (olumlu anlamda) gurur duyduğum ve çok sevdiğim için böyle bir davranıştan kaçınmak istediğimden dolayı, elbette insanların onun hakkında kötü bir izlenim edinmesine yol açacak bir şey yapmak istemem. O halde bu da birlikte daha fazla uyum içinde olmamıza ve hep birlikte modern dünyada başarıyla birlikte çalışmamıza yardımcı olabilir.

Elbette bu örneğin kapsamını Kalmukya’nın ötesine genişletebiliriz. Ben büyük bir bilim kurgu hayranıyım ve bu yüzden de evrende başka gezegenlerdeki başka yaşam formlarını, akıllı yaşam formlarını düşünüyorum. Gezegenimizi bencilliğimiz yüzünden yıkıp yok etsek bu yaşam formu insanlar hakkında ne düşünürdü? Bizim gerçekten de düşük bir yaşam formu olduğumuzu düşünürlerdi. O halde insanlar olarak dünyamızı yok etmemeyi başarabileceğimizi ve farklarımızı bir şekilde çözüp uyum içerisinde yaşayabileceğimizi göstermemiz gerekiyor. Bilim kurgu da olsa, böyle düşünmek faydalı olabilir.

Bu da bizi birlikte geçirdiğimiz sürenin sonuna getiriyor. Size beni dikkatle dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.