Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Anasayfa > Budizmin Dünyadaki Yeri > Budizm'e Giriş > Günlük Yaşamda Üç Alıştırma ve Sekiz Aşamalı Yol > Birinci Oturum: Doğru Söz ile Bağlam olarak Budist Bilim ve Felsefe

Günlük Yaşamda Üç Alıştırma ve Sekiz Aşamalı Yol

Alexander Berzin
Ukrayna, Kiev, Haziran 2013

Birinci Oturum: Doğru Söz ile Bağlam olarak Budist Bilim ve Felsefe

Bu güzel takdiminiz için çok teşekkür ederim. Tekrar Kiev’e gelmekten gerçekten büyük mutluluk duyuyorum.

Giriş

Budist Bilim, Budist Felsefe ve Budizm Dini

Kutsal Dalai Lama genel halka konuştuğu zaman çok faydalı olduğuna inandığım bir ayrım yapar. Budizm’de üç bölümden bahseder: Budist bilim, Budist felsefe ve Budizm dini.

Budist bilimden bahsederken duyguların biliminden, zihnin nasıl çalıştığından, Kutsal Dalai Lama’nın zihinsel ve duygusal hijyen dediği şeyden bahsederiz. Budizm tüm farklı duygusal durumlara, bunların nasıl çalıştıklarına ve nasıl birlikte işlediklerine dair son derece ayrıntılı bir analiz sunar.

Ayrıca şu hususlar vardır:

  • Algımızın nasıl çalıştığı, bizzat bilincin tabiatı (bilinç nedir?), konsantrasyon geliştirmemize yardımcı olacak çeşitli türlerdeki alıştırmalar gibi konuları içeren bilişsel bilim.
  • Son derece ayrıntılı bir kozmogoni analizi – evren nasıl başlar, nasıl sürer ve nasıl sona erer.
  • Madde ve enerji, atomaltı parçacıklar, vs. gibi konuların ayrıntılı analizi.
  • Tıp ve bedenin enerjilerinin nasıl çalıştığı.

Tüm bunlar Budist bilimin alanına girer. Bu herkesin öğrenebileceği, herkesin faydasını görebileceği veya kendine ders çıkarabileceği bir şey olup, Dalai Lama biliminsanlarıyla bu konularla ilgili pek çok tartışmalarda bulunur.

Daha sonra Budist felsefe vardır, yani ikinci bölüm ve bunda da aşağıdaki gibi hususlar ele alınır:

  • Etik; yani illa ki belli bir dinle ilişkili olmak zorunda olmayan temel insani değerlerin tartışması. İyilik, cömertlik, vs. gibi bu türde temel insani değerlerden herkes faydalanabilir.
  • Mantık ve metafiziğin de son derece ayrıntılı bir analizi sunulur. Bu ise kümeler kuramı, tümeller, tikeller, nitelikler, özellikler, bunların nasıl birlikte işlediği ve bunları nasıl bildiğimiz gibi şeylerle ilgilidir.
  • Nedenselliğin, neden-sonucun ayrıntılı bir analizi ile gerçekliğe ilişkin temel bir anlayış ve yansıtmalarımızın gerçekliği nasıl çarpıttığı.

O halde bütün bu Budist felsefe alanı sadece Budistlere özgü bir alan değildir. Bu da yine herkesin faydalanabileceği bir şeydir.

Üçüncü bölüm ise Budizm dinidir. Budist pratik alanını da bizzat bu oluşturur; karma ve yeniden doğuş, ayin pratikleri (mantra zikretmek, görselleştirme, vs.) gibi şeylerle ilgilidir. O halde Budizm dininin alanını teşkil eden ve Budist yolu izleyenlere özgü olan da esasında bu bölümdür.

Bu üçlü ayrımı düşünürsek – Budist bilim, felsefe ve din – konumuz olan üç alıştırmanın bu bağlama nasıl oturduğunu inceleyebiliriz.

Üç Alıştırma

O halde üç alıştırma nedir?

Bunlardan ilki etik öz disiplin (Tib. tshul-khrims) alanına ilişkindir. Bu, yıkıcı davranışlardan geri durmak – yani bunu gerçekten yapmamızı, yıkıcı şekillerde (temelde kendine zarar verici biçimlerde) davranmaktan vazgeçmemizi sağlayan disipline sahip olmak – yapıcı davranışlarda bulunmak ve başkalarına yardım etmek için gereken disipline sahip olmak anlamına gelir. İlk alıştırma, ilk disiplin budur ama bu etik disiplin ve etik öz disiplindir. Bu, başkalarını disipline etmeye çalışmak anlamına gelmez. Bu, köpeğimizi eğitmek gibi bir şey değildir.

İkinci alıştırma konsantrasyon alanındadır (Tib. ting-nge-’dzin) ve zihnimizin türlü ilgisiz düşüncelere kapılarak dağılmasını engellemek üzere odaklanmasını sağlamaya yöneliktir. Böylece zihnimiz körelmez; her daim keskin ve odaklıdır. Konsantrasyon için şart olan bir diğer unsur da duygusal dengeye sahip olmak; böylece öfke, bağımlılık, kıskançlık veya buna benzer sebeplerle duygusal çöküntü yaşamamaktır. Demek ki zihinsel dengeye ve duygusal dengeye ihtiyacımız vardır.

Üçüncü alıştırma ise ayırıcı farkındalık alanındadır (Tib. shes-rab). Ayırıcı farkındalık – bunun ne anlama geldiğini iyi anlamamız gerekir. Kulağa teknik bir terim gibi geliyor, değil mi? Fakat bu aslında kabul edilip benimsenmesi gerekenle reddedilmesi gerekeni birbirinden ayırma veya bunların farkını görme becerisidir. Söz gelimi, alışverişe gittiğinizde koskoca bir sebze reyonunundan alışveriş etmeye benzer. Şu şekilde bir ayrım yaparsınız: “Bu pek de iyi görünmüyor. Şuradaki bayağı iyi gibi.” O zaman sebzeler arasında ayrım yaparsınız – kabul edilecek ve edilmeyecek olanları birbirinden ayırırsınız.

Fakat bu ayırıcı farkındalık yalnızca sebze alışverişi yapmaktan çok daha derin bir düzeyde olabilir. Bu ayırıcı farkındalığa aşağıdaki hususlarda başvururuz:

  • Davranışlarımızda; koşullara, birlikte olduğumuz kişilere, vs. bağlı olarak, doğru davranış nedir, uygunsuz davranış nedir.
  • Bundan çok daha derin bir düzeyde ise, gerçeklik ile fanteziye dair yansıtmalarımız arasında ayrım yapmak. O halde bunlar etik öz disiplin, konsantrasyon ve ayırıcı farkındalık alanlarındaki üç alıştırmadır. O zaman bu üçü Budist bilim ve felsefe alanında basit bir biçimde sunulabilir ve böylece herkes için uygun ve uygulanabilir olurlar ya da hem bu şekilde, hem de Budizm dini çerçevesinde sunulabilirler.

Bu ayrım şeması benim de severek başvurduğum Dharma Light ve “gerçek tat” Dharma (Coca-Cola Light ve Gerçek Coca-Cola gibi) dediğim şeyler arasındaki ayrıma karşılık gelmektedir. Dharma Light yalnızca bu yaşamı iyileştirmek amacıyla Budist bilim ve felsefenin yöntemlerini pratik etmek, “Gerçek Tat” Dharma ise bu üçünü üç Budist amaç – daha iyi bir yeniden doğuş, yeniden doğuştan özgürleşme ve aydınlanma – uğruna benimsemektir.

Dharma Light derken, bunu genellikle “Gerçek Tat” Dharma”ya hazırlık, bir tür hazırlık aşaması anlamında kullanıyorum. Daha ileri düzeyde ruhani amaçları düşünebilmek için önce “Yalnızca sıradan yaşamımı iyileştirmek konusunda çalışmam gerekiyor” diyecek idrake varmanız gerekir. Fakat sadece Budist bilim ve felsefe çerçevesinde düşünürsek, bunun illa ki Budizm dinine hazırlık niteliğinde olması gerekmez. Ben de bu konuyu işte bu düzeyde, yalnızca genel, temel kılavuz ilkeler bağlamında tartışmak ve bu üç alıştırmayı nasıl yaşamımızı iyileştirmek için kullanabileceğimiz konusunda tavsiyelerde bulunmak istiyorum; ister bunu Budist yolda bir tür hazırlık olarak görelim, isterse de bunu yalnızca genel olarak herkese yönelik bir şey gibi düşünelim.

Dört Yüce Hakikat

Budist felsefe (sanırım böyle adlandırabiliriz) alanında Budist düşünme tarzının çalışma şeklini anlatmak için başvurulan genel bir açıklama vardır. Buna genellikle dört yüce hakikat adı verilir ama bunu yalnızca hayatın dört gerçeği olarak da düşünebilirsiniz:

  1. Hepimizin yüzyüze olduğu acılara ve sorunlara bakmak. Bu birincisidir. O halde bu bir gerçektir. Herkes sorunlarla karşılaşır. Hayat zordur.
  2. İkinci gerçek bu sorunların sebeplerden kaynaklandığıdır.
  3. Üçüncü gerçek sorunları durdurma ya da sorunlardan kurtulma gibi bir şeyin var olduğudur. Bu sorunları sürekli yaşamaya ve çenemizi kapatıp bunları kabullenmeye mahkum olduğumuz doğru değildir.
  4. Dördüncü gerçek ise sorunlardan kurtulmanın yolunun sorunların sebeplerinden kurtulmak olduğudur ve bunu yapmak için de izlemek gereken bir tür... yol vardır; buna genellikle “yol” denir ama bununla kastedilen bir anlayış tarzı, bir davranış tarzı, bir konuşma tarzı veya buna benzer bir şeydir.

O halde sorunlara yol açan hatalı davranış, konuşma, iletişim ve düşünme tarzımızsa, bunu değiştirmemiz gerekir. Bu üç alıştırma da sorunlarımızın sebeplerinden kurtulmak için ihtiyacımız olan şeyin bir parçasıdır. O zaman bunlar söz konusu olan üç alıştırmayı anlamanın son derece faydalı bir yoludur çünkü bu alıştırmaları neden yapmamız gerektiğini gösterir. Yaşamda zorluklar yaşıyorsak, şunlara bakarız:

  • Davranış tarzımla ilgili olarak etik disiplinimde bir sorun mu var?
  • Darmadağınım, duygusal bir felaketim – konsantrasyonumda bir sorun mu var?
  • Bilhassa gerçeklik ile çılgınca yansıtmalarım arasında ayrım yapışımda bir sorun mu var?

Bunlar bu yaşamdaki sıradan yaşantımıza uygulanabileceği gibi, gelecek yaşamlarda, genel olarak yeniden doğuşta karşılaşacabileceğimiz sorunlara, başkalarına yardımcı olma konusundaki sınırlılıklarımıza (yani daha ruhani amaçlara) ilişkin olarak da uygulanabilirler. Fakat bence başlangıç aşamasında, bu alıştırmaları gerçekten de yalnızca günlük yaşamımızda ele almalıyız: Bunlar bize nasıl yardımcı olabilir? Sorunlarımıza yol açan davranışlarımız neler olabilir? Bunu hafifletmek için neler yapabiliriz – ne gibi değişikliklerde bulunabiliriz? Pekiyi o zaman.

Acı Çekmenin Sebebi

Genel olarak, Budist bakış açısından – yine Budist felsefe – acı çekmemizin sebebinin farkındalık yoksunluğumuz olduğunu söylemek gerekir. Demek ki farkında değilizdir. İki şeyi bilmiyoruzdur veya iki şey hakkında zihnimiz karışıktır.

Farkında olmadığımız ilk şey temelde neden ve sonuçtur; davranışlarımız anlamında neden-sonuç. Bu demektir ki rahatsız edici duygulara sahipsek – öfke veya açgözlülük ya da bağımlılık, kibir, kıskançlık, vs. gibi duyguların etkisi altındaysak – yıkıcı bir şekilde davranırız. Öfkeli olduğumuzdan insanlara bağırıp çağırırız, onların canını yakacak şeyler yaparız veya onlara bağlanıp kalırız; bu da sorunlara yol açar. Tüm bunlar da, sonuç olarak, bize mutsuzluk getirir, öyle değil mi? O halde ilk sorun budur. Sorun mutsuzluktur. Peki mutsuzluğumuz nereden gelir? Bu rahatsız edici duygular yüzünden yıkıcı bir biçimde davranmaktan, yani tamamen aptalca konuşmaktan ve hareket etmekten ileri gelir. Değil mi? Bu temelde kendine zarar vermektir.

Rahatsız edici duygunun tanımına bakmak son derece faydalıdır. Bu, ortaya çıktığında iç huzurumuzu ve kontrolümüzü kaybetmemize yol açan bir zihin durumudur. Öfkelendiğimiz için bir kimseye bağırıp çağırırız; bu durum onun canını sıkabilir de sıkmayabilir de (söylediğimizi duymayabilir; yalnızca gülüp geçerek bizim aptal olduğumuzu düşünebilir). Fakat iç huzurumuz kalmamıştır – duygusal olarak altüst olmuşuzdur (enerjimiz altüst olmuştur) – ve bu durum bağırmayı kestikten sonra da devam eder; bu da tatsız bir deneyimdir. Kontrolümüzü de kaybederiz çünkü daha sonra söylediğimize pişman olabileceğimiz sözler söyleriz.

O halde bu şekilde davranırız çünkü:

  • Çünkü neden-sonucu gerçekten anlamıyoruzdur. Bu tür rahatsız edici duyguların etkisinde bu şekilde davranırsak, bu bizi mutsuz edecektir.
  • Yahut bu konuda zihnimiz karışıktır; bunu anlamamız gerekenin tersi anlamda anlarız. “Şu kişiye bağırıp çağırırsam bu kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacak,” diye düşünürüz ama tabii ki asla böyle olmaz. Şu da olabilir: bağımlılık sebebiyle birine bağırıp çağırırsınız – “Beni neden daha sık aramıyorsun? Neden beni daha çok görmeye gelmiyorsun?” – bu da elbette o kişinin uzaklaşmasına yol açar, öyle değil mi? İstediğimiz şeyi elde etmemizi sağlamaz. Demek ki neden-sonuç konusunda zihnimiz karışıktır.

İkinci türdeki farkındalık yoksunluğu, hakkında zihin karışıklığı yaşadığımız veya yalnızca hiçbir şey bilmediğimiz ikinci konu ise gerçeklik konusudur. Gerçekliğe dair zihin karışıklığımız sebebiyle rahatsız edici tutumlara kapılırız. Buna verilebilecek bir örnek, kişinin sürekli kendiyle meşgul olmasıdır. Hep ben, ben, ben ve kendimi ve nasıl olmam gerektiğini düşünüyoruzdur. Bu son derece yargılayıcı da olabilir. O zaman da “Mükemmel olmalıyım” şeklinde tezahür eden bir sendroma sahip olursunuz; söz gelimi mükemmeliyetçilik hasıl olur. Mükemmel olmaya ve her şeyi mükemmel yapmaya, vs. çalışarak yapıcı bir biçimde davransak bile, bu da son derece takıntılı bir tutum olur, değil mi? Geçici bir süre mutlu olsak bile, bu durum çok ama çok hızlı bir şekilde yerini mutsuzluğa ve tatminsizliğe bırakır. Yine “Ama yeterince iyi değilim,” diye düşünüp hep daha fazla denememiz ve kendimizi hep daha fazla zorlamamız gerekir.

Kolay bir örnek verecek olursak, evinin temizliği konusunda mükemmelliyetçi olan birini düşünebiliriz. Bir şekilde her şeyi kontrol etmesi gerektiği ve her şeyi düzenli ve temiz tutması gerektiği gibi bir yanılgı içerisindedir. İyi ama bu imkansızdır, öyle değil mi? O zaman her şeyi temizlersiniz, mükemmel hale getirmeye çalışırsınız, kendinizi çok iyi hissedersiniz; sonra çocuklar eve gelip her şeyi dağıtır, keyfiniz kaçar ve evi en baştan temizlemeniz gerekir. Bu takıntılı davranmaktır, değil mi? Ne zaman kendinizi nihayetinde bir nebze mutlu hissedecek olsanız – “Hah, şimdi her şey düzene girdi” – bu durum çabucak bozuluverir, öyle değil mi? Mutlaka bir yerlerde bir nokta gözünüzden kaçmıştır.

Sonra da, ister rahatsız edici bir duygu isterse de tutum olsun, bu zihin durumlarını tekrarlamak ve bu tarz takıntılı davranışları yinelemek suretiyle “her yere yayılan acılar” dediğimiz şeye sahip olursunuz. Her yere yayılan acılar dediğimiz şey, tüm bu alışkanlıkları geliştirmek suretiyle sorunlarımızı nasıl devamlı kıldığımıza ilişkindir. Sorunlarımız hep yeni baştan, sürekli tekrarlanır çünkü sürekli temizlik yapmayı veya sürekli çileden çıkmayı müthiş bir alışkanlığa dönüştürmüşüzdür.

Bu bizim bedenlerimizi de etkiler. Sürekli öfkeliyizdir, vs. Bu yüzden tansiyonumuz çıkar ve endişelenmekten ülser oluruz ya da buna benzer sorunlar yaşarız. Mükemmelliyetçiyseniz de – her şeyin temiz ve düzenli olması gerekir – sürekli gerginsinizdir, değil mi? Asla rahatlayamazsınız çünkü “Ya toz girerse diye tetikte olmam gerek,” diye düşünürsünüz.

O halde ihtiyacımız olan bu üç alıştırmadır:

  • Bu farkındalık yoksunluğundan, bu zihin karışıklığından kurtulmak için ayırıcı farkındalığa ihtiyacımız vardır. Söz gelimi, evimin düzenliliğini ve temizliğini kontrol etmem imkansızdır. Bu mümkün değildir. O halde her şeyin bir şekilde mükemmel ve kontrol altında olabileceğine ve “Bunu kontrol edebilecek tek kişi benim” düşüncesine dair bu fantezinin ayırdına varmanız, bunun farkına varmanız gerekir – bunun saçma olduğunu görmeniz gerekir; bu düşünceler gerçekliğe karşılık gelmiyordur. Demek istediğim şu ki, elbette evinizi temiz tutmaya çalışırsınız ama sanki “Evi temizlemem lazım ki asla kirlenmesin” gibi hissetmezsiniz. Elbette kirlenecektir. O yüzden daha rahat olursunuz. O halde bu ayırıcı farkındalık gerçeklik – “Elbette kirlenecek. Bunu kimse engelleyemez” – ile fantezi arasındadır. Metinlerde bir ağacın kesilmesi örneğine başvurulur. Yani bu, zihin karışıklığımızı tam ortasından yaracak o keskin balta gibidir.
  • Fakat ağacı bu baltayla kesmek için baltayı sürekli aynı noktaya vurmanız gerekir; bu da konsantrasyondur. Zihnimiz dağınıksa ve başka yerlere gidiyorsa, vs. bu ayırıcı farkındalığı kaybederiz ya da duygusal olarak kendimizi kötü hissediyorsak da ayırıcı farkındalığımızı yitiririz. O halde baltayla hep aynı noktaya vurmak için konsantrasyona ihtiyacımız vardır.
  • Fakat bu baltayı kullanmak için de kuvvet sahibi olmamız gerekir – kuvvetiniz yoksa, baltayı kaldıramazsınız bile – ve bu kuvvet de öz disiplinden, etik öz disiplinden gelir.

Bu üç alıştırmayı sorunlarımızın kaynağını yenmek için neler yapabileceğimiz bağlamında bu şekilde anlamamız gerekir. Ayrıca, dediğim gibi, bunu daha sonra sıradan yaşamlarımıza bir Budist bilim/felsefe tarzında da uygulayabiliriz. Oldu mu?

O halde devam etmeden önce bunları sindirmek için bir dakika ayıralım:

  • Neden-sonucu davranışım ve gerçeklik anlamında açık bir biçimde anlamak için gerçeklik ve fantezi arasındaki ayırıcı farkındalığı kullanmak isteriz. Bu konuda zihnim karışık olduğunda veya sorunlarımın sebebinin bu olduğunu idrak etmediğimde, davranışlarım ve tutumumla ya kendi mutsuzluğuma yol açarım ya da asla tatmin etmeyen türde bir mutluluk elde eder ve tatminsizlik yaşarım. Bir tarafta, sürekli çileden çıkmak veya sürekli birine dırdır etmek – “Beni neden aramıyorsun? Neden daha sık gelmiyorsun?” – ve diğer tarafta da mükemelliyetçi olmak. Bu zihin karışıklığının etkisi altında hareket etmenin yalnızca sorunlara yol açacağını anlamak için ayırıcı farkındalığa ihtiyaç vardır.
  • Fakat bunu anlamak ve uygulamaya koymak için sürekli buna yoğunlaşmam gerekir; o halde konsantrasyona ihtiyacım vardır.
  • Konsantre olmak için de disipline ihtiyacım vardır; böylece zihnim dağılıp başka yerlere gittiğinde onu toplarım.
  • Ayrıca temel olarak sorunlarımdan kurtulmak ve mutlu olmak için, yaşam kalitemi iyileştirmek için tüm bu alıştırmaları uygulamak ve kendimi bu konuda geliştirmek isterim.

Oldu mu? O zaman bir dakika bunları sindirin.

Bence tüm bunlardan elde etmemiz gereken temel içgörü, yaşamda sahip olduğumuz mutsuzluğun ve tatminsizliğin esasında zihin karışıklığından ileri geldiğidir. Tüm sorunlarımız için başkalarını ve koşulları, toplumu veya ekonomiyi ya da başka bir şeyi suçlamak yerine, daha derin bir düzeyde yoğunlaşmamız gerekir. Ekonomik sorunlarımız, mali sorunlarımız, aileyle yaşadığımız zor durumlar, hastalık, vs. olabilir. Bu bir yana. Fakat burada daha derin bir düzeyden bahsediyoruz; bu düzey, bu durumlarla baş ederkenki zihin durumumuzdur. Pek çok zor durum içerisinde bulunabiliriz ama burada genel olarak kendimizi mutsuz hissetmekten veya asla uzun sürmeyen ve asla tatmin edici olmayan türde bir mutlululuk hissetmekten bahsediyoruz ve bundan daha iyi bir şeye, iç huzuru da getiren ve daha kalıcı olan bir mutlululuğa kavuşmak istiyoruz.

Zor bir durum karşısında depresyona girebilir veya büyük bir bedbahtlık hissedebiliriz ya da bu durumu daha fazla iç huzuruyla karşılayabiliriz zira yalnızca kendimize acımıyor, olan bitenleri, neyin söz konusu olduğunu, bununla baş etmenin yollarını daha iyi görüyoruzdur. Bazen de, bilirsiniz, çocuğunuz varsa ve çocuk gece dışarı çıkarsa endişelenirsiniz, “Eve sağ salim dönecek mi?” diye düşünürsünüz ya da bu gibi başka şeyler olabilir. Burada da yine şu “Çocuğumun güvenliğini bir şekilde kontrol edebilirim” tutumu söz konusudur ve elbette fanteziden ibarettir. Çocuğunuz sonunda sağ salim eve gelir ve mutlu olursunuz, rahatlarsınız ama sonra tekrar dışarı çıktığında, yine endişelenirsiniz. Demek ki bu tarz bir rahatlık hissi çok sürmez, değil mi? Sonra hep yine endişeleniriz; bu durum sürekli devam eder – her şeye endişelenmeyi müthiş bir alışkanlığa dönüştürmüşüzdür – ve bu da sağlığımızı etkiler ve son derece tatsız bir durumdur.

O halde burada gerçekten anlamamız gereken, tüm bunların sebebinin zihin karışıklığımız olduğudur. Belli bir biçimde davranmanın beni mutlu edeceğini düşünürüm veya gerçekliğe dair tutumumum – kontrolün bende olabileceği fikrinin – doğru olduğunu düşünürüm ama doğru değildir. O halde bu düşünceyi ortasından yarmamız – “Bu çok saçma” – ve orada kalmamız gerekir; buna odaklanmamız ve bu konsantrasyonu kaybetmeyecek kuvvete sahip olmamız gerekir.

Pekala, üç alıştırmaya ilişkin genel fikir budur.

Sorular ve Yanıtlar

Üç alıştırmaya ve bu alıştırmaların nasıl yapılacağına geçmeden önce sormak istedikleriniz var mı?

Katılımcı: Bu alıştırmayı benimserken hangi sırayı izlemek gerektiğinden biraz bahseder misiniz? Belli bir sıra izlemek gerekir mi yoksa hepsini aynı anda mı yaparız?

Alex: Bu alıştırmalar birkaç farklı sırada sunulmuştur. Bunları anlatacağım. Fakat temel başlangıç alıştırması disiplindir ve daha sonra bunu uygulayabilirsiniz. Hareket etme ve konuşma tarzınızı disiplin altına alabilirseniz, bu size zihninizi konsantrasyon içerisinde disiplin etme gücü verir. Daha sonra konsantrasyon yetisini kullanmayı başardığınızda, bu ayırıcı farkındalığı geliştirebilirsiniz.

Fakat bir diğer sunumda ise bu ayırıcı farkındalığı geliştirebildiğiniz takdirde doğru bir biçimde hareket edip konuşabileceğiniz söylenir. Yani disiplini bu şekilde kazanırsınız. Bu da konsantrasyon getirir. Konsantrasyon olduğu zaman da ayırıcı farkındalık haline geri dönebilirsiniz.

Bununla beraber, bu üçünde yeterince alıştırma yapmış olduğumuzda, bunları birleştirir ve hepsini aynı anda uygularız.

Katılımcı: Benim sorum mükemmeliyetçilik ile etkinlik arasındaki farkla ilgili. Bunların arasında çok ince, çok belli belirsiz bir çizgi var. Söz gelimi, yöneticisiyseniz ve etrafınızda çalışan insanlar varsa, mükemmeliyetçi değilseniz onların ne yaptığını umursamaz ve dolayısıyla daha az etkin olursunuz. Bu durumu nasıl ele almalıyız? Etkinlik ve mükemmeliyetçilik arasındaki dengeyi nasıl tuttururuz?

Alex: Bence etkin olmak ile mükemmelliyetçi olmaya çalışmak arasındaki fark kişinin sürekli kendiyle meşgul olmasıyla ilgilidir. Mükemmelliyetçilikte bütün o “Mükemmel olmalıyım” fikrini bulursunuz – bu, ben üzerine odaklanmaktır – “Her şeyi kontrol edebilmem lazım ki her şey mükemmel olsun.” Bu da her şeyi tüm diğer sebeplerden, koşullardan ve durumlardan bağımsız olarak kontrol edebilmenizin mümkün olduğu fantezisine dayandığından, sürekli gergin olursunuz. Bu, rahatsız edici bir tutumdur; dolayısıyla – tanıma dönecek olursak – mükemmelliyetçi olduğunuzda iç huzurunuz olmaz çünkü her an bir şeyin ters gidebileceği endişesiyle ve “Bunu düzeltmem lazım. Ters gidecek olursa, bu benim hatam olur” diye düşünerek sürekli gergin olursunuz. Mükemmelliyetçi olduğunuzda genellikle kendi üzerinizdeki hakimiyetinizi kaybeder ve geciktikleri zaman ya da bir şeyi yanlış yaptıklarında çalışanlarınıza bağırıp çağırırsınız.

Etkin olmanın ise “Ben mükemmel olmalıyım” gibi bir ego tribiyle ilgisi yoktur. Etkin olmak yalnızca neyin işlediğini, neyin işlemediğini görmek ve sadece işleri optimum şekilde yapmak demektir. Fakat gerçekten etkin olmak için gerçekçi olmanız gerekir. Gerçekçi olmak da bazen çalışanlarınızın hastalanabildiğini, bazen makinelerin bozulabildiğini bilmek ve “Bu mutlaka benim kontrolüm altında olmalı” diye düşünerek gerilmemek anlamına gelir. Sorun ne olursa olsun, bununla baş edersiniz: Çalışanlardan biri hastaysa, yerine başkasını geçirirsiniz. Makine bozulursa – “Tamam, o zaman bugün diğer günler olduğu kadar verimli olmayacağız,” deyip tamir ettirirsiniz. Yani çok daha rahat olursunuz. Bu tutum işte de işe yarar, aile içerisinde de işe yarar, kişisel yaşamda da işe yarar, vs.

Arka sıralardan birinin bir sorusu vardı.

Katılımcı: Benim sorum etik hakkında. Bazı kitaplarda ve metinlerde kendileri bizzat etik davranmayan büyük öğretmenlere dair betimlemeler okudum. Farklı ülkelerin de farklı gelenek ve görenekleri var. Söz gelimi, eski Yunan’da genç bir oğlanla yaşamak normal karşılanıyordu ama benim sorum bu konuda değil. Benim düşünceme göre etik belki de yalnızca bu farklı kategorileri düzenlemenin bir yoludur ve farklı kültürler de farklı âdetlere sahiptir. Bu doğru olabilir mi?

Alex: Şimdi, burada iki soru sormuş bulunuyorsunuz.

Önce, etik olmayan tarzda hareket eden çeşitli öğretmenlerle ilgili okuduğunuz metinlerden bahsedelim: gerçekte yetkin olmayan öğretmenler oldukları için uygun şekilde davranmayan kişiler, yani konumunu kötüye kullanan öğretmenler – ki bunun şüphesiz pek çok örneği vardır – ile belirli bir amaca yönelik olarak ve bunun mutlaka faydası olacağı için sert bir biçimde davrananlar arasında bir ayrım yapmak gerekir. Söz gelimi, benim öğretmenim (Serkong Rinpoche) daima beni azarlar ve bana budala derdi – beni neredeyse yalnızca bu isimle çağırırdı – çünkü çok başarılı olduğum kuvvetli bir Harvard arka planından geliyordum ve çok kibirliydim. Yani onun beni azarlaması esasında çok ama çok faydalıydı çünkü bana gerçekten de budalanın teki olduğumu, o kadar da akıllı olmadığımı gösteriyor ve tevazu geliştirmem için bana son derece yardımcı oluyordu. Yani bu çok ama çok faydalıydı. Kimi bağlamlarda yıkıcı olabilecek bir tutum olan bu azarlayıcı tavırla hareket ediyordu ama bunu bana yardım etme motivasyonuyla yapıyordu. Bunu bana kızdığı veya bana zarar vermek istediği için yapmıyordu. O halde aradaki fark budur.

Etiğin kültürel boyutlarına gelecek olursak, yalnızca doğal olarak yıkıcı olduğunu söylediğimiz kimi davranışlar vardır; söz gelimi, öldürmek. O halde, diyelim ki sizin kültürünüzde benim ailemden birini öldürürseniz, intikam için sizin ailenizden birini öldürmem gerekir; bu etik sistemi uyarınca doğru olan budur ve intikam için birini öldürmezsem, bu yanlıştır – işte, salt doğal bir bakış açısından, bu yine de yıkıcıdır. Söz konusu etik sistemi bu noktada biraz çarpıktır. Buna karşın, kadınların başlarını örtmeleri gerektiğini söyleyen bir kültürel etikten bahsettiğimizde – baş örtüsü kendi içinde yıkıcı değildir (nötr bir eylemdir) – o zaman kültürel olarak belirli bir şeyden bahsediyor oluruz. O halde etik anlamında, doğal olarak yıkıcı olan bazı şeyler ile genel bir çerçevede değil, yalnızca belirli bir çerçevede uygunsuz veya yıkıcı kabul edilen bazı şeyler arasında ayrım yapmamız gerekir.

Başka bir şey var mı? İyi, o zaman devam edelim.

Etik Disiplin Alanında Alıştırma Yapmak

Bu üç alıştırma konusunda alıştırma yaparken, bunun yollarından veya bunun sunulduğu yollardan biri bizim sekiz aşamalı yol dediğimiz şeydir. Bunlar, alıştırma yaptığımız ve bu üç yönü – etik öz disiplin, konsantrasyon ve ayırıcı farkındalık – geliştirecek olan sekiz türde pratiktir. Bu sekiz pratikten her birini uygulamanın (kurtulmak istediğimiz) bir yanlış yolu bir de benimsemek istediğimiz doğru yolu vardır.

O zaman etik disiplinle başlayalım. Bunun üç yönü ya da üç pratiği vardır:

  • Doğru söz (Tib. yan-dag-pa’i ngag) dediğimiz şey; yani bir konuşma, iletişim kurma tarzı.
  • Doğru sınır – teknik terim “eylemlerimizin doğru sınırı”dır (Tib. yan-dag-pa’i las-kyi mtha’). Diğer bir deyişle, nasıl hareket edeceğiz? Fiziksel davranışımız anlamında, aşmamamız gereken sınır hangisidir?
  • Son olarak da, doğru geçim sağlama yolu (Tib. yan-dag-pa’i ‘tsho-ba), yani geçimimizi nasıl sağladığımız.

O halde bunlar yıkıcı bir tarzda konuşmaktan, yıkıcı bir tarzda hareket etmekten, yıkıcı bir yolla geçinmekten kaçınmaya ve bunlardan her birine ilişkin olarak, başkalarına faydası dokunacak şekilde yapıcı bir tarz benimsemeye ilişkindir.

Yanlış Söz

Şimdi de neyin yanlış söz kabul ediğine, hangi konuşma tarzının mutsuzluğa ve sorunlara yol açacağına bakalım:

  • Birincisi yalan söylemek, doğru olmayan bir şey söylemektir. O halde bu temelde başkalarını aldatmak demektir. Peki buradaki sorun nedir? Buradaki sorun şudur ki yalan söyleyen ve söylediklerimizle başkalarını aldatan ve kandıran biri olarak bilinirsek, kimse bize inanmaz; kimse bize güvenmez. O halde bu bir mutsuzluk, tatminsizlik durumudur.
  • İkinci yıkıcı konuşma tarzı ise ara bozucu bir şekilde konuşmak, yani insanlara arkadaşları veya eşleri hakkında kötü şeyler söylemektir. Peki bunun sonucunda ne olur? Sizinle birlikteysem ve size “Ah, senin bu arkadaşın (partnerin, eşin veya karın) çok korkunç biri,” vs. dersem, ne düşünürsünüz? “O zaman bu benim arkamdan kimbilir neler söylüyordur?” diye düşünürsünüz. Demek ki sürekli başkaları hakkında kötü sözler söylersek, ilişkilerimiz bozulur. İnsanlar bizi bırakıp gider çünkü onlara da aynısını yapıp haklarında kötü şeyler söyleyeceğimizi düşünürler. Tabii ki burada söz konusu olan motivasyon onların arasını bozmak istememizdir.
  • Üçüncüsü haşin ve zalim bir biçimde konuşmaktır. Sürekli başkalarına bağırıp çağırır ve onlara küfür eder, bu son derece şiddetli tarzda konuşursak, başkaları da bizimle bu şekilde konuşmaya başlayacaktır. Kimse, mazoşist değilse, kendisine sürekli bağırıp çağıran biriyle birlikte olmak istemez.
  • Dördüncüsü de boş gevezelik yapmaktır. Sürekli konuşursak – “Car car car car” – ve insanları işlerinden alıkoyarak tamamen anlamsız, zırva şeylerden bahsedip durursak, sonuçta ne olur? Kimse bizi ciddiye almaz. İnsanlar bizim tam bir baş belası olduğumuzu düşünür – sürekli tek yaptığımız konuşmaktır – ve tüm zamanımızı boşa harcar, bu şekilde başkalarının da zamanını boşa harcarız.

O halde dört yanlış konuşma tarzı bunlardır:

  • Yalan söylemek.
  • Başkalarını birbirlerinden ayırmak için haklarında kötü şeyler söylemek.
  • Haşin ve zalim sözler, birisine zarar verebilecek şeyler söylemek.
  • Bir de tamamen saçmasapan şeyler hakkında – “Car car car car” – boş gevezelik yapmak. Bu dedikodu gibi, başkaları hakkında ne sizin ne onların üzerine vazife olan şeyler anlatıp durmak şeklinde de olabilir.

Doğru Söz

O halde disiplinle uygulamak isteyeceğimiz doğru söz nedir? Yapıcı konuşma yukarıdaki dördünü yapmaktan geri duran konuşmadır. Doğru mu? O halde geliştirdiğimiz ilk düzeydeki disiplin içimizden doğru olmayan bir şey söylemek veya birine bağırıp çağırmak veya yalnızca gevezelik etmek geldiği zaman bunun yıkıcı olduğunu, mutsuzluğa yol açacağını idrak etmek ve yapmamaktır.

Bunu yapmak kolay değildir çünkü kendinizi tam içinizden bunu yapmak geldiği anda ve tam da takıntılı bir biçimde bunu yapmaya koyulmadan önce yakalamanız gerekir. Bu örneğin bir parça daha pasta yemek istemek gibidir. Takıntılı bir biçimde buzdolabına gidip pastayı almadan önce “İçimden yemek gelse bile ne olmuş? Bunu eyleme geçirmem gerekmiyor. Eyleme geçirirsem daha da şişmanlamakla kalacağım. Bunu istemiyorum” diyerek durumun idrakına varır ve buzdolabına gitmezsiniz. Demek istediğim, bazen bunu yapacak fırsatımız olur. Geçenlerde canımın pasta çektiğini ve evde pasta olmadığını hatırlıyorum; bu örneği de bu yüzden veriyorum. Eve giderken yolda o çok sevdiğim pastadan yapan en sevdiğim yere gidecek oldum. Fakat oraya yürürken (yani bunu düşünecek boşluğa sahiptim) dedim ki “Hey, burada kilo vermeye çalışıyorum. O pastaya ihtiyacım olduğu söylenemez.” Sonra da – etik disiplin – dönüp eve gittim. Disiplin derken kastettiğimiz budur.

Büyük bir Hintli usta olan Shantideva içinizden bunları yapmak geldiği zaman, yalnızca kütük gibi durmak örneğine başvurur. Yani içimden size bağırıp çağırmak veya kötü bir şey demek geldiğinde, bunun yalnızca moralimi bozacağını, sizin de moralinizi bozacağını idrak ederim ve bunu söylemem, olur biter. Kütük gibi dururum. İçimden aptalca bir şaka yapmak veya aptalca bir yorumda bulunmak gelir ve bunun boş gevezelik yapmak olduğunu fark eder ve yapmam. Böyle bir şey. Oldu mu?

Bu, burada söz konusu olan ilk düzeyde etik disiplindir; yani içinizden bu dört yıkıcı tarzdan birinde konuşmak geldiğinde, bunun yalnızca mutsuzluğa ve sorunlara yol açacağını anımsamak ve yapmamak; hiçbir şey söylememek.

Fakat ikinci düzey ise, yine bunun daha fazla mutluluk getireceğini, daha uyumlu bir durum yaratacağını idrak ederek gerçekten yapıcı olan bir şey yapma – yani yapıcı bir tarzda konuşma – disiplinidir. O zaman burada yaptığımız nedir? Neden-sonuç anlamında düşünmektir.

Doğru söz söyleme yetisini geliştirmek, doğru sözlü olmaya, nezaketle, güzellikle, uygun zamanda ve ölçülü konuşmaya ve yalnızca anlamlı sözler söylemeye dair çok bilinçli bir çaba ve çok güçlü bir kararlılık gerektirir.

  • O halde insanları kahvaltıda demin ne yediğinize dair veya “Ah, şu kişinin söylediği şeyden hiç hoşlanmadım,” vs. diyerek sürekli arayıp sürekli SMS ya da mesaj göndererek, vs. yaptıkları işlerden alıkoymazsınız. Bu anlamsız gevezeliktir ve başkalarını işlerinden alıkoyar.
  • Yahut ölçüsüz bir şekilde konuşmak. İnsanlara karşı sabırsız olmak gibi bir sorunum olduğunu düşünüyorum. Biri beni web sitemle veya başka bir şeyle ilgili olarak bir şey yapmaya ikna etmeye çalışır ve bana bir kez anlatır; ben “Peki, öyle yapacağım” dediğim halde beni ikna etmeye çalışmaya devam eder ve konuşup durur ama ben zaten evet demişimdir. O halde bu ölçüsüz konuşmaktır – kişi tamam dediği zaman, konuşma bitmelidir; başka konuya geçmek gerekir.

O halde, insanlara konuşma tarzımızla ve ayrımdan ziyade uyum yaratacak bir biçimde yardımcı olmaya çalışırız.

Elbette ayırıcı farkındalık kullanmanız gerekir (yani, bu üç alıştırmanın hepsi birbirini tamamlar). O halde, doğru sözlü olun – yani, bir kimse çirkin bir tişört veya çirkin bir elbise giymişse ve bunu söylemenin onu kıracağını biliyorsanız, gidip de “Ay bu gerçekten çok çirkin” ya da “Korkunç görünüyorsun” demeyin. Demek ki bazen dirayetli olmak gerekir ve bu da yine kişiye bağlıdır.

Bir gün kızkardeşim beni Berlin’de ziyarete geldi. Dışarı çıkacaktık; o da bir bluz giydi ama bluz üzerine biraz dar geldi. E o benim kız kardeşim. Kız kardeşime “Bu gerçekten berbat görünüyor. Başka bir bluz giysen daha iyi olacak” diyebilirim. Fakat bir başkası olsaydı, bunu diyemezdim. Demek istediğim, yine ayırıcı farkındalığınızı kullanırsınız. Kızkardeşinize söyleyebileceğiniz şey başkalarına söyleyebileceğinizden oldukça farklıdır. Doğru bile olsa, bu lafı – “Çok çirkin bir bluz giymişsin. Başka bir şey giy” – birlikte dışarı çıktığınız yeni kız arkadaşınıza söyleyemezsiniz.

Haşin bir dil kullanmak – sert bir şey demeniz gerekebilir. Diyelim ki çocuğunuz kibritle, ateşle, çakmakla veya benzer bir şeyle oynuyor; o zaman onunla sert bir şekilde konuşmanız gerekir. Fakat bu haşin değildir. Motivasyonunuz öfke değildir. “Bu korkunç görünüyor” şeklinde doğruyu söylememekteki motivasyonunuz da o kişiyi kandırmak istemeniz değildir. O halde motivasyon gerçekten önemlidir.

O zaman yıkıcı biçimlerde konuşmaktan kaçınma disiplinine, etik disipline, öz disipline ve yapıcı biçimlerde davranma disiplinine sahibiz.

Diğer Yanlış Söz Söyleme Örnekleri

Bir yanda bu yıkıcı konuşma tarzlarının klasik sunumu vardır ama ben kendim geliştirdiğim duyarlılık eğitimi adındaki bir program dahilinde, bu yıkıcı konuşma tarzları analizinin kapsamını genişleterek yalnızca başkalarına yönelik yıkıcı konuşmayı değil, kendimizle bir derdimiz olduğunda kendimize yönelik yıkıcı konuşmayı da bunun içine kattım. O halde bence bu yıkıcı, yanlış konuşma tarzları hakkında çok daha kapsamlı bir biçimde düşünmemiz gerekiyor.

Yalan söylemek, başkalarına kendi hislerimiz veya niyetlerimiz hakkında yalan söylemeyi veya size karşı hislerim veya gerçek niyetim konusunda kendimi kandırmayı da içerebilir. Bir kimseye karşı çok nazik olabilir, nezaketle konuşabilir – “seni seviyorum” vs. diyebilir – ve hatta bunu düşünmek konusunda kendimizi bile kandırabiliriz ama esasında istediğimiz karşımızdakinin parası veya başka bir şeydir. Bir anlamda, bu konuda yalan söylüyor, onu aldatıyoruzdur. Bu, söz konusu kişiye, “Seni aslında sevmiyorum. Sadece paranı istiyorum” dediğimiz anlamına gelmez. Bu pek yakışık almaz. Fakat önemli olan bir kimseye karşı esasında nasıl hissettiğimizle ilgili olarak doğru sözlü olup olmadığımızı kendi içimizde sorgulamak ve bu rahatsız edici bir duyguya – paralarına yönelik açgözlü bir isteğe, vs. – dayanıyorsa bunu düzeltmektir.

Ara bozucu şekilde konuşmak ise yalnızca bir kimseyi dostlarından ayıracak şeyler söylemek değildir; aynı zamanda dostlarımızın bizden tiksinerek bizi bırakıp gitmelerine yol açacak kadar uygunsuz bir şekilde konuşmak da olabilir. O halde yalnızca dostlarınızın sizi bırakıp gitmelerine yol açmaya çalışmıyoruzdur; konuşma tarzımız da o kadar korkunçtur ki – söz gelimi sürekli şikayet ediyoruzdur – herkesin bizden kaçmasına yol açar. Sürekli olumsuz olan kişiler – sürekli şikayet eden, durmaksızın her şeyin ne kadar kötü olduğundan yakınanlar, vs. – ile birlikte olmak istemeyiz. O zaman, aynı şekilde, sürekli böyle olursak, kim bizimle olmak ister? Yahut karşımızdakine herhangi bir şey söyleme fırsatı bile vermeksizin durmadan konuşmak da insanları kaçırır. Demek istediğim, böyle durmadan konuşan kişiler tanıyorum ve onlarla birlikte olmayı pek istediğim söylenemez. O halde bu şekilde konuşursam, kimse benimle birlikte olmak istemez. Dolayısıyla, başkaları hakkında sadece kötü şeyler söyleyip şikayet etmek yerine, güzel şeyler söylemek son derece önemlidir; güzel şeyler söylemek ve sürekli olumsuz değil, olumlu olmak.

Sonra bir de haşin dil kullanmak. Yalnızca başkalarını sözel olarak incitmekten değil, kendimizi de sözel olarak incitmekten vazgeçmek isteriz. Pek çok kişi kendine korkunç şeyler söyler: “Amma budalasın,” “Çok aptalsın,” “Korkunçsun,” “Seni biri nasıl sevebilir?” ve benzeri şeyler. İnsan kendine çok fena sözler söyler. Bu sözleri bir başkasına söyleseniz, bu son derece zalimce olurdu. Fakat kendimize yönelik olarak da son derece zalimcedir. Bu sözler kesinlikle mutluluk getirmez, öyle değil mi? O halde, son derece önemli olan şey kendimize yönelik tutumumuz ve kendimize nasıl davrandığımız, zihinimizde kendi kendimizle nasıl konuştuğumuzdur.

Boş gevezelik. Bu yalnızca sürekli önemsiz şeyler hakkında telefon mesajlarıyla, Facebook gönderileriyle ve tweetlerle başkalarını yaptıkları işlerden alıkoyarak kendi zamanımızı ve başkalarının zamanını boşa harcamak değildir. Sorun yalnızca bu da değildir – bu gerçekten boş gevezelik yapmaktır (onların da zamanını harcar; benimkini de harcar) – ama ayrıca bir başka türde boş gevezelik olan dedikodu kategorisinde de başkalarının özel meselelerini başka kişilere açıklamak suretiyle güvenlerini boşa çıkarmamak gerekir. Bir kimse size sır olarak bir şey – gay olduğunu veya kanser olduğunu ya da başka bir şey – söyler; bunu kendinize saklayın. “Benim birine söylemem gerekiyordu ama sen başka kimseye söyleme” – sonra da anında herkese söylersiniz. Bu kesinlikle boş gevezeliktir. İnsanların güvenini boşa çıkarmaktır.

Şimdi de duruma kendi açımızdan bakalım. Kendi özel meselelerinizi – şüphelerinizi, kaygılarınızı, vs. – ayrım gözetmeksizin başkalarına anlatmayın. Bunu örneğin çocuklarınızla paylaşmanıza gerek yoktur. Siz bir anne veya babasınız, genç bir çocuğunuz var ve diyorsunuz ki, “Ah, o kadar endişeleniyorum ki. Ailemi nasıl doyuracağım? Kirayı nasıl ödeyeceğim?” Bunu çocuğunuzla paylaşmasanız da olur. Yahut “Kız arkadaşımla (ya da erkek arkadaşımla) sorunlarımız var.” Bu gibi şeyleri paylaşmamanız gereken insanlar vardır. O halde başkalarıyla alakası olmayan ya da paylaşmak için uygunsuz olan meselelerimizi ayrım gözetmeksizin başkalarına anlatmaktan kaçınmamız gerekir.

İşte ilk yön ya da pratik budur. Doğru söz; buna doğru konuşmak denir. O zaman bunu bir dakika düşünün; sonrasında belki sorularınız olacaktır. Bu arada, düşününce, yapmanız gereken zihninizi gözden geçirmektir: Başkalarıyla esasında nasıl konuşuyorum? Kendimle nasıl konuşuyorum?

Pekala. Bence bunu genel olarak çeşitli durumlarda uygun insanlarla uygun tarzda konuşma konusunu da kapsayacak şekilde genişletebiliriz. Kimi durumlar (ve kimi insanlar) son derece nazik bir biçimde konuşmayı gerektirirken, kimi durumlarda oldukça gayrı resmi bir biçimde konuşabilirsiniz. O halde nazik bir biçimde konuşmanız gereken insanlar arasında gayrı resmi bir biçimde konuşmak uygunsuz düşer, öyle değil mi? Bundan herkes rahatsız olur. Bir çocuğa bir şey anlatmaya çalışırken, çocuğun anlayabileceği şekilde açıklamanız gerekir. Konuyu bir üniversite hocasına anlatacağınız şekilde anlatmazsınız.

Sorular ve Yanıtlar

İletişim kurma biçimimiz ile yıkıcı veya uygunsuz tarzlarda konuşmaktan kaçınmak için gereken disiplin, yapıcı tarzlarda konuşmakta söz konusu olan disiplin ve başkalarına yardımcı olacak şekilde konuşmakta söz konusu olan disiplin hakkında ne gibi sorularınız var?

Katılımcı: Benim sorum genel olarak disiplinle ilgili. Disiplin konusunda kendimizi eğitmeye çalışırken bazen hata yaparız; benim sorum bu hatalara kendimizi suçlamadan, sağlıklı bir şekilde nasıl tepki vermek gerektiğiyle ilgili.

Alex: Disiplin, sınırları belirlerken söz konusudur; “şu sınırı aşmayacağım.” O sınırı aşarsak, ki bu kaçınılmazdır – yani sizi aldatırım ya da size bağırır çağırırım, vs. – o zaman, yapılacak ilk şey hata yaptığımızı kabul etmektir. Burada kullanılan bir dizi karşıt güç vardır:

  • Öncelikle bunu kabul etmeniz gerekir; bu da kendinize karşı dürüst olmak demektir.
  • Sonra pişmanlık gelir. Pişmanlık suçluluk duygusundan çok farklıdır. Pişmanlık, “Keşke bunu söylemeseydim ama bu beni kötü biri yapmaz” demektir. Suçluluk duygusu ise kendini “Ben kötü biriyim” ile özdeşleştirmek, “Söylediğim söz çok kötüydü” düşüncesine yapışıp kalmak ve bırakmamaktır.
  • Sonra bunu bir daha tekrarlamama kararlılığını göstermeye çalışırsınız.
  • Daha sonra gittiğiniz istikameti – motivasyonununuzu – yani “bu sınırı aşmaktan kaçınmak istiyorum çünkü bu beni mutsuz kılıyor; sorunlara yol açıyor” istikametini yeniden olumlarsınız.
  • Sonra da bir karşıt güç uygularsınız. Yani, söz gelimi, bir kimseye bağırıp çağırırsanız, özür dilersiniz: “Üzgünüm. Gerçekten çok kötü bir ruh hali içerisindeydim. Pişmanım. Bir daha yapmamayı umuyorum” dersiniz; yani karşı eylemde bulunmaya çalışırsınız.

O halde kılavuz ilke olarak çok faydalı bir şey de birisini aradığınız zaman... insanlar sürekli telefonda mesaj gönderip birbirlerini yaptıkları işlerden alıkoyuyorlar, ki insanları sürekli alıkoymak korkunç bir boş gevezelik örneğidir. Fakat bir kimseyi aradığınızda, söylemek gereken ilk şey, “Meşgul musun? Bir dakikan var mı? Uygun musun?” diye sormak, yoklamaktır. Aradığınız kişi belki de meşguldür. Israrla diyeceğiniz şeyin çok önemli olduğunu söyleyip onları yaptıkları her şeyi bir anda bırakarak sizi dinlemeye zorlamayın.

Bu telefonda kısa mesaj gönderme alışkanlığı – insanlar anında yanıt vermediğinde küplere binersiniz. O halde bu da böyle bir şeydir: söylediğimiz veya istediğimiz şeyin karşımızdakinin her şeyi bırakıp mesajımızı okumasını ve yanıtlamasını gerektirdiğini varsayarız. Bu da konsantrasyonu çok fena etkileyen bir şeydir; karşımızdaki yaptığı işe konsantre olamaz; hem karşımızdaki için hem de kendimiz için yıkıcı bir davranıştır (çünkü “Ben çok önemliyim” diye düşünürsünüz). Yine kendisine tamamen anlamsız, önemsiz mesajlar gönderdiğiniz için karşınızdakinden özür dilemeniz ve “Sana yalnızca gerçekten önemli bir şey olduğu zaman mesaj göndereceğim ve lütfen yalnızca vaktin varsa yanıtla” demeniz gerekir.

Katılımcı: Benim sorum bir kimseye yardımcı olmaya yönelik olumlu motivasyonumuz ile konuşma tarzımızı birleştirmek hakkında. Örneğin, motivasyonumuz karşımızdakine faydamız dokunmasıysa ama çok nazik olmayan bir şekilde konuşmamız gerekiyorsa, bunun yerine tamamen sessiz kalmamız yeğ midir? Yoksa bu çok da nazikçe olmayan şeyi söyleyip ama bunu olumlu bir motivasyonla yapmayı mı tercih etmeliyiz?

Alex: Elbette bazı durumlarda bazı şeyleri son derece sert yollardan söylemeniz gerekir – söz gelimi, çocuğunuz çakmakla oynuyorsa.

Katılımcı: Benim vermek istediğim örnek konuştuğum kişiyle değil, orada olmayan üçüncü şahısla ilgili. Yani karakteri pek de iyi olmayan bir üçüncü şahıs hakkında konuşuyorsak, onun hakkında bu şekilde konuşabilir miyiz?

Alex: Bu son derece hassas bir konu. Söz gelimi, genç çocuğunuz uyuşturucu kullanan veya hırsızlık yapan ya da o tür işlerle uğraşan arkadaşlara sahip; o zaman bu çok zor bir durumdur (genç bir kıza ya da delikanlıya arkadaşları hakkında kötü şeyler söylerseniz, genellikle karşı gelirler ve söylediğinizin tam tersini yaparlar). Bu durumda çocuğunuzu arkadaşlarından ayırmaktaki motivasyonunuz çocuğunuzun iyiliği içindir; kıskanç olduğunuz ve o arkadaşlara kendiniz sahip olmak istediğiniz için değildir. Fakat burada dirayetli davranmanız gerekir çünkü çocuğunuzu arkadaşlarını bırakmaya ikna etmek kolay değildir – temelde onları motive etmek, “Peki, bu seni nasıl etkiliyor?” diye sorarak motive olmalarını sağlamak gerekir ama bu hiç kolay değildir.

Bence esasında yoğunlaşmak gereken, çocuğu arkadaşlarından ayırmaya çalışmaktan ziyade, kötü alışkanlıklarından ayırmaya çalışmaktır. Dalai Lama her zaman bu hususa, yani kişiyi davranıştan ayırmak gerektiğine dikkat çeker. Çocuğun kişi olarak arkadaşları ile arkadaşlarının davranışları arasında bir ayrım yapmanız gerekir. Böylelikle sürekli uyuşturucu kullanıp sarhoş olmanın ve hatta yalnızca o arkadaşlarla olmanın bile kendi üzerlerinde olumsuz bir etkisi olduğunu görmeyi başarırlarsa, içmeyi veya uyuşturucu almayı bırakacaklardır.

Bu, ergenler durumunda son derece güçtür ama konumuzla daha yakından ilgili bir örnek vermek gerekirse, yanlış yönlendiren öğretmenlere sahip kişilerden bahsedebiliriz veya... örnek olarak mali danışman olan bir kimseyi düşünüyorum. Bir mali danışmanın temelde yapmak istediği şey sizin üzerinizden para kazanmaktır (“Bu hisse senedini satın alırsan ya da şu poliçeyi alırsan...” Mali danışman da yüzde beşini alacaktır). O zaman bir kimseyi uyarıp “Bak, bunlar kazanç sağlamak için sana her şeyi satmaya çalışır” derseniz, yine motivasyonunuz kendisinden faydalanılmasını önlemeye çalışmak için karşınızdakine yardımcı olmaktır. Bu durumda “Bu kişi çok kötü biri; tek istediği seni aldatıp senin üzerinden kar yapmak” demekten ziyade, daha dirayetli olan şey yalnızca gerçeği söylemektir: “Bu kişi sana ne satarsa satsın onun üzerinden yüzde beş kâr yapacak; yani sana bir şey satmak onun çıkarına olacak. Bunu bir soruşturup işin aslını öğrenmeye çalışmak, önerdiği şeyin uygun olup olmadığını anlamak da senin kazancına olur.” Bu durumda gerçekte o kişi hakkında kötü bir şey söylememiş olursunuz; yalnızca gerçeği söylersiniz; o kimsenin esas amacının kazanç sağlamak olduğunu ve size karşı dostça davranıp ona güvenmenizi sağlamanın aldıkları eğitimin bir parçası olduğunu söylersiniz.

Bu birinin size ikinci el bir araba satmaya çalışması gibidir. Ona asla güvenmezsiniz. Tek dertleri ikinci el arabayı satmaktır. Arabanın ne sorunu olduğunu söylemezler. Yalnızca dostane davranarak, vs. sizi onu satın almaya ikna etmeye çalışırlar. Arabayı test edip görmek tamamen size kalmıştır. Sizin de söylemeniz gereken budur: test et.

Son bir soru alalım.

Katılımcı: Gerçek motivasyonumuzun ne olduğunu nasıl anlarız? Bazen, bazı durumlarda, yüzeyde birine yardımcı olmak gibi olumlu bir motivasyonumuz varmış gibi görünebilir ama derinlerde bir yerlerde asıl motivasyonumuz yıkıcıdır. Bu ikisini birbirinden nasıl ayırırız?

Alex: Kendinize karşı dürüst olun ve analiz edin – hep daha derine bakın. Bu konuda çok ama çok faydası olacak bir şey de rahatsız edici duygunun tanımına bakmaktır: bu duygu iç huzurunuzu kaybetmenize yol açar. Belli bir durumda nasıl davrandığınızı, konuştuğunuzu ya da durumla nasıl başa çıktığınızı sorguladığınızda, enerjiniz sakin midir yoksa bozuk mu? O zaman sakinleşerek enerjinize karşı yeterince hassas olmaya ve “Rahatsız mıyım, değil miyim?” diye anlamaya çalışmalısınız.

Pekala, bugünlük burada bitirelim ve sekiz aşamalı yol konusuna yarın kaldığımız yerden devam edelim. Teşekkür ederim.