Berzin Arşivi

Dr. Alexander Berzin'in Budizm ve İslam konularındaki Arşivi

Bu sayfayı Metin Versiyonu olarak değiştirin. Ana Geziyi Atla

Anasayfa > Budizmin Dünyadaki Yeri > Dinler Arası Diyalog ve Uyum > Çok Dinli Bir Toplumda Uyum İçerisinde Yaşamanın ve Çalışmanın Yolları

Çok Dinli Bir Toplumda Uyum İçerisinde Yaşamanın ve Çalışmanın Yolları

Alexander Berzin
Rusya, Kalmukya, Elista, Nisan 2011
Türkçe’ye çeviren: Yeşim Özben

Bu çok nazik takdiminiz ve davetiniz için çok teşekkür ederim. Tibet Budizm’i yolunda bana esin kaynağı olan ve yardım eden Büyük Kalmuklu Geshe Wangyal’ın memleketi olan Kalmukya’da bulunmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Budizm’in örneğin burada Kalmukya’da olduğu gibi, çeşitli Moğol kültürlerinde gelişmesi, yayılması ve pratik edilmesi, Geshe Wangyal’ın da Budizm’in Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygınlaşmasına yardımcı olan çalışmaları... [tüm bu konularda] çok dinli bir ortamda bıkıp usanmadan çalışmıştır ve bizim de onun çabalarını sürdürmemiz son derece önemlidir.

Bugün benden dinî bakımdan çeşitlilikleri barındıran bir toplumda uyum içerisinde yaşamak ve çalışmak hakkında konuşmam istendi. Bu konunun pek çok farklı boyutu vardır. Değerli sunucumuzun da dediği gibi, bunlardan biri Dalai Lama’nın hep vurguladığı bir konu olan insani değerler ve seküler etiktir. Belli bir toplumda yaşayan hepimiz arasında inançlar konusundaki farklılıklarımız ne olursa olsun, etiğin temelinin salt belirli bir dinî inanışlar bütünü olması gerekmez; tüm dinlerin yanı sıra inanmayanlar tarafından da ortaklaşa kabul edilen temel insani değerlere dayanan belirli bir etik anlayışı vardır. Bu değerler hepimizin eşit olduğunun kabulüne dayanır: Herkes mutlu olmak ister; kimse mutsuz olmak istemez. Bu anlamda hepimiz aynıyız. Hepimizin hisleri var. Herkes sevilmek ve kabul görmek ister. Kimse reddedilmek veya zulmedilmek istemez. Herkes saygı görmek ve başkaları tarafından düşünülmek ister. O halde seküler etiğe bu genel yaklaşımın temeli, Dalai Lama’nın da hep altını çizdiği gibi, şefkattir ve şefkat de başkalarının acılardan, sorunlardan ve bunların sebeplerinden özgür olmaları dileği olarak tanımlanır.

Peki o zaman sorunların ve mutsuzluğun kaynağı nedir? Bunların pek çok kaynağı bulunur. Herkesin bildiği gibi tüm dünyada ekonomik sorunların, çeşitli çatışmalara ilişkin sorunların bulunduğu bir zamanda yaşıyoruz. Ayrıca hepimiz birbirimize bağlıyız; dolayısıyla, dünyanın bir köşesinde olan bir şey herkesi etkiler; yalıtılmış bir biçimde yaşamamız artık mümkün değildir.

O halde çeşitli dinî inanışlara baktığımızda, elbette bu inanç sistemlerindeki farklılıkların daha da çok sorun çıkmasına katkıda bulunmaması son derece önemlidir. O halde soru kuşkusuz şudur: Farklı inanç sistemlerinden kaynaklanabilecek kavgaları, çatışmaları, yanlış anlamaları nasıl engelleriz? “Zaten tüm dinler aynıdır. Din olmayan tüm seküler inanışlar da öyle; bunların hepsi aynı şey. Hepimiz temelde bu dünyayı daha iyi bir yer haline getirme işine inanıyoruz” demek tatminkar bir yanıt sunmaz. Bu yeterli değildir. Hepimizin aynı değeri, aynı özlemi ve aynı amacı paylaştığı doğru olabilse de, çeşitli dinlerin birbirinden farkı olmadığını söylemek bunlara haksızlıktır.

Fakat uyumsuzluğa yol açan şey genellikle birbirimizin inançları hakkındaki bilgisizliğimizdir. Çoğu zaman kendi geleneğimize dair herhangi derinlikli bir bilgiye sahip olmadığımız gerçeği de bu durumu iyice şiddetlendirir ve kötüleştirir. O halde kendi arkaplanımız ve başkalarının arkaplanı hakkındaki tutumlarımız, herhangi bir bilgiye veya anlayışa dayanmak yerine, yozlaşmak suretiyle kolaylıkla “futbol takımı” zihniyeti denebilecek bir şeye dönüşebilir. Futbol zihniyeti “Bu benim takımım ve en iyi takım da bu; kazanmamız şart; bunun için de yarışmamız ve diğer her takımı yenmemiz gerekiyor” diye düşünmektir. Kendi din sistemimimizin sırf bize ait olduğu ve ailemizin geleneği olduğu için en iyisi olduğuna inanmaktır.

Kutsal Dalai Lama’ya bir seferinde “En iyi din hangi dindir?” diye sorulmuştu. Kutsal Dalai Lama da “En iyi din daha iyi bir insan olmanıza yardım eden dindir” diye yanıt verdi. O halde, elbette, her bir kişinin daha iyi bir insan olmasına en iyi yardımcı olacak olan din şu veya bu din olabilir. Bence bu dinsel çeşitlilik meselesine yaklaşmanın son derece faydalı bir yoludur. Her dinin kendi inananlarına daha iyi ve daha sevecen olmaları için yardımcı olmaya çalıştığını görmemiz ve kabul etmemiz gerekir. Bunu görmek ve kabul etmek için bilgi sahibi olmamız gerekir; hem kendi dinimiz hem de başkalarının dinleri hakkında eğitim görmemiz gerekir. Bunu eğitim sistemleri dahilinde, kimseye din değiştirtmeye çalışmadan ve herhangi bir yargılayıcı tutumdan muaf olarak, son derece bilimsel bir şekilde yapmak mümkündür; yalnızca genel bilgi vermek çok ama çok faydalı ve önemlidir.

Sık sık farklı dinî liderlerin biraraya geldiği çeşitli buluşmalar düzenlenir. Kutsal Dalai Lama bu gibi dinlerarası buluşmalara katılmayı çok sever. Bunların çok faydalı olduğuna inanır. Aklıma bizzat katıldığım bazı buluşmalar geliyor. Bunlardan bir tanesi İstanbul’da Hristiyan Ortodoks Patriği Patrik Bartholomew ile yapılan ileri düzeyde bir buluşmaydı. Makamına geldikten çok kısa bir süre sonra kendisiyle tanıştım ve ilk kez olarak bir Budist liderle buluşacağı Japonya’ya gitmek için yola çıkmak üzereydi. Bana Kutsal Dalai Lama’nın Budizm hakkında yazdığı bazı şeyler için minnettar olduğunu söyledi çünkü daha önce Budizm hakkında pek bir bilgisi bulunmuyordu ve bu kitaplar Japonya’daki Budist liderlerle anlamlı bir buluşma ve diyalog gerçekleştirebilmek için kendisine çok ama çok yardımcı olmuştu. Bu da dinler arasında anlayışın ve işbirliğinin temelinin eğitim ve bilgi olduğunu kabul eden açık bir tutumdur. Bunu çeşitli dinlerin liderleri arasında görebiliyoruz.

Ben bilhassa Budist-Müslüman diyaloguyla ilgilendim. Bu alana ilk kez olarak 1990’ların ortalarında, pek çok Müslüman Çinlinin Tibet’e ve özellikle de kuzey doğu bölgesine yerleştiği Tibet’teki durumdan ötürü ilgi duymaya başladım.

Geleneksel olarak orta Tibet’te yaşayan Müslümanlar bulunuyordu. Bunlar çoğunlukla Ladakh’tan ve Keşmir’den gelen Müslüman tüccarlardı. Bu bahsettiğim on yedinci yüzyılda, beşinci Dalai Lama’nın zamanındaki durumdur. Dalai Lama Müslümanlar için cami inşa etmek, kendi mezarlıklarına sahip olmak ve çeşitli Budist ayinler, prosedürler veya yıl içerisinde çeşitli bayramlarda yapılan etkinliklerden muaf olmak gibi, onlara istedikleri tüm hakları veren çeşitli kanunlar çıkarmıştır. Dolayısıyla, Tibet’te geleneksel olarak bu iki din arasında çatışma bulunmuyordu. Fakat daha yakın zamanlarda Tibet’e Çinli göçmen akınıyla ve onlar arasında pek çok Müslümanın da buraya yerleşmesiyle şiddetli bir ekonomik rekabet baş göstermiştir.

O halde daha geniş Orta Asya bağlamında ve Budist, Müslüman ve Hristiyan toplumların etkileşimi ölçeğinde düşününce, bu gruplar ve bilhassa da Budist ve Müslümanlar arasında diyalog ve daha fazla anlayış geliştirmeye başlamanın çok önemli olduğunu anladım. Bu, bütün bölgenin kalkınmasına yardımcı olacaktı. Yapmaya başladığım şeylerden biri, iki kültür arasındaki etkileşimin daha nesnel bir tarihini yazmak oldu; bu da bana Orta Doğu’daki İslam ülkelerine seyahat etmek ve oradaki alimlere danışmak için mükemmel bir fırsat sunuyordu. Bilgi arayışında olduğum için, Müslüman alimler bu iki kültürün etkileşimine dair sayısız yanlış anlamayı gidermeye yardımcı olmak için muazzam bir açıklık gösterdiler. Pek çok anlatıda bu ikisi arasındaki etkileşim şu şekilde betimlenir: “Müslüman istilacılar Hindistan’a geldi, vs. ve Budist olan ne varsa yakıp yıktılar.” Bir miktar yakıp yıkma olduğu doğru olmakla beraber, bu anlatı gerçekte olanların ve upuzun bir tarihin adil olmayan bir temsilidir. Fakat Budistler Müslümanları Hindistan’daki manastırları yakıp yıkanlar veya Müslümanlar Hristiyanları kendilerine karşı Haçlı Seferlerini yapanlar olarak görmeye ve bu etkileşimin başlıca hatırası bu olmaya devam ettiği sürece, bu ikisi arasında daha fazla sorun, daha fazla çatışma yaşanmaya devam edecektir.

Böylece Mısır, Ürdün, Türkiye, vs. gibi ülkeleri dolaşmaya başladım ve İslam profesörleri ve Müslüman dinî liderlerle buluştum. Hatta Kahire’de El-Ezher Üniversitesi’nin rektörü bana çok iltifat etti. Mücahidin gerçek anlamıyla, gerçek bir hakikat savaşçısı olduğumu söyledi. Yani gerçekte olmuş olanların hakikatini açığa çıkarmaya çalışıyordum. Yalnızca tanıştığım profesörlerin ve dinî liderlerin değil, öğrencilerin de fevkalade ilgili olduğunu gördüm. Kahire Üniversitesi’nde temel Budizm hakkında yaptığım bir konuşmaya gönüllü olarak 300 öğrenci geldi. Her neyse, yazdıklarımı okumakla ilgileniyorsanız bunların Rusça tercümesini web sitem berzinarchives.com’daki Rusça bölümünde bulabilirsiniz.

Kutsal Dalai Lama bir seferinde benden onun için bir şey yapmamı istedi. (Benden ara sıra benim “görevimiz tehlike” dediğim türde şeyler isterdi.) Dedi ki “Bana siyah bir Afrikalı Sufi Müslüman lider bulup getirmeni istiyorum.” Böyle bir isteğe nasıl yanıt verilir ki, “Çok teşekkür ederim” demek dışında? Kutsal Dalai Lama’nın insanların karmik bağlantılarını görmek gibi olağanüstü bir becerisi vardır ve benden ne zaman bu görünüşte imkansız olan şeyleri yapmamı istese, bunu yapmak inanılmaz kolay olmuştur; bütün taşlar adeta otomatik olarak yerine oturur. Çok geçmeden Avrupa’ya gittim – o zamanlar bütün dünyayı gezerek pek çok konuşma yapıyordum – ve orada tanıştığım bir Almanla konuşmaya başladık. Afrika’da diplomat olduğunu öğrenince ona Dalai Lama’nın isteğinden bahsettim; o da “Hah, benim de Gine’nin Sufi dinî lideri olan iyi bir arkadaşım var” dedi. Gine Batı Afrika’dadır ve size söylemeyi unuttum ama Kutsal Dalai Lama da ayrıca özellikle bu liderin Batı Afrika’dan olması gerektiğini belirtmişti. Bu lider o sırada Avrupa’daydı ve bir tür ayurvedik tedavi için Hindistan’a gidecekti. Ayrıca işe bakın ki tam da benim Delhi’ye dönmem gereken zamanda Delhi’de olacaktı ama Hindistan’a gitmeden önce orada birkaç günü bulunuyordu; benimle buluşmaya ve Dalai Lama’yla buluşmak üzere Dharamsala’ya gitmek için ona eşlik etmeme hazır olduğunu söyledi. Yani tüm bunları ayarlamak için kesinlikle hiçbir çaba göstermeme gerek kalmamıştı.

Ben de bu Sufi liderle buluştum. Muhteşem görünüyordu. Bir Afrika kabile şefi gibi kocaman ve çok ama çok vakurdu. Birlikte Dharamsala’ya gittik ve Dalai Lama’yla buluşmasında ona eşlik ettim. Son derece zarif beyaz bir cübbe giymişti. İkisi buluştuklarında, iki eski dostun kavuşması gibi o kadar duygusal, sıcak bir karşılaşma oldu ki Sufi lider göz yaşlarını tutamadı. Dalai Lama ayağa fırlayıp hemen dışarıdaki, misafirleriyle buluştuğu odaya gidip Sufi liderin göz yaşlarını silmesi için bizzat mendil getirdi; Dalai Lama’nın böyle bir şey yaptığını daha önce hiç görmemiştim. Her şeyi asistanına veya yardımcılarından birine yaptırırdı, bir şey alınması gerekiyorsa onlara aldırırdı; asla kalkıp kendisi almazdı. İkisi Budizm ve Sufizm’de şefkat hakkında samimi bir şekilde sohbet ettiler. Bu günden sonra birkaç yıl boyunca başka seferlerde de buluştular.

Dalai Lama da bizzat bu diyaloga, yalnızca Müslümanlarla değil, tüm dünyadaki diğer dinlerin liderleriyle de diyaloga ilgi duymaktadır. İslam dünyasına Budizm ve Tibet hakkında, dinsel uyum ve seküler etik üzerine kendi yazıları ve konuşmaları hakkında daha fazla bilgi sunabilmek için beni web sitemin büyük bölümlerini İslami dillere tercüme ettirmeye teşvik etti. İşte bir görevimiz tehlike konusu daha. Fakat inanılmaz bir şekilde web sitesinin büyük kısımlarını Arapçada ve Urducada yayımlamayı başarmış bulunuyoruz (Urduca Pakistan’ın ve Kuzey Hindistan Müslümanlarının dilidir.) Ayrıca geçen haftalarda, yine biz daha aramıyorken, web sitemizi Endonezceye tercüme etmek isteyen bir ekip ortaya çıktı. Endonezya dünyada en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkedir.

Öyleyse, dediğim gibi, dinî uyumun temeli eğitim, birbirinin inançları hakkında bilgi sahibi olmaktır. O zaman korkulacak bir şey olmadığı görülür. Bunu yaparken sahip olduğumuz farklılıkları teslim eder, uyum içinde paylaşmanın önemini vurgularız.

O zaman şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Gerçekten de burada Kalmukya’da sahip olduğunuz türde çok dinli bir toplumda yaşamanın ve çalışmanın yolları nelerdir? Özellikle de burası bir mühendislik okulu olduğu için bu fakültede öğrenci olan sizleri bilhassa ilgilendirecek noktaları düşünüyorum. Diğer bir deyişle, bir şey inşa ederken, tasarlarken bu farklı inançları ve pratikleri nasıl göz önünde bulundurabiliriz? Daha geniş bir ölçekte de, bunu yapabilecek imkanımız varsa, bir toplumu, hükümeti, yerel bir yönetimi, vs. nasıl yapılandırırız?

İlk aklıma gelen şey şu: İnananlarından günün belli saatlerinde ibadet etmelerini talep eden bazı dinler vardır; örneğin bir Müslümanın günde beş kez namaz kılması gerekir. Öyleyse, çalışanlardan bazılarının Müslüman olduğu bir şantiyenin başındaysanız veya Müslüman öğrenci veya öğretmenlerin olacağı bir okulu ya da kamu binasını inşa ediyorsanız, burada bir mescit olması, gün içerisinde inançlarına ve âdetlerine uygun olarak namaz kılmak isteyeceklerin bunu rahatlıkla yapabilmeleri uyumlu bir ortam yaratmak için son derece faydalı olabilir. Aynı şekilde, örneğin bir binanın inşasında göz önünde bulundurulacak başka dinlerin âdetleri varsa, bunu yapmak harikulade bir şeydir. Diğer bir deyişle, bir inanç sisteminde insanlara hoş karşılandıklarını hissettirecek ve kendilerini rahat hissetmelerini sağlayacak ayırt edici karakteristik özellikleri dikkate alın.

Gördüğünüz gibi, daima sadakate ilişkin bir mesele söz konusudur. Sadakat insanların duygusal esenliği bakımından son derece önemli bir kavramdır. Daima ailemize sadık, etnik kökenimize ve dinimize sadık olmayı isteriz. Ayrıca devlete, ülkeye sadakat vardır. Çoğu zaman bir takım güçlüklere yol açan şey ise insanların tüm bunlara uyumlu bir biçimde sadakat göstermelerine izin verilmemesidir; genel toplumun âdetlerine sadık olmak için örneğin kendi dinî kökenlerine sadakatsiz olmaya zorlanırlar.

Dinî kıyafet örneğini ele alalım. Müslüman toplumlarda kadınlar başlarını ve bazen de bir peçeyle bütün yüzlerini örter ve yakın zamanda bunun Fransa’da yasaklanmasıyla ilgili olarak çok büyük tartışmalar yaşandı. Hindistan’da bir din olan Sih dininin mensupları olan Sihler asla saçlarını kesmez; erkekler kesinlikle saçlarını kesmez ve her zaman türban takarlar. İşte bazı yerlerde iş yerlerinde bunu yapmalarına izin verilmez; örneğin orduya katılırlarsa, orduda durum budur. Yahut bir ofiste veya okulda çalışan Budist keşişlerin cübbe giymeleri hoş karşılanmaz. Hatta bazı yerlerde Hristiyansanız haç takmak bile dininiz hakkında biraz fazla agresif bir mesaj vermek olarak görülür.

Yine burada da toplumda önemli bir sorun yaratmıyorsa, insanlara geleneklerine bir anlamda sadık olmaya devam etmelerine izin vermenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Okulda ya da orduda ya da her neredeyseniz, türban takıyor ve saçınızı kesmiyorsanız bunun ne gibi bir zararı olabilir? Bunda bir sorun var mıdır? Pek sayılmaz. İşinizi yine de çok iyi bir şekilde yapmaya devam edebilirsiniz. Budist olarak yemek yemeden önce dua edip sunuda bulunuyorsanız, bunda ne gibi bir sorun olabilir? Sorun nedir? Yüzünüzü tamamen kapatan bir peçe takıyorsanız, bu örneğin araba sürerken sorun yaratabilir zira görüşünüzü kısıtlar. Peki tamam, diyebilirsiniz ki “Araba süreceksen bütün yüzünü kaplayacak bir peçe takamazsın.” Fakat diğer koşullar altında bunun ne gibi bir zararı olabilir? Yahut kadınsanız, size kadın doktor ve kadın hemşirelerin bakmasında ısrar etmenin nasıl bir zararı olabilir? Hatta hiçbir dine inanmadığı halde kadın olarak kadın doktora görünmeyi tercih eden pek çok kişi vardır.

O yüzden bence örneğin bir bina tasarlarken, âdetlerinin parçası olarak bunu gerçekten takdir edecek insanların önemli sayıda olduğu bir toplumdaysanız, erkekler bölümü ve kadınlar bölümü gibi şeyleri göz önünde bulundurabilirsiniz. Ayrıca bir toplum içerisinde çalışıyorsanız, toplumun işleyişini bozmayacak durumlarda insanların, dediğim gibi, kendi geleneklerine sadık olmalarına olanak verecek ne gibi adımlar atılabileceğini düşünebilirsiniz.

Kısacası, Kutsal Dalai Lama’nın hep dediği gibi, dünyada pek çok farklı din olması, tabii sadece din de değil seküler inanışlar da olması müthiş bir şeydir çünkü, yiyecek örneğinde olduğu gibi, herkesin yiyebileceği tek bir yiyecek olsaydı, bu çok sıkıcı olur ve herkese uygun olmazdı. İnanç sistemleri için de aynısı geçerlidir; bir kişi için uygun olan bir başkası için kesinlikle uygun olmayabilir. Daha iyi, daha düşünceli, daha sevecen bir insan olmamıza yardım edebilecek, bize başkalarıyla uyum içerisinde yaşama yöntemleri öğretebilecek çok ama pek çok inanç sistemi vardır. Kutsal Dalai Lama’nın dediği gibi, dünyadaki en iyi din size daha iyi bir insan olmanızda gerçekten yardımcı olan dindir. Bu aynı şuna benzer: “Sırf ben çikolatalı dondurma seviyorum diye, senin de çikolatalı dondurmayı sevmen gerekmez.”

Öyleyse teşekkür ederim, düşüncelerim bunlar. Sorular veya tartışma için vaktimiz var.

Sorular ve Yanıtlar

Sunucu: Çok teşekkürler, sevgili profesör. Mümkünse size birkaç soru sormak istiyoruz.

Alex: Evet, memnuniyetle.

Sunucu: Başkaları düşünürken, izninizle ben kendim bir soru sormak istiyorum. Tüm ilişkilerin uyumlu olması gerektiği görüşünüze katılıyorum ama size özel olarak şunu sormak istiyorum: Uyum dediğinizde neyi kastediyorsunuz? İlk sorum bu, daha sonra ikinci bir sorum olacak.

Alex: “Uyum” birlikte barış içerisinde, çatışmasız olarak yaşamak demektir. Fakat bu yalnızca çatışma yokluğu değildir. Bir toplum içerisindeki çeşitli unsurların bir bütün olarak topluma faydalı olacak şekilde birlikte çalışması için karşılıklı saygı anlamında pozitif bir yönü vardır.

Sunucu: Çok teşekkürler. Aslında sizinle aynı fikirde olsam da çatışmasız bir yaşamın illa ki uyum içinde yaşamak olduğuna inanmıyorum. Bir de belki birinciyle ilişkili olan bir sorum daha olacak; açıklayayım: En baştan itibaren tüm dinlere karşı eşit bir tutum olması gerektiğini belirttiniz ama konuşmanızın sonraki aşamasında, kendi pratiğinize dayanarak, şimdi daha çok İslam’la ilgilenmemiz gerektiği sonucuna vardınız. Size sormak istediğim, durum gerçekten de buysa, yani İslam’ın gerçekten de birinci sırada olduğunu düşünüyorsanız, bu yalnızca söz konusu bağlam için mi geçerliydi yoksa gerçekten de şimdi İslam’ın en büyük önemi arz ettiğini mi düşünüyorsunuz? Çok teşekkür ederim.

Alex: Genel olarak, odak noktamız ve ele aldıklarımız bakımından hiçbir dinin bir diğerinden daha önemli olduğunu düşünmüyorum. Fakat günümüz dünyasında maalesef İslam inancının mensupları etrafında dönen çok fazla sorun, çok fazla yanlış anlama ve çatışma bulunuyor. Dalai Lama tüm dinî gruplarda kötülük yapıcılar (lafı budur) bulunduğunu ve bütün bir dini ve onun bütün inananlarını yalnızca bu küçük bozguncu grubuyla karakterize etmenin haksızlık olduğunu söyler. Elbette Budizm’de de bozguncular bulunur ama İslam dünyasına mensup az sayıdaki bozguncu dünyanın ilgisinin çoğunu üzerine çekmektedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri gibi yerlerde gördüğümüz genel eğilim ise Müslümanların genel bir halk olarak şeytanlaştırılması ve kuşku ve paranoya nesnesi haline gelmiş olmasıdır. Dolayısıyla tarihte şu bulunduğumuz noktada bu tehdit hissini, “Onlara karşı biz, bize karşı onlar” duygusunu minimize etmeye çalışmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Haberlerde bir saldırı haberi olduğunda, buna İslami terör saldırısı denir. Saldırıda bulunan kişi Hristiyan veya Budist olsa asla Hristiyan terör saldırısı veya Budist terör saldırısı demezsiniz. Oysa ki aynı eskiden Afrikalı bir teröriste siyah terörist dedikleri gibi şimdi de İslami diyorlar; halbuki asla beyaz terörist denmez ama siyah olduğunda bu belirtilir. Bu açıkça önyargıdır.

Bir şey daha, bir mesele daha var; o da insanların genellikle sorunun dinî inançlar arasında bir çatışma olduğunu düşünmeleridir ama daha derine baktığımızda, sorunun gerçekte bu olmadığını görürüz. Bu bahsettiğimiz sorunların ardında yatan ekonomik sorunlar, sosyal sorunlar, tarihsel sorunlar, vs. vardır ve bunun suçunu yalnızca dine yıkmak çok büyük bir naifliktir. Ben de Budist-Müslüman diyaloguyla, öncelikle bunun yapılması gerektiği halde bunu yapmak isteyen başka çok fazla insan olmadığını gördüğüm için ilgilenmeye başladım. Nasılsa Budizm ve Hristiyanlık gibi konularla uğraşan ziyadesiyle insan bulunuyor.

Sunucu: Bu ayrıntılı yanıtınız için çok teşekkür ederim.

Soru: Ben dördüncü sınıftayım [yıl] ve sorum şu: Budizm’e neden ilgi duydunuz? Bu ilginiz nereden geliyor?

Alex: Buna belirli bir yanıt vermek çok zor çünkü Budizm’e çok genç bir yaşımdan itibaren içgüdüsel olarak çekim duydum. 13 yaşımda yoga yapmaya başladım. O sırada Budizm hakkında bulunabilen ne varsa okudum. Üniversitede Budist Asya dillerini okudum. İlgi duyduğum şeyi en başından itibaren çok net biliyordum. Bunun ailemle hiçbir ilgisi yoktu. Bu içgüdüsel ilgiye dayanarak daha çok okudum, daha çok öğrendim ve Budist öğretilerin benim için anlam ifade ettiğini gördüm. Hakikatin “Tabii ki!” testi dediğimiz şeyler vardır. Örneğin sorunlarımızın hepsi gerçekte tutumumuzdan, yaşama yaklaşım tarzımızdan kaynaklanır – tabii ki bu doğru. Ben de bunu Budist öğretilerde gördüm ve bu benim Budizm’e doğru daha da çekilmemi sağladı. En ikna edici olan da Budizm’in yaşayan bir gelenek olması ve öfkeyi, bağımlılığı, güvensizliği, vs. yenmemize gerçekten yardım olan yöntemlere sahip olmasıydı. İşte bu müthiştir. Tek yapmanız gereken bunları pratiğe dökmekti. Bu ölmüş bir antik bilgelik değildi. Bunun yaşayan yönü, yaşayan ustalar, örneğin sizin Geshe Wangyal’ınız, işte bütün fark oradaydı.

Soru: Adım Angelika Abaeva. Dördüncü sınıf [yıl] öğrencisiyim. Benim sorum Kalmukya’yı ziyaret deneyiminizle ilgili. Bunun hakkında genel olarak ne düşünüyorsunuz?

Alex: Kalmukya’ya birden çok kez geldim ve beni en çok heyecanlandıran ve mutlu eden şey de burada geleneksel kültürünüzün genel olarak modern kalkınmayla uyum içerisinde yeniden canlandırılmasında kaydedilen ilerlemeyi görmek. Örneğin hurulun [tapınak] inşası ve merkezi burada bulunan faaliyetler.

Yine Budizm’de karmik sebep diyeceğimiz bir sebeple, ben yalnızca... Gördüğüm ilk canlı Budist, Kalmuk olan Geshe Wangyal’di ama ayrıca keşiş olmak ve Güney Hindistan’da okumak için Hindistan’a gelen ilk Kalmuklu delikanlı grubuyla da ben ilgilenmiştim. İlk grup, yanılmıyorsam 15 kişi kadarlardı – tam sayısını hatırlamıyorum, 15 veya 20 olsa gerek – hepsi ergenlik çağında delikanlılardı; daha önce hiç evden uzaklaşmamışlardı. Güneyde okumak üzere Hindistan’da Dharamsala’ya gelmişler ve güneydeki Mundgod’a gitme iznini almakta çıkan bürokratik sorunlardan dolayı, yaklaşık altı ay boyunca Dharamsala’da kalmak zorunda kalmışlardı. Daha önce Rusya ve Kalmukya’ya gitmiş olduğum için, benden onlarla ilgilenmem istenmişti; yani yaşadığım küçücük kulübeye gelecekler, hep birlikte ufacık odama tıkışacaktık. Orada okuyan ve tercümanlık yapan bir Rus vardı ve ben de, haftanın her günü mü yoksa birkaç günü mu olduğunu hatırlamıyorum (çok zaman önceydi), onlara temel Budizm, Hindistan’da nasıl yaşanır, yiyecekler, yaşam koşulları, vs. hakkında bir şeyler öğretiyor, kısaca genel olarak onlara birazcık babalık yapmaya çalışıyordum. Bu yüzden aralarından bazılarının, tabii hepsinin değil, eğitimlerini tamamladıklarını görmekten çok çok mutluyum. Şimdi burada çalışıyorlar. Giderek daha çok öğrenci Hindistan’daki manastırlarda okuyor, eğitim alıyor ve bu giderek büyüyor ve son derece başarılı oluyor. Ben de burada Kalmukya’da tüm bu ilerlemeleri görmekten çok büyük mutluluk duyuyorum.

Bütün bu modernleşme sürecinde sadakat konusu, dediğimiz gibi, çok önemlidir. Modern dünyada ekonomik veya sosyal olarak veya herhangi bir anlamda ilerleme kaydederken arkaplanınızdan gurur duyabilmeniz ve buna sadakat beslemeyi sürdürmeniz önemlidir. Bu size başarılı olmak için çok önemli olan öz değer hissi verir ve kendinizi değerli hissettirir.

Soru: Bazı mesleklerde, örneğin ben hukuk alanında çalışacağım, bunlarda bazen sert olmamız gerekiyor; sorum sert veya katı olmamız gerektiğinde uyum duygumuzu kaybetmemek için ne yapmamız gerektiği.

Alex: Hukuki yaptırım anlamında katı olmaktan mı bahsediyorsunuz?

Tercüman: Yaptırım nedir?

Alex: Kanunları uygulamaya koymak. İnsanların kanunlara uyduğundan emin olmak.

Katılımcı: Evet, sorum bu.

Alex: Kanuni yaptırımın ardındaki motivasyonun ve zihin durumunun sorgulanması gerekir. Hukuğun esası, en azından teoride, toplumun herkesin karşılıklı faydasına olacak şekilde uyum içerisinde işlemesine olanak vermektir. Bir kimsenin tutuklanması veya cezaevine konması gerekiyorsa veya buna benzer bir durumda, bunu örneğin bir kimsenin kötü olmasına karşılık verilen bir ceza olarak ve ona karşı öfke ve husumetle yapmamak, suçluyu toplumun parçası olarak görmek gerekir: O da insandır. Onu örneğin hapse koyarak daha fazla suç işlemekten alıkoymak esasında onun faydasına olan bir şeydir. Bu esasında ona ceza vermek değil, faydalı olmaktır. O halde, burada söz konusu olan dilek onu suç işlemeye iten her türlü husumeti, öfkeyi, mutsuzluğu, sorunları, her ne olursa olsun onu yenmesi için ona yardımcı olmaktır. Diğer bir deyişle, kısaca, avukat veya hakim olarak ya da polis kuvvetine mensup olarak tutumunuzun şefkat olması, “Güçlü olan benim ve sürekli herkesi cezalandıracağım” diye düşünmekten ziyade toplumun acılarını hafifletmeyi dilemeniz gerekir. Bütün farkı yaratan söz konusu zihin durumudur.

Sunucu: Öncelikle, kanunları uygulamak için sert davranmamız gerekiyor. Fakat sorum şu: bu durumda bir kadın için, kadınsı nitelikleri kaybetmemenin yolu ne olabilir?

Alex: Her şeyden önce... Şimdi bu çok hassas bir konu. Bu noktada çok hassas bir konuya geliyoruz. Kadınların eşitliği anlamında, kadınların erkeklerin yaptığı her işi yapabilmeleri anlamında, kadınların geleneksel olarak erkeklerin yapmış olduğu bu tür işleri yapmak için bazen erkek gibi giyinmek ve erkek gibi olmak zorunda olduklarını hissetmelerini üzücü buluyorum. Elbette bile isteye seksi görünmeniz ve cinsel olarak kışkırtıcı kabul edilecek kıyafetler giymeniz gerekmez ama erkek gibi giyinmenize de gerek yoktur.

Bence burada bize yardımcı olabilecek bir örnek de aile içerisinde çocuğu en az baba kadar annenin de disipline ettiği gerçeğidir. Kadın bunu yaparken daha az dişi değildir, öyle değil mi? O yüzden bence yaramaz çocuğu disipline etmek isteyen anne örneği kanunları uygulama alanında çalışan kadınlar için faydalı bir örnek olabilir.

Sunucu: Teşekkürler.

Soru: Öncelikle yaptığınız konuşma için size çok teşekkür etmek istiyorum. Benim ilk sorun Fransa hakkında söylediklerinizle ilgili. Orada kültürel kıyafetler anlamında olup bitenleri düşününce, belki de İslam kültürüne mensup olup Fransa’da yaşayan kişiler kültürlerine sadakat gösteriyor ama aynı zamanda da bir parça agresif olan Batı medeniyetini protesto ediyorlardır. Söylemek istediğim görüşlerimden ilki bu. İkinci görüşüm ise, buna karşın, şimdi Müslüman ülkelerde devrimlerin olduğu bir dönemden geçiyoruz. Belki de artık bu ülkelerde bir nevi demokratikleşme sürecine girildiği söylenebilir. O halde bu son olaylar hakkında neler söylemek istersiniz? Belki de İslam dünyası pek yakında büyük bir değişimden geçecek.

Sunucu: Mümkünse, kısaca yanıtlamaya çalışın lütfen çünkü kısıtlı vaktimiz kaldı.

Alex: Toplum içerisindeki âdetler anlamında, örneğin kadınların yüzlerini örtüp örtmemesi konusu, dediğim gibi buna bir bakış açısından şöyle bakmak mümkün: yetkililer bir teröristin kadın kıyafetine girip, yüzünü peçeyle saklamak suretiyle sorun çıkaracağından korkuyor olabilir. O zaman bu kaygıları anlaşılabilir. Diğer yandan, söz konusu kültürün kadınları için peçe takmamak da son derece küçük düşürücü bir durumdur. O halde her iki tarafın da bir şekilde arayı bulması gerekiyor gibi.

Çeşitli Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerindeki başkaldırılara gelince, bunlar son derece karmaşık olup her ülke birbirinden oldukça farklıdır ama burada söz konusu olan güçlük bu toplumlardan çoğunun geleneksel olarak kabile toplumu olmasından ileri gelir. Diğer bir deyişle, bunlar birleşmiş toplumlar değildir; burada yaşayan farklı kabileler vardır. Bütün bu farklı kabile fraksiyonlarını ve dinî fraksiyonları merkezileşmiş bir devlete çevirmekte işe yaramış gibi görünen tek şey çok güçlü bir otoriter figür olmuştur. Bu tabii üzücü bir durumdur çünkü bunların bir çoğu yolsuzluğa gömülmüştür. Yani yolsuzluğa gömülmüş bir diktatörden kurtulduğunuzda, örneğin Irak’ta olduğu gibi toplum içerisinde farklı fraksiyonlar birbirine girer. O halde bu kolay bir durum değildir ve Batı tarzı demokrasinin bunu çözmesini beklemememiz gerekir.

Katılımcı: Geçenlerde Hindu geleneği ile Budist gelenek arasındaki diyalog hakkında konuştuk ve bu bağlamda yalnızca diyalogdan değil, bir geleneğin diğerine veya diğerlerine adaptasyonu anlamında adaptasyondan da bahsedebiliriz. Bunu tartışırken şöyle düşündük: Belki Hindu terimi olan atmana saf farkındalık, yani Budizm’de “saf farkındalık” dediğimiz şeyi dersek, belki o zaman Hindu ve Budizm arasındaki tüm çelişkiler kaybolur.

Alex: İki din arasında karşılaştırma yaparken çok dikkatli olmak gerekir; yani bir dindeki belli bir şeyin esasında yalnızca farklı bir isim altında tam da bizim dinimizde bahsettiğimiz şey olduğunu söylemek. Din çalışmalarında buna kapsayıcılık deriz; sizin dininizin esasında gerçekten bizim dinimiz olduğunu veya dinimizin bir parçası olduğunu, yalnızca kelimelerin farklı olduğunu söylemektir. Esasında bu saygısızlık olarak alınabilir.

Bence bundan daha verimli olacak bir yaklaşım, atman hususunda, şudur ki... “Atman” kelimesi Budizm’de de kullanılır. Atman benliktir. Soru esasında benliğin niteliklerine ilişkindir ve her din de nelerin benliğin nitelikleri olduğuna ve nelerin benliğin nitelikleri olmadığına dair belli savlara sahiptir. O halde bu dinler aynı meseleden bahsetmekte ama nitelikleri farklı tanımlamaktadır. Fakat Tibetçede “rigpa”dediğimiz saf farkındalık Budizm’in de Hinduizm’in de benlikten veya atmandan bahsederken bahsettikleri şeyden gerçekten çok farklı bir şeydir.

Sunucu: O halde kimsenin itirazı yoksa burada bitirebiliriz. Bir kez daha öğretmenler ve öğrenciler adına takdirlerimizi ve derin minnettarlığımızı sunmak istiyorum. Herkesin pek çok sorusu var sanıyorum ve bu kadar çok sorumuz olması konuyla içtenlikle ilgilendiğimizi gösteriyor. Bu gibi karmaşık konularda uzman olan akıllı bir kişiyle diyalog yapmak daima büyük bir mutluluk. Bugün böylece Amerika ile Rusya Federasyonu’nun parçası olan Kalmukya arasında bir diyalog gerçekleştirme fırsatımız oldu. Bugünkü konuşma bu uğurda küçük bir damla bile olsa, ilişkilerimizde uyuma ulaşma yolunda ilerlemeye devam ediyoruz.

Konuşmamız burada sona eriyor. Geleneğimize uygun olarak, kabul ederseniz size bir armağanımız olacak. Lütfen kabul edin. Bence ne olduğunu anladınız.

Alex: Bu çok güzel. Teşekkür ederim.

Sunucu: Ayrıca size eşlik eden delikanlı için de Kalmuk çay töreni hakkında bir kitap. Umarım Kalmuk çayını sever, ne de olsa genç; eğer sevmezseniz de o zaman size öğretebiliriz. Bize daha sonra değerli vaktinizi tekrar ayırmanızı rica ediyoruz. Sizi burada görmekten gerçekten büyük mutluluk duyuyoruz. Bu yüzden gelecek sefere doğrudan buraya gelmeniz ve kolektifimizle buluşmanız için, öğrencilerimiz size bir sanat performansı sergileyecek.

Alex: Ah, ne güzel.

Sunucu: Tabii kabul ederseniz.

Alex: Ne demek. Bu harikulade.

Sunucu: Çok teşekkür ederim.